Aklımızdan Sorumuz Var
Sinem Söylemez
Arş. Gör.
Her gün bir döngüye uyanıyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak birçok muhakeme yapıp, birçok şey hakkında çıkarımlar yaparak kararlar veriyoruz. Tüm bunlar sürerken ve olup biterken etrafımızdan sayısız kelime, bakış, gülüş, soru, kuş, börtü böcek geçiyor. Ve bunların hepsi günlük hesaplarımıza bir şekilde müdahil de oluyor. Aklımızın işi zor!
Bu karmaşayla başa çıkmanın belki de en iyi yolu, tüm bu olanları bir denkleme oturtmak olmalı. Ama söz konusu olan insansa, denklem, çok kere çok bilinmeyenli değişkenlere gark oluyor sanki. Toparlamak ve netleştirmek adına, insan ilişkileriyle ilgili oldukça açıklayıcı bulduğum kısa bir hikâye paylaşmak isterim. Vaktiyle adamın biri bir psikiyatriste gider ve derdini anlatmaya başlar: “Doktor bey çok yakın bir arkadaşımla ilgili çok büyük bir problem var,” der. Doktor problemin ne olduğunu sorunca adam; “arkadaşım kendisini tavuk sanıyor”, diye yanıtlar. Doktor şaşırır, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını söyler. Bunun üzerine adam durumun aynen bu şekilde olduğunda ısrar eder ve hiçbir şekilde arkadaşını bunun tersine ikna edemediğini anlatır heyecanla. Doktor da bu durumda adamın kendisi yerine arkadaşıyla görüşmesinin daha anlamlı olacağını söyler; ancak bu sefer adam yine itiraz eder ve “olmaz, getiremem,” der kararlı bir biçimde. Doktor neden diye sorunca da, adam, “çünkü bana da yumurta lazım doktor bey,” diye yanıtlar.
Günlük döngü içinde ne zaman bir çıkmaza girsem, bu hikaye kafamda belirir ve bende hemen bir tebessüm uyandırır. Söz konusu insan olunca, bir de mevcut birden fazla olunca, kurulan her cümle doğuştan intihara meyilli oluyor…
Tüm bunlardan varmak istediğim nokta şu ki; her yeni günle birlikte bizi bekleyen onca muhakeme sürecini geçirip hayatımızı sürdürmeye çalışırken, denkleme oturtamayacağımız belki de tek şey bir diğer insanın aklıdır. Yani bu durumda her yeni gün, aslında birbir(ler)inden ayrı bir(er) akıl(lar) oyunudur. Bununla ilgili söylenecek çok şey olsa da, ben bana en ince ve zor gelenden akıl oyunundan bahsetmek istiyorum. Bilinen hâliyle “nezaket manipülasyonu”, benim nazarımdansa, balmumu iyilik.
Nezaket manipülasyonu, en temelde, karşınızdaki insanın ‘nezaketi araçsallaştırıp’ sizi istediği cevabı vermeye mahkûm etme girişimine karşılık geliyor. Benim bu duruma ‘balmumu iyilik’ demeyi yeğlememse bu tür bir nezaketin, iyilik sosunda terbiye edilmiş bir yaptırım olduğunu düşünmemden ileri geliyor. Ki evet, balmumudur; çünkü aslını oldukça iyi kopya eder. Tıpkı balmumu bir heykel gibi… Balmumu bir heykel, kopyası olduğu şahsı büyük bir özveri ve muazzam bir vakurlukla temsil eder görünürken; diğer taraftan tuhaf ve bence hayret verici biçimde hepimiz için ürkütücüdür de? Peki, bu durumda bizi ürküten nedir? Bence yokluğumuzdur, duruşunda ya da bakışında bize ait hiçbir şey yoktur. Yani bizi hesaba katmadan, fark etmeden orada aynı ifadeyle duran, varlığımızı önemsizleştiren, gerçek olmadığını bilsek de bize aslını başarılı bir şekilde hatırlatan ‘heykel’, varlığıyla bizim varlığımızı silmiş, pasifleştirmiştir.
Peki, bir nezaket manipülasyonunun başarısı nereden gelir? Bu, günlük hayatta sıkça karşılaştığımız bir manipülasyon türüdür; abartmak gerekirse ellerini kirletmeden katil olmaktır. Temiz iştir doğrusu. Bir bakıma insanın medenileşmesinin yan etkisi, belki doğal bir çıktısıdır da. Bir prizma, bir kırık aynadır. Gördüğünüzden gösterileni ancak tahmin etmeye çalışırsınız ki bu da birçok muhakeme girişimini beraberinde getirir. Burada asıl çarpıcı olan noktaysa, artık sizin niyetiniz de hesaba girmiştir. Kırık bir aynadaki görüntü sizin yorumunuzdur. Görüntü ve içerik arasında bir uyuşmazlık vardır. Ve bu durumda görüntü iyi midir kötü müdür, karar size kalır. Çoğu zaman görüntü sizi rahatsız etse de tutum iyiden yana yorumlamaktır. Bu da bu manipülasyonun başarıya ulaşması demek. Bu nedenledir ki bu çeşit bir nezakete her boyun eğiş bir çeşit göz yummadır. Ve yine bu nedenledir ki ‘cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir’.