Aşkın Kökeni


Mehmet Karasu
Psikolog

Elektrokimyasal ve Bilişsel Bir Devinim: Aşk

İnsan ya da taksonomik adıyla homo sapiens, somut işlemler dönemindeyken (7-11 yaşa karşılık gelir) sosyo-kültürel inşa edicilerle ‘aşık’ olacağı kişinin özelliklerini örtük olarak hazırlar ve bir ‘aşk haritası’ çıkarır. Bir sonraki aşamada, çıkarılmış aşk haritasıyla örtüşen adayın feromonları, burnun iç kısımlarındaki vomeronazal organ adı verilen almaçla algılanarak, bilince ilk sinyaller gönderilir. Görsel, işitsel hatta tatsal uyarıcılar da bu sinyalin türünü ve şiddetini etkiler. Dolayısıyla simetrik yüz, göğüsler, bel-kalça oranı, fiziksel kuvvet, sosyal statü, feromonlar, tat duyusu, ses tonu, nezaket, yaratıcı zekâ cinsiyetler arası çekimi sağlayan belli başlı faktörlerdendir. Aşkı ateşleyen temel kimyasal madde feniletilamindir. Serotonin, dopamin ve nöradrenalin ise aşkı tetikleyen diğer önemli kimyasallardır. Aşk, beyin görüntüleme araçlarıyla, striatumun bazı bölgeleri, medyal insula, anterior singulat, hipokampüs ve nükleus akkumbens gibi beyin bölgelerinde görüntülenir. Aşkın nörolojik arka planının yanı sıra bilişsel arka planında yakınlık, bağlılık ve tutku bileşenleri vardır. Sözü geçen üç faktörün herhangi birinin yokluğu aşkın bilişsel mekanizmasının alt üst olması için yeterlidir. Aşk yakınlaşmayla başlar. Bağlılıkla şekillenir. Tutkuyla coşkunluk ve ihtirasın tepelerine çıkar. Burada ‘bağlılık’ ile ‘bağımlılık’ kelimeleri arasında ince görünmez bir çizgi vardır. Zira bağlılık sağlıklı; bağımlılık patolojik eğilimli bir ilişkiye gönderme yapar. Aşırı tutkulu aşk ilişkilerinin patolojiye kayması kuvvetle muhtemeldir.

Aşk, elektrokimyasal ve bilişsel süreçlerden oluşur ancak bu elektrokimyasal ve bilişsel süreçlere aşk diyemeyiz. Çünkü bir bütün, kendi parçalarının toplamından daha fazla bir şeydir. Öyleyse aşk nedir?

Varoluşsal Bir İsyan: Aşk

Aşkın temelinde güzellik, güzelliğin temelinde ise cinsellik yani üreme güdüsü vardır ve bu bakımdan aşk varoluşsal bir problem olan ölüme karşı verilen bir isyan tepkisidir. Zira varoluşumuzu devam ettirebilmek için üremeye ihtiyacımız vardır. Ancak toplumsallaşma süreci, üreme ihtiyacına dolayım kazandırarak ona form değiştirtmiştir. Bu açıdan dolayım kazanmış üreme güdüsüne ‘aşk’ diyoruz. Bazı büyük aşk hikâyeleri (Leyla-Mecnun, Ferhat-Şirin vb.) kavuşamama üzerine kurulmuştur ve bahsi geçen hikâyelerdeki sevgiliye ulaşamama hâlleri, aşk kültürü tarafından yüceltilerek, ulvi bir anlam kazanmıştır.

Aşkın karşıdaki kişiyle hiçbir ilgisi yoktur, zira aşk zihinde oluşturulan ‘ideal’ imgeyi tutkuyla arzulamak üzerine biçimlenir. Bu bakımdan aşk ilişkileri bakmakla başlar, dokunmakla biter. Dokunmayla zihindeki ideal olan ve gerçekte olan arasındaki fark, fark edilir ve sonraki süreçte, aşk ilişkisi ya olumlanarak güvenli sevgi ilişkisine ya da olumsuzlanarak nefretle harmanlanacak sancılı bir sürece evrilir.

 

Kaynaklar

Aşk. (b.t.). 18 Kasım 2013, http://tr.wikipedia.org/wiki/A%C5%9Fk

Aşkın Nörobiyolojisi. (b.t.). 18 Kasım 2013, http://www.vislab.ucl.ac.uk/pdf/turkish.pdf

Şakiroğlu, M. ve Uğurlu, O. (2013). Aşkın Psikolojisi (1. Baskı). İstanbul: Postiga Yayınları.

http://www.youtube.com/watch?v=lGU6-_r85Jo