ONTO

Online Psikoloji Dergisi

Prof. Dr. Yücel Yüksel ile “Müphemlik” Üzerine: İnsan ve toplumla ilgileniyorsunuz, dolayısıyla bir tür “müphemlik”le…


Röportaj

 

Prof. Dr. Yücel Yüksel İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyeliği yapmakta olan bir akademisyen.[i] Bu sayımızda kendisine çalışma alanlarından biri olan belirsizliğin (müphemlik) yanı sıra mantık ve belirsizlikle ilişkili bilgi felsefesi ile ilgili sorular sorduk. Şimdi, sizleri, Yücel Yüksel’in sorularımıza verdiği yanıtlarla baş başa bırakıyoruz.

 

Merhabalar Yücel Hocam. Belirsizlik temalı röportajımıza hoş geldiniz, dilerseniz, ilk sorumuzla başlayalım. “Belirsizlik” konusu ilgi alanınıza ne zaman ve nasıl girmeye başladı? Koşullar nasıldı ve motivasyonunuz neydi? Kişisel tarihinizde belirsizliği anlama ve yorumlama biçiminizde değişimler oldu mu? Bu süreçleri bizimle paylaşırsanız seviniriz.

Merhabalar, öncelikle “belirsizlik”, ya da benim tabirimle “müphemlik” konusunun -ki bu tercihimin sebebini sanırım daha sonra açıklama imkânım olacak- ONTO dergisinin gündemine girmiş olmasına, bana bu konuyla ilgili konuşma fırsatı vermiş olmanıza sevindiğimi ifade etmeliyim; teşekkür ederim.

Siz de kabul edersiniz ki “müphemlik” hayatın her evresinde ve türlü şekillerde karşımıza çıkan bir durum; öyle ya da böyle ilgi alanımızda yer almak durumunda. Gündelik hayata ilişkin en önemli müphemlikler bir şekilde “zaman”la ilişkili olanlardır, desek sanırım yanlış olmaz. Burada “geçmiş”i birlikte deneyimlemiş kişilerin, aynı olan biten için çok farklı hikâyelerle karşımıza çıkışlarının sebebi olan ve hatta “şimdi”yi idrak edişe de bulaşan müphemlikleri bir yana bırakalım ve “gelecek” ile ilgili olanını konuşalım. İnsan, yaşamını, çoğunlukla yapıp ettiklerinden ziyade yapıp edecekleriyle anlamlandıran, “gelecek” odaklı bir varlık. Ancak onun, öngörülebilir olsa da küçük, sıradan hikâyelerimiz için bile mutlak manada bilinemez oluşu bir sorun. Örneğin; fakülteden eve dönerken “bakalım bugün nelerle karşılaşacağım?” ya da “başıma neler gelecek?” türünden sorularda ifade bulan, merak, heyecan, kaygı vb. farklı duygulanımlarımızın sebebi olanlarından tutun da kişinin ruh sağlığını bozan, daha büyük sorunların kaynağı olan, ailevi ya da toplumsal krizler yaratanlarına varıncaya kadar türlü müphemlik durumlarıyla mücadele etmek için sanırım her insanın kendince geliştirdiği ya da danıştıklarından öğrenerek tatbik ettiği bir takım çözümleri vardır. Benim de öyle. Müphemliği akademik bir mesele olarak konu edinişim ise, felsefe ile de yakından ilgilenen bir sosyoloji öğrencisi olduğum döneme tarihlenebilir. Malum, insan ve toplumla ilgileniyorsunuz, dolayısıyla bir tür “müphemlik”le ilgilenmiş oluyorsunuz. Beni müphemliği daha iyi anlamaya, yorumlamaya ve olabildiğince tanımlamaya yönlendiren bu sorun oldu diyebilirim. Bu çabamla edindiklerimin gündelik hayatta takındığım tavra, kişisel ilişkilerime, insanı, toplumu ve onların ürünlerini değerlendirişime, yaşamı ve ölümü anlamlandırışıma, inançlarıma muhakkak ki etkisi vardır ve umarım katkıları olumludur.

 

O hâlde biz de “belirsizlik” yerine “müphemlik” sözcüğünü kullanalım ve bununla işaret edilen olguyu felsefi bir perspektiften değerlendirecek olsanız neler söylemek isterdiniz, diye soralım?

Aslına bakarsanız “müphemlik” üzerine konuşmaktan kaçınmak, bilim uzmanlarına filozof atalarından miras kalmış gibi görünüyor. Felsefe ve bilim tarihi ile ilgilenenler göreceklerdir ki filozoflar ve bilimin türlü alanlarıyla uğraşanlar için amaç her zaman, en azından geçtiğimiz yüzyıl başına kadar, bütünüyle “kesinlik”li bilgi üretmek olmuş, doğal olarak “müphemlik”, kısmi ve kısır tartışmaları bir kenara bırakırsak ya kapı dışarı edilmeye çalışılmış, ya da görmezden gelinmiştir. Daha garip olanı her bilimsel etkinliğin ülküsü olan “kesinlik” kavramı da doyurucu bir şekilde tartışılmış değildir. Görebildiğim kadarıyla doğrudan “müphemlik” kavramıyla ilgili ilk nitelikli felsefi değerlendirme Bertrand Russell’ın Türkçe’ye “Belirsizlik” olarak çevirdiğim “Vagueness” adlı çalışmasındadır. Sonrasında gerek mantık ve matematikte, gerekse fizikte ve çoğu durumda birbirleriyle koşut olarak bu konunun felsefenin ve bilimin gündemine girdiğini görüyoruz. Her ne kadar aynı “müphemlik” durumundan bahsetmiyor olsalar da Kuantum teorisinin ve puslu mantığın (fuzzy logic) ortaya çıkışı bu kavramı dışlayarak artık felsefe ve bilim yapılamayacağının bir göstergesidir.

 

Diğer bir konu, müphemliğin “kaynağı” ile ilgili. Müphemliğin kaynağının bilende mi yoksa bilinende mi olduğu sıkça tartışılıyor. Sizce müphemlik, sistemin doğal bir özelliği midir, yoksa sadece bilgi yetersizliğimizin bir yansıması mıdır? Bir başka deyişle müphemlik epistemolojik mi yoksa ontolojik bir olgu mu?

Şüphesiz bir şey ne ise odur. Üzerine konuşabileceğimiz yegâne “müphemlik”, bilebilme ve ifade edebilme imkânı ile ilgili olanıdır. Bilenin bilişine etki eden ne varsa, tüm bunlardan bağımsız olarak bilmeye konu olan şeyin her yönüyle kuşatılabilmesi Tanrı haricindeki bir bilen için mümkün olamayacağına göre ona ilişkin herhangi bir “müphemlik”ten de söz edebilmek mümkün değildir. Bana göre de felsefi açıdan “müphemlik”le kastedilen, şeyin kendinde oluşuna ilişkin olamaz, onun bilinişine ve ifadesine ilişkin olabilir.

 

Günümüzde pek çok görüş müphemliğin esasen dilde ve anlamın kendisinde var olduğundan söz ediyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

“Müphemliğin farklı hâlleri var:
Dilden kaynaklanan müphemlik, kesin olmayış ve şüphelilik”

B. Russell’ın daha önce sözünü ettiğim “Vagueness” adlı çalışması bu konuya ilişkin tartışmaların bir kısmını özetler niteliktedir. Onun ifadesiyle, sadece “belirsizlik” değil, pek tabii “kesinlik” de ancak bir ifadeye ait olabilecek özelliklerdir ve bunlar bir ifade ile onun işaret ettiği şey arasındaki bağıntıyla ilgilidir. Burada Russell’ın “belirsizlik” ile kastettiği şeyin günümüz tartışmalarında izaha çalışılan “müphem” durumlardan sadece biri olduğunu da ifade etmeliyim. Russell’ın belirsizliği açıklamak, onun dil ve anlamla ilişkisini ortaya koyabilmek için kullandığı birbirinden farklı durumlara ilişkin örneklerinden dilerseniz çarpıcı bulacağınızı düşündüğüm birine yer verelim: Mesela “kırmızı” sözcüğünü ele alalım. Bilindiği gibi renkler bir süreklilik göstermektedirler ve diğer renkler gibi “kırmızı”nın da, onu “kırmızı” olarak adlandırıp adlandırmama konusunda bizi şüpheye düşürecek kısımları vardır. Bu, “kırmızı” sözcüğünün anlamını bilmiyor oluşumuzdan kaynaklanmaz; bunun tek sebebi “kırmızı” sözcüğünün uygulama alanının şüpheli oluşudur.

 

Sizce bilgi, genel bir tanımlamayla, müphem midir? Eğer öyleyse bilginin doğruluğu ve gerçekliğinin öznel olarak algılanması ne tür bir müphemliğe zemin oluşturmaktadır? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Dilden kaynaklı müphemlik kaçınılmaz olarak her alana sirayet eder. Şimdilik bu tartışmayı bir yana koyup bilgiye ilişkin temel bir ayrıma yoğunlaşalım: I. Kant’ın bu konudaki görüşlerini paranteze alacak olursak bilgiyi kabaca iki kısımda değerlendirebiliriz: Bunların ilki analitik yargılarla ortaya konanlardır. Örneğin, “Bütün aklar beyazdır” ya da “Üçgenin iç açılarının toplamı yüz seksen derecedir” önermeleri analitiktir; yeni bilgi vermezler ancak akıl ilkelerinin kabulü gereği zorunlu olarak doğrudurlar. Sentetik yargılar ise yeni bir bilgi verirler; dilsel belirsizlikleri göz ardı etsek bile ortaya koydukları bilginin ihtimali olması sebebiyle “kesin” oldukları söylenemez; sadece analitik yargılar için söz edilebilecek türden bir kesinliği asla taşıyamazlar. Dolayısıyla her bilgi belirsizdir diyemeyeceğimiz gibi olgusal doğruluk için de “kesin” tabirini kullanamayız. Ben bu tür bilgiler için kesinliğe yakın anlamında “kesinlikli” tabirini kullanmayı tercih ediyorum.

Yeri gelmişken, müphemliğin diğer türlerinden de bahsetmek isterim. Bu konuyla ilgili söyleyeceklerim tartışılabilir, kabul ettiğimiz kategorizasyon yetersiz bulunabilir. Yine de yapılmak istenen hakkında bir fikir vereceğini umuyorum: Bunların ilki biraz önce sözünü ettiğimiz, dilden kaynaklanan belirsizliktir.

İkinci bir tür müphemliği “kesin olmayış” olarak adlandırabiliriz. Russell’a göre bilimin en katı kesinliğe sahip metre, saniye gibi niceliksel sözcükleri bu türden bir müphemlik taşırlar. Paris’te bir çubuk üzerindeki iki işaret arasında yer alan mesafe olarak tanımlanan metre sınırlı bir büyüklüğü göstermekteyse de onun tam olarak nerede başlayıp nerede bittiği konusunda kesin bir şey söylenemez. Üstelik sıcaklık gibi bir faktör bu belirleme işini daha da zorlaştırmaktadır. Bir ölçümün sonuçlarının doğruluğunun sınırlılığı ya da kesin olmayışı, ölçüm işlemiyle alakalı olduğu kadar ölçü için kullanılan kavramların belirsizliği ile de alakalıdır. Şüphesiz her yeni bilimsel gelişme ve teknolojiyle yeni ölçüm kavramları ve metotları geliştirilebilir, aletleri üretilebilir. Ancak hiçbir gelişme, tanımlardan kaynaklı belirsizliğin öyle ya da böyle karşımıza çıkacağı gerçeğini değiştiremez. Bu tür müphemliğe D. Dubois’nın tespit ettiği şekliyle sembolik mantıktan da bir örnek verelim: “p veya q” gibi bir bileşik önermenin doğruluk değeri, “veya”nın tanımı gereği “p” ya da “q”dan herhangi birinin “doğru” olması durumunda “doğru”, sadece her ikisi de “yanlış” olduğunda “yanlış” olmaktadır. Ancak “p veya q doğrudur” önermesini “doğru” kılan şeyin hangi doğruluk durumu olduğu, böyle bir önermenin “doğru”luğu “p” ve “q” için D/D, D/Y, Y/D sıralı çiftlerinden herhangi birisince gerçeklenebilir olduğundan müphemdir.

“(…)
sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilimler geçmişte kısmi başarılar elde etmelerine imkân vermiş olan ancak bugün bir hayli sorunlu görünen bir anlayışın, yani pozitivizmin etkisi altındadırlar. Bu, bana felsefeye yeterince itibar etmemenin doğal bir sonucu gibi görünmektedir.”

Üçüncü tür müphemlik ise şüphelilik olarak adlandırılır. Bu müphemlik türü, önermeler mantığı ve modalite ile ihtimal teorisine ilişkin olanların farkı dikkate alındığında iki kısımda değerlendirilebilir. Bir önermenin “doğru” ya da “yanlış”lığı konusunda tam olarak emin olmayan bir kişinin içerisine düştüğü durum bir tür “şüphelilik”tir. Bu, çok değerli mantıkların temeli olan üç değerli mantıkta, “belirsizlik” olarak adlandırılan doğruluk durumunun esasıdır. Bu üç durum hakkında akıl yürütmek, katiyetin modal zorunlulukla, kati olmayışın modal imkân ile karşılandığı modal mantığı gerektirir. İkinci tür şüphelilik ise yine Dubois’nın değerlendirmesine göre, örneğin herhangi bir deneyin birkaç deneme içerisinde aynı sonuçları vermeyişine, tutarsızlıkları açık bir şekilde gözlemlenen bilgiler üretmesine ilişkin istatistiksel bir müphemlik durumudur. Burada M. M. Gupta’nın ayrımına da dikkat çekmek gerek: Ona göre birinci tür şüphelilikler genel olarak insana bağlı, kavrayışa ilişkin bilgide açığa çıkar; diğerleri ise fiziksel sistemlerin tesadüfi davranışlarından ortaya çıkan bilgiler ile ilgilidir. Bu bağlamda fizikte “belirsizlik ilkesi” ile anlam bulan durum bir tür şüphelilik olarak değerlendirilmelidir. O hâlde bilginin öznelliği meselesi de açıklamaya çalıştığımız bu farklı müphemlikler içerisindeki türlü tezahürleri üzerinden tahlil edilmelidir.

 

Kabul edildiği üzere, modern dönemde doğa bilimleri ve felsefe arasında ‘bilgi’nin üretimine ilişkin normlar ve yollar açısından derin bir uçurum açılmıştı. Genel olarak doğa bilimleri ve özelinde fizik, bilginin kesinliğine odaklanıp, dikotomik cevaplar aramaktaydı. Günümüz felsefesi aynı bilgi üretiminin müphem taraflarına da kucak açmış ve olan ile olmayan arasındaki kesin çizgileri sorgularken diğer yandan kuantum teorisi, kaos teorisi vb. yaklaşımların etkisiyle fizikte de kesin ve dikotomik bilgi anlayışında farklılaşma görülmekte. Bu değişim göz önünde bulundurulduğunda doğa bilimleri ile felsefe arasında bilginin kesinliği üzerine bir tür uzlaşmadan söz edilebilir mi? Bu gelişmeyi felsefe açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında felsefe için kesinlik arayışı her zaman temel bir sorun olmuştur. Felsefenin, mantık ve metodoloji çalışmalarına baktığınızda bunun ardındaki motivasyonun kesin bilgi üretme çabası olduğu anlaşılacaktır. Aristoteles’in, mantığı sistematik bir yapıya kavuşturmasının sebebi felsefenin bu çabasına katkı sunacak bir araç ortaya koymaktı. Tarih boyunca pek çok saygın filozofun dahil olduğu metodoloji tartışmaları öncelikle modern fizik bilimlerin, sonrasında sosyal bilimlerin ortaya çıkışına zemin oluşturmuştur. Felsefeyi kesin bir bilim olarak inşa etme uğraşısını E. Husserl’de, onun hocası F. Brentano’da, I. Kant’ta hatta Platon’da bile görmek mümkündür. Bütün bunlara rağmen günümüz fizik bilimleriyle kıyaslandığında, “kesinlikli” bilgiler ortaya koymada sadece felsefenin değil sosyal bilimlerin de başarısı tartışmalıdır. Bunun sebebi kanımca gayet açıktır: Fizik bilimleri, bir tür yasalılık arz ettiğine ve bunun objektif olarak değerlendirilebileceğine inanılan evreni, onun bir aradalıklarıyla tutarsızlık yaratmadığı deneyimlenen unsurlarını inceler. Bunun aksine, felsefe de, sosyal bilimler de, sadece aklıyla iş gören değil, farklı duygulara, içgüdülere, inançlara, farklı karakter ve kişiliklere sahip olabilen son derece devingen ve karmaşık bir canlıyla, ancak onun beşer yönüyle değil, insan oluşuyla ve bu oluşun peşi sıra getirdiği kendisine benzer zorlu konularla uğraşmaktadır. İlgi alanları bu kadar farklı iki alanın “bilgi”lerinin de farklı olması son derece anlaşılırdır. Buradaki asıl sorun fizik bilimlerin dışındaki bilgi üretme etkinliklerinin haksız bir biçimde fizik bilimlerdekilerle kıyaslanışındadır.

“İnsan hayatta kalmaya kodlanmış
bir varlık ve müphemlikten hoşlanmıyor; tarih boyunca kesinlik ihtiyacına
öyle ya da böyle cevap verdiğine
inandığı her bilgi sistemine sıkı sıkıya
bağlanmış, hatta onu kutsamış da…”

Felsefe, çağın gereklerine ya da ruhuna göre kendisini dönüştürebilme, felsefi bilgi konusunda yeni yaklaşımlar geliştirebilme gücüne sahip bir disiplindir. Fizik bilimlerle doğrudan bir teması olmadan da yaşamını sürdürebilir, yapısal sorunlarını başka bir şeye ihtiyaç duymaksızın çözümleyebilir. Oysa sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilimler geçmişte kısmi başarılar elde etmelerine imkân vermiş olan ancak bugün bir hayli sorunlu görünen bir anlayışın, yani pozitivizmin etkisi altındadırlar. Bu, bana felsefeye yeterince itibar etmemenin doğal bir sonucu gibi görünmektedir. Bu bilimlerde uzmanlaşanların çoğu, felsefeden de yardım alarak kendi alanlarının müphemliklerine uygun bir metodoloji, bir kesinlik anlayışı geliştirmeye çalışmak yerine, başarılarından ziyadesiyle etkilendikleri fizik bilimlerin metodolojilerinden istifadeye çalışmaktadırlar. Tek amaçları fizik bilimlerinkine benzer kesinlikli bilgi üretmekmiş gibi görünen bu uzmanlar, hedeflerine, bilimsel etkinliklerini ancak onlarınkilere benzetmek suretiyle erişebileceklerine dair yanlış inanışlarını henüz kırabilmiş değildirler. Günümüzde fizik bilimlerin kesinlik anlayışında meydana gelen değişimle ortaya çıkan uzlaşı fikri, sosyal bilimlerin mevcut bilgi üretme tarzlarının meşruiyetini güçlendirmekteyse de, biraz önce ifade ettiğim temel sorunun gölgelenmesine de sebebiyet verebilir. Elbette türlü bilgi sistemleri arasında birtakım ortaklıkların olması mümkündür, ancak bu bir zorunluluk olarak görülmemelidir. Bana kalırsa her bilgi sistemi, kendisini daha başarılı bulduğu bir başka bilgi sistemine benzetme kolaycılığına kaçmadan, bağımsız ve özgün bir bilgi anlayışı geliştirmenin imkânlarını sorgulamalı, konusuna ilişkin en nitelikli bilgileri ortaya çıkartmak için gerekli metotları aramaktan asla vazgeçmemelidir. Bu, çoğunun öykündüğü fizik bilimlerin yetkinliğine ulaşabilmelerinin şüphesiz çok zorlu ancak en sağlıklı yoludur.

 

Bilim ve bilginin yanı sıra müphemliğin gündelik yaşamda algılanışı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bilim kabaca, doğruluğu her istenildiğinde denetlenebilen ve bu nedenle güvenilir kabul edilen bilgiler üreten bir bilgi sistemi olarak tanımlanır. Bilim denince insanın aklına, esası deney ve gözlem olan, bilgilerinin kesinlikli oluşu nedeniyle yaşamamız için gerekli öngörülerde bulunma ihtiyacımıza azami cevap verebilen, dünyadaki serüvenimizde kimilerine göre doğayla mücadelemizde, kimilerine göreyse doğaya uyum gösterebilmemizde en büyük yardımcımız olan fizik bilimler ve tabii ki başta fizik geliyor. Ama sadece fizik bilimler yok elbette, formel bilimler, sosyal bilimler, normatif bilimler de var; ama gündelik hayatımıza doğrudan temas edişleri, hızlı ve güçlü tesirleri nedeniyle fizik bilimler ayrıcalıklı kabul ediliyor. Bu çok anlaşılır bir durum. İnsan hayatta kalmaya kodlanmış bir varlık ve müphemlikten hoşlanmıyor; tarih boyunca kesinlik ihtiyacına öyle ya da böyle cevap verdiğine inandığı her bilgi sistemine sıkı sıkıya bağlanmış, hatta onu kutsamış da… Ancak günümüzde şöyle bir sorun var: Bilimin kaynağını, esaslarını, metotlarını yani ne’liğini tam olarak kavrayamamış bizim gibi toplumlarda, bilimi temsil ettiği düşünülen kimi bilim uzmanları ki ben bunları “bilimci” olarak adlandırıyorum, pozitivist eğilimleri henüz ciddi bir hasara uğramadığı için hedef kitleleriyle hâlâ baskın ve buyurucu bir dille konuşabilmekteler; felsefi düşünmenin ne demek olduğunun ayırdında olmayan insanları efsunlayabilmekte ve bilimi bir tabuya dönüştürmekteler. Temas ettiğim gibi insanın belirliliğin sağladığı konfora düşkünlüğü gayet anlaşılır, ama bunun bir saplantıya da dönüşmemesi gerek. Şöyle de bir yanılgı var diye düşünüyorum: Bilimin yol göstericiliğiyle kesinlikli bilgiler arttıkça müphemliğin azalacağına inanmak. Çok basit bir akıl yürütmeyle söylenebilir ki müphemlik şeyde değil, onu bilişimizde ve ifademizdeyse kesinlik arttıkça müphemlik de artacaktır. Müphemliğin tümüyle ortadan kaldırılmasının bir yolu olmadığına göre, insanların kesinlik arayışlarını sürdürmek kadar önemli bir uğraşısı müphemlikle yaşamayı öğrenmek olmalıdır.

 

Peki, müphemlik ile başa çıkma ya da müphemlikle ilişkilenme konusunda felsefenin ileri sürdüğü teorik ve pratik öneriler nelerdir? Örneğin, Zadeh müphemlikle başa çıkmada “minimum belirlilik prensibi”ni benimsememiz gerektiğinden söz ediyor.

Literatürde Zadeh diye bilinse de açık doğum adı Lütfi Ali Askerzade’dir. 1921 Bakü doğumlu bir Azerbaycan Türküdür. Puslu kümeleri (fuzzy sets) ve puslu mantık (fuzzy logic) teorisini geliştirmiş kişidir. Bir mühendis olan Askerzade 1960’lı yıllarda Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde sistem teorileri üzerine çalışmaktaydı. Bu teoriyi, iki değerli mantık ve klasik kümeler teorisi üzerine inşa edilmiş mevcut sistem analiz tekniklerinin pek çok müphemlik barındıran gerçek dünya sorunlarını modellemedeki yetersizliklerini giderecek bir teknik üzerinde çalışırken geliştirmiştir. Bilim dünyasında başlangıçta derin bir şüpheyle karşılanan ve ölçüsüz bir tenkit yağmuruna tutulan bu teori, günümüzde özellikle teknolojik başarıları sayesinde, ortaya çıktığı dönemde öngörülmediğini düşündüğüm büyük bir etki alanı yaratmıştır. Askerzade, 97 yıllık ömrünün son zamanlarına kadar yoğun bir şekilde bu teorinin gelişmesi ve yaygınlaşması için çaba sarf etmiştir. Onun zikrettiğiniz “minimum belirlilik prensibi” şu örnekle izah edilebilir: Mühendisler bir bina, bir köprü inşa ederken, bir yol yaparken ya da bir tünel açarken deprem hesabı yapmak durumundadırlar. Maksat, olası bir depremin yaratacağı hasarı minimum düzeyde tutabilmektir. Dünyanın yaşanabilir hiçbir yerinde bir mühendis bu türden hesaplamalarını, inşa ettiği şeyin 12 şiddetindeki bir depreme dayanıklı olmasını sağlayacak şekilde yapmaz. Bu kadar kesinlikli hesaplamalar teknik olarak mümkün olsa bile akıllıca değildir; emek, zaman ve para israfından başka bir şey olamaz, çünkü bu şiddette bir depremin olma ihtimali belki de hiç yoktur.

“Günümüzde fizik bilimlere, matematiğe, hatta şüphelilik adını verdiğimiz müphemlik durumlarıyla ilgilenen bilgi sistemlerine güç katan alternatif yaklaşımlara zemin oluşturan puslu mantığın, asıl ilgilenilmesi beklenilen felsefe ve sosyal bilimlerde yeterince incelenmemiş ve doğal olarak anlaşılamamış olması üzücüdür.”

Görüleceği üzere bir mühendisin bile olası durumlara bağlı olarak ancak gerektiği kadar kesinliğe ihtiyacı vardır. Askerzade’nin bu prensiple iş gören puslu mantık teorisinde kesinlik, klasik bilim anlayışındaki gibi bir amaç değil, ihtiyaca göre belirlenen bir araç durumundadır. “Minimum belirlilik prensibi” anlaşılacağı üzere hayatın her alanına teşmil edilebilir. Ölçülülüğün ne kadar önemli bir erdem olduğunu söylememe gerek yok. Ölçülü olmak, ifrat ve tefritten kaçınmayı gerektirir. Sözünü ettiğimiz prensip de bilimde ölçülülüğe işaret etmektedir; gündelik hayatta uygulanabilirse, değerlerin buharlaşıp uçuştuğu bir dünyada hiçbir işe yaramasa da daha erdemli görünmemize katkı sağlar diye düşünüyorum.

 

Son soru olarak müphemlik olgusunun günümüz felsefe yaklaşımları ve sosyal bilimler için olası fırsatları veya zorlukları konusunda neler söylemek istersiniz?

Puslu mantığın işleyişi ve sağladığı imkânlar bu soru için iyi bir cevap olabilir. Modern bilim ve teknoloji anlayışını biçimlendiren, ontolojide bir şeyin ya var olduğu ya da var olmadığı kabulüne koşut olarak, bir önermenin ya “doğru” ya da “yanlış” olacağını iddia eden iki değerli mantıktır. Geçtiğimiz yüzyılın başına kadar, özellikle mantık, matematik ve fizik gibi alanların yaşadığı türlü krizleri çözmeye odaklı çalışmaları da dâhil ederek söylüyorum, iki değerli mantığı ya da onun da esasını oluşturan mantığın üç temel ilkesini sorgulayıcı herhangi bir yaklaşım söz konusu olmamıştı. Puslu mantığa geçişte bir ara form durumundaki çok değerli mantıkların ortaya çıkışının ardından, bu ilkelerden “çelişmezlik” ile “üçüncü hâlin olmazlığı”na ilişkili birtakım tartışmaların başladığını görmekteyiz. Her ne kadar çok değerli mantıklar herhangi bir önerme için ikiden fazla doğruluk değerinden söz edilebileceği varsayımından hareket ediyor gibi görünseler de aslında daha önce de üzerinde durduğumuz gibi, bir önermenin iki doğruluk değerinden hangisine sahip olduğunun bilinememesi durumunda ortaya çıkan bir tür müphemlikle, yani şüphelilikle ilgileniyorlardı. Sonuçta ilgili tartışmalardan çıkan sonuç iki değerliliği aşacak mahiyette değildi. Mantığın ilkeleri ya da iki değerlilik üzerine yapılan tartışmalara gerçek bir zemin sağlayan Askerzade’nin 1965 yılında yayımlanan “Puslu Kümeler” adlı makalesinde önerdiği yeni küme kavramı olmuştur. Puslu kümeler teorisinin üzerine bina olunan puslu mantık pek çok kaynakta bir tür çok değerli mantık olarak değerlendirilse de bu bütünüyle doğru kabul edilemez. Çünkü puslu mantık doğruluğu ele alış biçimiyle, onu derecelilik fenomeni üzerinden açıklayarak diğer tüm mantıklardan ayrılır. Dubois, Russell ile koşut bir anlayışla, anlamı kesin sınırlarla sabitlenmemiş kavramlara ait olan ve şüpheliliklerden farklı bir müphemliğe işaret eden belirsizliğin ortaya çıkarttığı dereceliliği şu örneklerle açıklar: Herhangi bir kişinin “çok genç” olarak nitelendirilmesi “bu kişi gençtir” önermesinin doğruluk derecesinin “çok” olduğu anlamına gelir. Buna karşılık örneğin “bekâr” gibi yüklemler dereceli değildir. Çünkü “çok bekâr” gibi bir ifade anlamlı değildir. Puslu mantığın ele aldığı şekliyle derecelilik, herhangi bir önermeye doğruluk değeri olarak, “yanlış” ve “doğru”nun cebirsel gösterimi olan “0” ve “1” aralığında herhangi bir sayısal değer atanabilmesine ve bunlarla mantıksal işlemler yapılabilmesine imkân sağlar. Bu çok basit görünen farklılık puslu mantığa iki değerli mantıkla asla erişilemeyecek bir ifade gücü kazandırmıştır. Ortaya çıktığı tarihten günümüze rüştünü özellikle teknolojik çalışmalarda defalarca ispat etmiş olan bir mantık sistemi olarak puslu mantık başta felsefe ve sosyal bilimler olmak üzere, nihayetinde gündelik dille iş gören her bilgi sistemine, özellikle özgün metodoloji geliştirme konusunda, burada ayrıntılarına giremeyeceğim, çok büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Günümüzde fizik bilimlere, matematiğe, hatta şüphelilik adını verdiğimiz müphemlik durumlarıyla ilgilenen bilgi sistemlerine güç katan alternatif yaklaşımlara zemin oluşturan puslu mantığın, asıl ilgilenilmesi beklenilen felsefe ve sosyal bilimlerde yeterince incelenmemiş ve doğal olarak anlaşılamamış olması üzücüdür. Anlattıklarımı dikkate değer bulan ve bu konularla ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler puslu mantık ile ilgili, kolaylıkla erişebileceklerini düşündüğüm çalışmalarıma bakabilirler.

 

Kıymetli yanıtlarınız için çok teşekkür ederim.

 


Hazırlayan: Betül Kanık

(Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Yüksek Lisans Öğrencisi)


[i] Yücel Yüksel yüksek lisans ve doktora derecesini İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Akademik çalışmaları belirsizlik (müphemlik), puslu mantık, klasik mantık ve modern mantığa odaklanmakta, bununla birlikte bilim felsefesi, bilgi felsefesi ve dil felsefesi alanlarında da çalışmalar yürütmektedir. Hâlen İstanbul Üniversitesi Fel-sefe Bölümü’ne Mantık Anabilim Dalı Başkanı olarak göre-vini sürdürmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Leave a Comment