Apolitik Neslin Sosyal Psikolojisi: Siyasal Davranışı Bağlanma Kuramı Üzerinden Okumak
Halil Pak
Öğr. Gör. Sosyolog
Siyasal davranışımın gelişim sürecini davranışçı psikoloji alanında meşhur bir klasik koşullanma deneyi olan Küçük Albert deneyine benzetirim. Bu deneyde annem Rosalie Rayner, babam John Broadus Watson ve ben de Küçük Albert… Bu deneyden kısaca bahsetmem gerekirse, Albert nötr bir uyarıcı olan beyaz tüylü bir fareyle oynatılır ve bu fareye herhangi bir korku duymaz. Fakat Albert fareye her dokunuşunda Rayner ve Watson bir çekiçle çelik bir çubuğa vurarak şiddetli bir gürültü oluşturur ve bu gürültü ile Albert’in korku duygusunu ortaya çıkararak bu duygunun fareyle (beyaz tüylü bir nesneye) eşleşmesini sağlar. Sonrasında Albert ne zaman beyaz tüylü bir nesneye maruz bırakılsa korkar ve ağlamaya başlar (Gerrig ve Zimbardo, 2017).
Küçük Albert deneyini siyasal davranışımı çözümlemek adına yeniden okuduğumda, politik benliğimin gelişmeye başladığı çocukluk dönemimde, siyasal olanın nötr bir uyarıcı olarak hayatımda yer alması gerekirdi diye düşünüyorum. Fakat ne zaman aile içinde siyasal bir konu açılsa ya da ebeveynlerimin aklına sosyal çevre ve/veya medya yoluyla ‘siyasal olan’ ve ‘çocukları’ gelse, annem ve babamın “Aman evladım, sakın…”, “… içeri alırlar”, “… geleceğin kararır!” gibi telkinlerle şiddetli ‘gürültüler’ yaratarak inşa ettikleri korku duygusu, siyasal olan üzerine kamusal alanda herhangi bir eylem yapmama davranışım ile eşleşmiştir -ki bu durum ergenlik ve yetişkinlik dönemlerimde de devam etmiştir. Örneğin, lisans hayatım boyunca annem ve/veya babam Ankara’da Kızılay Meydanı’nda ne zaman medyaya yansımış siyasi bir eylem duysa hemen beni arayıp “Kızılay’da eylem varmış. Aman evladım, sakın gitme oralara!” diyerek evlatlarının polislerce içeri alınma veya geleceğinin kararma olasılıklarını yeniden hatırlatarak korku duygusunu pekiştirmeye devam etmişlerdir.
Toparlamam gerekirse, siyasal olan ile ilgili herhangi bir eylem biçimi benim için korku duygusu ile eşleşmiştir. Bu da benim siyasal davranışımı “apolitik” yönde geliştirerek pekiştirmemi sağlamıştır. 2000’lerin genç nesli olarak, kendi kuşağımı gözlemlediğimde ise bu apolitik olma davranışının kolektif bir eylem biçimi olduğunu görüyorum. Bu da bizi eskilerin gözünde apolitik bir nesil yapıyor zaten (Tanyaş, 2015). Bu durum, Türkiye tarihinde darbe dönemlerini solumuş bireylerde gelişen siyasal algı ve bu algıyla eşleşen korku duygusu üzerine kurdukları ortak bir toplumsal bilişe işaret etmektedir. Bu toplumsal biliş de çocuklarının siyasal şemalarını şekillendirdiği kolektif bir düşünce, duygu ve davranış sistemine dönüşmüştür.
Peki, ebeveynlerimin aktarmış olduğu bu korku duygusu apolitik neslin bir üyesi olarak tek başına siyasal davranışımı açıklar mı? Zannetmiyorum. Çünkü davranışçı kuram üzerinden siyasal olana yönelik geliştirmiş olduğum bu davranışı çözümlemek yapısal, deyim yerindeyse sadece dışsal bir analiz olur. O hâlde, siyasal davranışımı yordadığını düşündüğüm bu korku duygusunun içsel bir analizi mümkün müdür? Bu soruyu, öznel deneyimlerimden yola çıkarak bağlanma kuramı üzerinden yanıtlamayı deneyeceğim.
Romantik ilişkiler, her ergen birey gibi benim de gündemimde olan önemli başlıklar arasındaydı. Çocukluk dönemimde ve lise yıllarımda romantik ilişki denemelerim olmuştu ama hepsi kısa sürmüştü. O dönem ailem ile birlikte yaşamamın etkisi ve yaşıtlarım arasında yaşanan romantik ilişki enflasyonuna bağlı olsa gerek, kısa süren ilişkilerimi çok fazla sorgulamazdım. Ancak lisans eğitimim için İzmir’den Ankara’ya taşındığımda ailemin yerine koyabileceğim, birlikte vakit geçirebileceğim özel birine daha fazla ihtiyaç duyduğumu fark etmiştim. Fakat her ne kadar uzun süreli bir ilişki arzum olsa da her ilişki denemem kısa sürmeye devam ediyordu ve bu durum bende amiyane tabirle “bağlanma problemi” yaşadığımı düşünmeme neden olmaya başlamıştı. Bu düşünce ilişki sürecinde özellikle kendimi değersiz hissettiğim durumlarda ortaya çıkıyordu. Herhangi bir ilişkiye başlama sürecinde veya devam eden evrelerde kendimi değersiz hissetmeye başladığım an duygudurum dengemi kaybediyor ve o ilişkiyi sonlandırıp hiçbir şekilde tekrardan o kişi ile iletişim kurmuyordum. Benzer durum ilişkideki partneri yeterli görmediğim durumlarda da ortaya çıkıyordu. Aslında bu tutum sadece romantik ilişkilerimde değil tüm kişilerarası yakın ilişkilerimde; hatta nesne, kurum gibi birçok farklı ilişki biçiminde de ortaya çıkıyordu. Tabi bu dönemlerde bu farkındalıkları geliştirmeye başlasam da duruma ikna edici bir açıklama getiremiyordum -ta ki bağlanma kuramı ile tanışana kadar
Bağlanma kuramı ile tanışmam, lisans eğitimimde psikoloji derslerinde keşfetmiş olduğum psikanalitik kuram ile başlamıştı. Psikanalitik kuramı okudukça kurama yönelik ilgim artmıştı. Özellikle kuramın çocukluk deneyimleri üzerinden yetişkin dönem çözümlemeleri beni fazlasıyla etkiliyordu. Bu da beni post-Freudyen literatüre yöneltmişti.
Bağlanma kuramı, neo-analitik bakış açısıyla Frued’un özellikle bilinçdışını ve cinselliği merkeze alan psikoseksüel gelişim yaklaşımına içkin bir eleştiri getirmiştir. İnsanın sosyal dünya ile olan ilişkisini göz önünde tutarak kurama psikososyal bir bakış açısı kazandırmıştır (Tüzün ve Sayar, 2006). Diğer bir deyişle Freud’a göre gelişim sürecinde cinsellik merkezde iken, post-Freudyen’lere göre sosyallik merkezi bir konumdadır. Her iki yaklaşımı ortak kılan husus ise anne-bebek ilişkisinden yola çıkarak bireyin gelişim sürecindeki deneyimleri üzerinden yetişkinlik dönemini çözümlemeye gitmeleridir. Bağlanma kuramının gelişiminde önemli bir isim olan John Bowlby’e göre bebeklik döneminde bireyin bakıcısı tarafından özellikle güvenlik, fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarının giderilmesi kendisine ve çevresine yönelik güven duygusunu oluşturan zihinsel modelleri geliştirmektedir (Çalışır, 2009). Bağlanma kuramı üzerine araştırmacılar uzunca bir süre yetişkinlik öncesi dönemi incelemiştir. 1980’li yıllarla birlikte ise, yetişkinlik dönemi de bağlanma araştırmalarının konusu olmaya başlamıştır (Sümer ve Güngör, 1999).
Bartholomew ve Horowitz (1991), Bowlby’nin zihinsel modellerinden yola çıkarak özellikle yetişkin dönemde bireyin benlik ve başkaları üzerine geliştirmiş olduğu zihinsel modellerin kişinin yakın ilişkilerinde bağlanma stilini belirlediğini savunmuşlardır. Buradan yola çıkarak Bartholomew ve Horowitz (1991) Dörtlü Bağlanma Modeli’ni (DBM) literatüre kazandırmıştır. Bu modele göre, olumlu benlik algısı ve başkalarına yönelik güven kişide güvenli bağlanma stilini oluştururken, olumsuz benlik algısı ve başkalarına yönelik olumlu değerlendirme kişide saplantılı bağlanma stilini oluşturmaktadır. Olumlu benlik algısı ve başkalarına yönelik olumsuz değerlendirme kişide kayıtsız bağlanma stiline işaret ederken, olumsuz benlik algısı ve başkalarına yönelik olumsuz değerlendirme kişide korkulu bağlanma stiline işaret etmektedir (akt., Sümer ve Güngör, 1999).
Öznel deneyimlerimden yola çıkarak, DBM üzerinden siyasal davranışımı yeniden okuduğum zaman vardığım hipotetik sonuç, siyasal olana da tıpkı yakın ilişkilerde olduğu gibi bir bağlanma stili geliştirdiğimiz üzerinedir. Hatta bebeklik döneminde geliştirdiğimiz bağlanma stilimizin siyasal davranış gibi birçok bağlanma temelli ilişki davranışımıza ayna tuttuğunu düşünüyorum. DBM çerçevesinde, siyasal davranışın öznel bir yorumlamasını yaptığımda, apolitik kuşağı ebeveynlerimizce siyasala yönelik geliştirmiş olduğumuz olumsuz başkaları modeli ve olumlu veya olumsuz benlik modelimize bağlı olarak kayıtsız ve korkulu bağlanma biçimleri üzerinden açıklayabilir miyiz? Yani, siyasal olana yönelik kaçınma davranışımız bağlanma stilimizin bir yansıması mıdır? Apolitik olma davranışını, yukarıda tartışmış olduğum öğrenme ve bağlanma kuramları çerçevesinden öznel deneyimlerim üzerinden çözümlediğimde vardığım sonuç; siyasal davranışlarımızın gelişiminde öğrenmenin rolü oldukça yüksek fakat tek başına bu davranışları çözümlememiz için yeterli olmadığı yönündedir. Bireyin siyasal davranışının gelişiminde içsel çözümlemeler de göz önünde tutulmalıdır. Özetle, bu kavramsal çözümlemede amacım öznel deneyimlerimden yola çıkarak kurulmuş sosyal gerçek düzleminde siyasal davranışın bağlanma kuramı üzerinden yeniden okumasını yapmaktı. Günümüzde birçok siyasi partinin veya ideolojik grubun siyasal davranışlarını bağlanma kuramı üzerinden incelediğimizde siyasal olana yönelik benzer bir bağlanma tipolojisinden bahsedebilir miyiz? Özellikle ekstrem görüşlere sahip grupların saplantılı bir şekilde bağlılık gösterdiği, apolitik diye isimlendirdiğimiz grupların kayıtsız veya korkulu bağlanma stiline benzer bir bağlılık gösterdiğini ve ılımlı görüşlere sahip grupların daha güvenli bir bağlılık gösterdiğini savunabilir miyiz? Bu sorulardan yola çıkarak, özellikle siyasal davranışı bağlanma kuramı üzerinden açıklamaya girişen akademik çalışmalar siyaset bilimi, sosyoloji ve psikoloji disiplinlerini sentezleyerek disiplinlerarası zengin bir tartışma yaratacak ve insanın siyasal olan ile ilgili ilişki doğasını anlamaya yönelik olarak önemli çıktılar sunacaktır.
Kaynaklar
Bartholomew, K. ve Horowitz, L. (1991). Attachment styles among young adults: A test for a four-category model. Journal of Personality and Social Psychology, 61, 226-241.
Çalışır, M. (2009). Yetişkin bağlanma kuramı ve duygulanım düzenleme stratejilerinin depresyonla ilişkisi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 1(3), 240-255.
Gerrig, R. J. ve Zimbardo, P. G. (2010). Psychology and life (19. baskı). Upper Saddle River, NJ: Pearson.
Sümer, N. ve Güngör, D. (1999). Yetişkin bağlanma stillerinin Türk örneklemi üzerinde psikometrik değerlendirmesi ve kültürlerarası bir karşılaştırma. Türk Psikoloji Dergisi, 14(43), 71-106.
Tanyaş, B. (2015). Gençler ve politik katılım: Gezi parkı eylemlerinde “apolitik” nesil. Eleştirel Psikoloji Bülteni, 6, 25-50.