Anaakım Psikolojide Kürtlerin Yeri


Nursel Avcı
Psikolog

Ülke gündeminde mezhep çatışmaları, eşcinsellik, işsizlik ve nicesi sayılabilecek daha pek çok çözülmeyen sorun mevcutken, henüz, mezun olduğunu bile idrak etmekte güçlük çeken bir psikolog olarak, naçizane, elimden geldiğince ve sözcüklerim yettiğince Kürtlerin psikolojiden mahrum kalışını anlatma arzum; –yazı boyunca belki de en çok karşımıza çıkacak– tarafsızlık mitini paradoksal olarak daha yazının başında bertaraf etmektedir.

Yazının başında ülkede farklı sorunların olduğunu dile getirsem de uzun süredir Türkiye’deki en büyük sorunun Kürt Sorunu olduğu yadsınamaz. 30 yılı aşkın bir iç savaşta yaklaşık kırk bin insan hayatını kaybetmiş, binlerce yerleşim yeri boşaltılmış, sayısız insan tutuklanıp işkenceye maruz bırakılmış ve milyonlarca insan yerinden edilmiştir. Yüzlerce genç kendi halkı için daha güzel bir yaşam sağlama ümidiyle ailesinden ayrılıp çok zor koşullarda yaşam mücadelesi vermiş ve vermektedir. Diğer taraftan ülkede kültürel ve ekonomik alanda, eğitim, güvenlik ve sağlık alanlarında büyük bir çöküş yaşanmış ve hala yaşanmaktadır.

Psikolojinin Kürt Sorununa Karşı Tutumu Nasıldı?

Yıllarca yaşanan bir iç savaşla ilgili literatür taraması yaptığımızda sivil kuruluşların (İHD, MAZLUMDER, Göç-Der, vs.) yaptığı çalışmalar ve mağdurlarla yapılan görüşmelerden, somut çıktı mahiyetinde, oluşturulan birkaç kitap dışında, elimizde pek bir şeyin olmadığı söylenebilir. Ki bu kaynaklar (doğal olarak!), çoğu zaman sayısal veriler ve travmatik hikâyelerden başka, pek fazla bilgi sunmamaktadır. Psikolojinin önde gelen dergilerine incelediğimizde ise neredeyse konuya dair hiçbir çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu durum psikolojinin yetersizliğinden midir, yoksa “tarafsızlığından” mıdır; işte meselenin netameli yanı tam da burasıdır?

Daha önceleri var olmakla birlikte, 1980’nin sonları ile 90’ların ortasında zirveye çıkan gerginlik, dönemin iktidarını harekete geçirmiştir. Hükümet gerek psikolojik, gerekse sıcak çatışma başlatmaktan geri durmamıştır. Bu bağlamda “sorunu” ortadan kaldırmayı özellikle üç yöntemle hedeflemiştir: Yerinden etme (zorunlu göç), koruculuk sistemi ve tutuklamalar. İktidar işini şansa bırakmamak için en ufak tehdit olarak gördüğü hemen herkesi kendi memleketlerinden ayırarak göçe mecbur bırakmıştır. Zorunlu göçün diğer bir amacı; asimilasyon politikasıydı. Yeni yerleşim yerlerindeki Kürtler kendi dillerinden, kültürlerinden mahrum bırakılmıştır. Ayrıca çatışmaları çift taraflı baskılamak, yok etmek amacıyla güvenlik güçlerinin yanı sıra koruculuk sistemiyle Kürtlerin birbirilerine düşmesi amaçlanmıştı. Bu taktik, özellikle, aşiretler arası çatışmaların olduğu yerlerde sürdürülmüştür. Bu iki yöntemle durdurulmayan kişiler ise tutuklanmış, işkenceye maruz bırakılmıştır. Ve birçoğu işkence sürecinde hayatını kaybetmiştir. Bu denli organize bir politikanın gerçekleşmesi sadece siyasi bir bakış açısıyla gerçekleştirilemezdi. İktidar o dönemde sadece psikolojiyi değil sosyale dair bilgiyi gerçekten çok iyi kullanmayı başarmıştı. Ve tüm sosyo-politik analizleri çok iyi değerlendirmişti.

Peki, Psikoloji Neden Sessiz Kaldı?

O dönemde psikoloji sadece Türkiye’de değil, dünya çapında gelişme mücadelesi vermekteydi. Türkiye’de, henüz, salt bilimsel olan konularda bile bir anlaşmaya varamazken bir de işin içine politika karıştırılamazdı. Diğer taraftan böyle bir çalışma yapmak isteyen birileri çıksa bile çeşitli kurullardan (etik kurulu gibi) izin alma engeline takılırdı (malum o dönemde insanlar bakkala ekmek almaya giderken bile izin alıyorlardı). Daha da önemlisi her taraf faili meçhul cinayetlerle kaynıyordu. Üstelik kimin hangi tarafta olduğu pek de kestirilemiyordu. Durum böyleyken psikoloji camiasının çoğunluğu olup bitenlere karşı sessiz kalmayı tercih etti.

Psikolojinin o dönemki tavrına bazı mazeretler bulsak da, sonrası için değişen bir şey olduğu söylenemez. Gerginliklerin devam ettiği süreçte Gölcük Depremi (1999) meydana geldi ve ülkenin her yerinden belki de, psikolojik destek vermeye gönüllü pek çok psikolog mesleklerini hem sahada hem de perde arkasında icra ettiler. Ondan tam 12 yıl sonra olan Van Depremi’nin, psikoloji camiasında aynı yankıyı uyandırdığını söylemekse çok zor görünüyor (tabi bu Van Depreminin nispeten daha az hasarlı olmasından ve psikologların yoğunlukta yaşadıkları yerlere daha uzak olmasından da kaynaklanmış olabilir). Bellek yoklamalarımıza devam edecek olursak; aynı yıl Roboski’de 34 insan Türk Hava Kuvvetleri’nin ateş açması sonucu hayatını kaybetti. Bir köyde hemen herkes bir yakınını kaybetti. Yaşanan toplumsal travmaya yine –psikologları temsil etmede akla ilk gelen dernek– Türk Psikologlar Derneği (TPD) hiç ses çıkartmadı. Ve Roboski raporunu Türkiye Psikiyatri Derneği yazdı. Devam edecek olursak, 2013 yılında meydana gelen Gezi Parkı protestoları psikoloji camiasında çok konuşuldu. Gezi üzerine birçok analiz yapıldı. Peki, Gezi olayları politik değil miydi? Kesinlikle politikti, ama bir farkı vardı. Gezi olayları politik olmanın yanı sıra popülerdi de. Psikoloji tarihi boyunca; popüler olan, her zaman psikologların dikkatini daha çok çekmiştir. Kürt Açılımı’nın ilk zamanlarında Kürt sorunu popüler bir hale gelmişti (Kürtçe kanallar, anadilde seçmeli ders, üniversitelerde Kürtçe dersler vs.). O dönemde Cumhurbaşkanının daveti üzerine Vamık David Volkan, politik psikolojide dünyanın önde gelenlerinden ve psikanaliz çalışan bir psikiyatrist, Türkiye’ye geldi ve “Ekopolitik” (Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Derneği)isimli bir düşünce kuruluşu kurdu. Paketin popülerliğini yitirmesi ile birlikte kuruluşun da ilgisi silikleşti. Tabi iktidarın ‘uygun’ gördüğü zamanda ve ‘uygun’ gördüğü kişilerle koalisyonlar kurması tartışılası gereken bir diğer konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kürt Sorunun Arka Planı ve Anaakım Psikolojinin Engeli

Türkiye’nin psikoloji tarihine baktığımızda artık yavaş yavaş eleştirel psikolojiye olan ilginin artmakta olduğunu görebiliyoruz. Psikolojinin bu yeni bakış açısıyla tanışmış herkesin bildiği üzere, eleştirel psikolojinin anaakım psikolojiyi eleştirdiği en önemli noktalardan biri anaakım psikolojinin yerel psikolojiyi, yerele dair olanı hasıraltı edişidir. İronik olan şudur ki; bugün eleştirel psikoloji ile ilgilenen psikologların bir kısmı anaakım psikoloji eleştirisini Batı’nın psikolojisi üzerinden yapıyor ve kendi toplumunda sayısızca örnek dururken Batı’dan örnekler diziyor. Dahası eleştirel psikolojinin bir amacı olan pratik psikolojiye yönelme fikri hala anaakım psikolojiyi eleştirme evresinde saplanıp kalmış görünüyor.

Yukarıda değindiğim üzere 90’larda yaklaşık 3000 insan yerinden yurdundan edildi. Bu insanlar kendi köklerinden koparılıp göçe mecbur bırakıldı. Bilmedikleri bir dilde, aidiyet duygusundan yoksun bir şekilde hayatta kalmaya çalıştılar. Gittikleri yerlerde hâkim kültür tarafından ayrımcılığa uğradılar. Farklı oldukları için aşağılandılar. Yaşanan maddi–manevi sıkıntılar yüzünden birçok aile parçalandı. Maalesef bu durum pek fazla kimsenin dikkatini çekmedi. Ve o dönemde bir şekilde gecekondularda barınıp hayatına devam edenlerin çoğu, bugün kentsel dönüşüm projeleri kapsamında yeniden kendi yerlerinden edilmektedir. Kürt sosyokültürel değerlerinin göz ardı edilerek inşa edilen konutlar “modern” mimarinin varsaydığı aile yapısına (anne-baba ve iki çocuk) göre tasarlandı ve tasarlanmaya devam ediyor. (Bugün çevre psikolojisi ve kültürel psikoloji kapsamında bu konu psikologları yakından ilgilendirmektedir). Ayrıca insanlar ödeyemeyecekleri borçlar altında bırakıldı ve yaşadıkları yerlerin şehirden uzak olma durumu birçok kişiyi kendi işleriyle ilgili problemlerle karşı karşıya bıraktı. Doğal olarak bu sıkıntılar aileleri olumsuz yönde etkiledi. Özellikle çocukların hem ortam koşuları hem de ailenin değişen tavrı nedeniyle karşılaştıkları sorunlar psikolojinin pek çok alt disiplinin (Klinik, Sosyal, Gelişim) çalışma alanlarına doğrudan girmektedir. Fakat bu konuyla ilgili çalışmalar nerede?

Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde, özellikle kırsal alanda, 1980-2000 yılları arasında doğan nesil; ailesi, iktidarı desteklesin ya da Kürt hareketini desteklesin büyük bir travma yaşadı. Bu çocuklar, çoğu gece mermi sesleriyle uyandılar. Akrabalarını ya da arkadaşlarını kaybederek çok küçük yaşta ölümle, yok olma korkusuyla tanıştılar. Bugün 20’lerinde, 30’larında olan bu neslin ideolojilerinden tutun mizaçlarına, meslek seçimlerine kadar hayatlarının her parçası bir şekilde çocukluklarında şahit oldukları bu yaşanmışlıklardan etkilendi denilebilir. Kendi gözlemlerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki; söz konusu nesilden okuma olanağı bulanların çoğu ya siyasete ya da hukuk alanına yönelmiş durumda. Psikoloji bölümleriyle yakın başarı puanı gerektiren bu iki alanın daha çok tercih edilmesi, ta başından beri Kürt sorunuyla en ilgili alanlar olmalarına dayandırmak pek yanlış olmaz herhalde? Bugün şartların az da olsa değişmesiyledir ki Kürt sorunu psikolojinin çalışma alanına girmiş görünüyor, ancak o dönemin bağlamında yaşamayan bir psikolog konuya ne kadar vakıf olur, bu durum kaygı uyandırıcı açıkçası (Psikoloji 3. Sınıfta bir ders kapsamında koruculuk sisteminin psikososyal yönünü anlattığımda, sınıfta sadece 4 kişi bu konuda bilgi sahibiydi!).

Kürt sorunun en bariz çıkış noktalarından biri anadil talebidir. Anadil problemi aynı zamanda Kürtlerin psikolojiden faydalanmasına engel en büyük engellerden birisidir. Nasıl mı? Bugün ülkemizde kullanılan kişilik ve zekâ testleri ele alırsak bu soruya bir nebze cevap bulabileceğimizi düşünüyorum. Başlı başına bir tartışma mevzusu olabilecek bu konuda sadece birkaç örnek vereceğim. Zekâ testlerinin standardizasyonu çalışmalarında örneklem seçimi yapılırken kırsal kesim ya da Kürtlerin kültür farklılığı göz önünde bulunduruldu mu? Örneğin KENT E.G.Y zekâ testinde çocuklara balık (sahil çocuğu ise) ve kuş isimleri sorulmaktadır. Köyde yaşayan Kürt çocukların en çok oyalandıkları şeylerden bir kuşlardır. Özellikle bahar olduğunda nerdeyse zamanlarının çoğunu samanlıklarda serçe nöbeti tutarak geçiren bu çocuklar onun Kürtçe ismini bilirler. Ama sadece Türkçe serçe diyemedikleri için IQ puanları düşme eğiliminde olacaktır. Bugün medyanın etkisiyle çocuklar okula gitmeden Türkçe öğrenseler bile 15 yıl önceye kadar ilkokulda bile birçok çocuk Türkçe bilmiyordu. Zorunlu hizmetle köye gelen ve bundan çocukları sorumlu tutup tayin edilmek için fırsat kollayan birçok öğretmen onların Türkçe bilmemesini kabahat olarak gördü ve çocuklar defalarca bu nedenle azarlandı, şiddet gördü. Çocuklar Türkçe öğrenene kadar şehirdeki çocuklar okuma yazmayı çoktan söktüler. Eğitim alanında yapılan analizlerde ortaya çıkan düşük akademik başarıları IQ seviyelerine atfedildi. Gelelim kişilik testlerine… MMPI testine baktığımızda bugün yüksek eğitim seviyesine sahip birinin bile cevaplamaya erindiği bu uzun testi 50 yaş üzeri Kürtlerin çözdüğünü düşünebiliyor musunuz (bu oran kadınlarda 30’a kadar düşer)? Bir İnsan Çiz testi bunun bir diğer örneği. Hayatında eline kalem almamış insanlardan böyle bir görev talep edildiğinde ne hissedeceklerini az çok tahmin edebilirsiniz. Bunların hepsini geçsek bile bugün doktora gittiğinde neresinin ağrıdığını bile anlatamayan pek çok kadın, psikolojik görüşmelerde kendi sorunlarını nasıl anlatabilecekler? (Kadınların bölgede en çok psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğu kesimde ve konuşmanın başlı başına bir tedavi tekniği olduğu bir alanda!).

Kaynaklar

Demirdağ A. (2014). Barış Sürecinin Desteklenmesinde İnsanlıktan Uzaklaştırmanın Etkisi. Ankara Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü. Psikoloji (Sosyal Psikoloji). Anabilim Dalı, Ankara.

Göregenli M. (2010). Psikolojinin Kürt Sorunuyla İmtihanı. Eleştirel Psikoloji BülteniSayı 3-4.

S. Austin D. Fox I. Prilleltensky (2012). Eleştirel Psikoloji. İstanbul. Ayrıntı Yayınları.