Ataerkil Toplumsallaşma: Cinsiyetlendirilmiş Yaşamlarımız
Derya Koptekin
Psikolog
TODAP Üyesi
Simone de Beauvoir “Kadın olarak doğulmaz, kadın olunur,” diyerek çok önemli bir tespitte bulunuyor: Cinsiyetimiz hayatlarımızı belirgin bir biçimde belirliyor. Çünkü içine doğduğumuz toplumsal-kültürel sistem cinsiyetlerimizi nasıl yaşayacağımızı vaaz eden ideolojik kabulleri sürekli yeniden üretiyor ve bu kabullere uygun yaşama pratiklerini işler kılıyor. Yaşamlarımızı sahneye koyarken cinsiyetimiz hem sahnenin hem de hayatlarımızın en önemli belirleyenlerinden biri oluyor; nasıl hissetmemiz, nasıl davranmamız, nerede nasıl konuşmamız, nasıl görünmemiz gerektiğini öğreniyoruz. Kültürel olarak cinsiyetimize uygun olan ve olmayan pratikler, beğeniler, inançlar yelpazesi böylelikle bedenimize yazılı bir bilgiye dönüşüyor. Kültürün erkekler için kabul edilebilir, hatta hak olarak gördükleri, kadınlar için kabul edilemez, gayri-ahlaki sayılabiliyor. Bu noktada namus anlayışı ruhsal bütünlüğümüzü ikiye bölüyor: “Erkeğe özgü” olanın tam zıddına hiçbir diyalektik geçişe izin vermeyen bir biçimde “kadına özgü” olanı yerleştiriyor. Böyle olunca da namus adı altında kadınların bedenlerinin, cinselliklerinin denetlenmesi olanaklı hale geliyor ve eylemleri uygunsuz bulunduğunda ise cezalandırılmaları, dahası öldürülmeleri bile meşrulaştırılabiliyor.
Eril akıl kadını kendi isteklerinden, arzularından, iradesinden vazgeçerek erkeğe bütünüyle bağımlı bir biçimde tanımlıyor, öznelliğini tanımıyor. Mahan Doğrusöz’ün de işaret ettiği gibi, «kadını “öteki”, “eksik”, kendilerini ise “kadir-i mutlak” ve “merkezde” algılayan bu narsistik eril anlayış kadını sadece kendisini “aynalayan”, “tutan”, “kapsayan” bir nesne olarak görüyor. Aynı narsistik eril anlayış kadınları ikame edilebilir birer nesne olarak algılıyor ve kadının öznelliğini tanımıyor.» Bu da kadın ve erkek arasında özneler arası bir ilişki kurulmasını olanaksızlaştırıyor. Kuşkusuz ki birinin; diğerinin öznelliğini tanımadığı, sınırlarını ihlal ettiği, diğerini kendisinin uzvu olarak gördüğü, dolayısıyla onu kontrol etmek istediği bir ilişki, sevgi değil, olsa olsa tahakküm ilişkisi olabilir. Üstelik kadının öznelliğinin kabul edilmeyişinden öte, iradesinin erkeğin nazarında kendi varoluşuna bir tehdit olarak algılanması kavrayışıdır eril akıl. İşte vardığımız bu noktada kendi nesnesi olarak gördüğü kadın bir başkasını arzuladığında ya da sadece gitmek istediğinde ona şiddet uygulayan, hatta onu öldürebilen erkek şiddetinin bir yüzü böyle açıklanabilir.
Bugün kadınlık ve erkeklik kurguları açısından en çok öne çıkan fark şu: Erkek, erkeklik ve erkek cinselliği faillik; kadın, kadınlık ve kadın cinselliği ise edilgenlikle karakterize. Fakat aynı toplumsal kurgunun bir diğer ayağı da şiddet sarmalından çıkması için kadından bu edilgen konumdan bir anda, radikal bir biçimde çıkmasını beklemek. Bunu yapamadığı ölçüde de onu suçlamaktan geri durmamak: “Neden izin verdin?”, “Neden ailenle paylaşmadın?”, “Neden şikâyetçi olmadın?”, “İş bulup çalışsaydın!”… Üstelik Türkiye’de yakınındaki bir erkeğin şiddetine maruz kalan bir kadının canını kurtarmak için adım adım yapması gerekenleri sıraladığımızda o güne kadar itaatkâr olması salık verilen kadının bir “super-woman”a dönüşmesi, yani bütün bunları hiç sekmeden bir başına yapabilecek bir tümgüçlülük sergilemesi beklendiğini görüyoruz.
Bütün bu çıkmazlar içinde, Silvia Federici’nin çok güzel ortaya koyduğu gibi kadın hareketi de “bütünüyle değişme ihtiyacı ortaya koyan ütopik bir boyutla kurumsal sistemin değişmezliğini kabul eden günlük pratik arasında sürekli olarak gidip geliyor.” Kadınların bilinçlenmesi meselesine aşırı vurgu yapmamızın da bu savrulmayla ilgili olduğu görülüyor:
«Kadın hareketinin temel eksikliklerinden biri, sanki kölelik zihinsel bir koşul, özgürlük de iradi eylemle ulaşılabilecek bir durummuş gibi, toplumsal değişim bağlamında bilincin rolünü aşırı vurgulama eğilimi taşımasıdır. İsteseydik, erkekler ve işverenler tarafından sömürülmeye son verebilir, çocuklarımızı kendi ölçülerimize göre yetiştirebilir, bugünden itibaren görünür hale gelebilir ve günlük hayatımızı kökten değiştirebilirdik. Hiç şüphesiz bazı kadınlar çoktan bu adımları atacak güce sahip olmuştur ve böylece yaşamlarını değiştirmenin aslında kendi iradelerinin sonucu olduğu anlaşılmıştır. Ancak, milyonlarca kadın için bu öneriler, bunları gerçekleştirmeyi imkânsız hale getiren maddi koşulların yokluğu göz ardı edilerek, bir suçlanmaya dönüştürebilir.» (Federici, 2012: 95).
Kadını suçlayıcı ya da en hafifinden sorunun kaynağını kadına ilişkin özelliklerle açıklayan yaklaşımlar çok yaygın. Örneğin Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın, yaklaşık her 10 kadından 7’sinin “kadınlar erkeklerden izin almadan dışarıya çıkabilir” ifadesine karşı çıkmadığı, kadınların yüzde 41’inin eşi ile aynı fikirde değilse kadının tartışmaması gerektiğini düşündüğüne ilişkin verileri ve benzerleri, ataerkil söylemin kadınlar tarafından da “içselleştirilmiş” olduğu şeklinde yorumlanabiliyor (bkz. Doğrusöz, 2013). Oysa bu veriler erkeklerin cinayet gerekçeleri ile birlikte düşünüldüğünde, kadınların verdiği yanıtları basitçe bir içselleştirme olarak kabul etmek haksızlık olur. Bu veriler, kadınların içinde bulunduğu koşullarla, yani kadınlar kendi kararlarında, arzularında ısrarcı olduğunda ödedikleri bedelle birlikte düşünülmediği müddetçe zorunlu olarak kadınları suçlayan bir konuma yerleştiriyor. Kuşkusuz, kadınları koruyan hiçbir mekanizmanın olmaması kadınları itaate zorlar. Üstelik annelerin, çocuklarını, ataerkinin taleplerine uygun biçimde yetiştirmesi, bu talepler kadınların icadıymışçasına yine bunların müsebbibi kadınları mahkûm etmek gerektiği düşüncesini olumlayamaz. O talepler, yineleme pahasına ısrarla söyleyelim, ataerkil toplumsallaşmanın gerekleridir ve fail de onun iktidar konumuna yerleştirdiği erkekten başkası değildir.
Diğer yandan, bu suçlayıcı dilin kadınlar tarafından kullanımı, şiddet sarmalından çıkma noktasında kadınların erkeklere güvenmemesiyle ilişkili olabilir mi? Yani, bazı kadınlar başka bazı kadınlara erkek şiddetine razı geldikleri ya da ona karşı gelemedikleri için kızarken ve onlardan bilinçlenmelerini talep ederken, erkeğin uyguladığı şiddete son verebileceğine ilişkin bir inançsızlıktan hareket ediyor da olabilirler. Bu inançsızlığa rağmen, bu topraklarda, kadın ya da erkek, insana dair olumlu bir tasavvur olduğunu düşündüren şeyler de var. Mesela bir adaletsizliğe tanık olan birine “üzüldün mü?” diye sorun, vereceği cevap “üzüldüm” değil, “insan üzülmez mi?” olacaktır. Yani insanın adil olduğuna dair içsel bir bilgi, bir inanç, bir umut var sanki… Bu her ne kadar bu toplumun erkeklik kurgusuyla tezat oluştursa da toplumun çekirdeğinde bir umut taşıdığı da savunulamaz mı? Elbette bu umudu taşımamız bütün bu iyinin, adilin, doğrunun, erdemin nasıl da ikiyüzlü bir biçimde kurulduğunu görmezden geleceğimiz anlamına gelmez: Tacize ve tecavüze ilişkin algımızın hangi kadının buna maruz kaldığına göre değiştiğini ya da bundan çok etkilendiğini kim inkâr edebilir? Tecavüze uğrayan kim? Fahişe mi? Trans mı? Çocuk mu? Özgecan gibi okulundan eve dönen bir genç kadın mı?[1]
Sorunun en önemli boyutlarından biri de itibarsızlaştırılma sürecidir. Toplumsal düzeyde kadınların ve kadınlara dair her şeyin itibarsızlaştırıldığı bir süreç yaşıyoruz. Bu açıdan iktidarın kadın bedenine yönelik saldırılarına göz atmak önemli. Örneğin, bir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın tecavüz sonucu hamile kalan bir kadının kürtaj hakkına ilişkin, “Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün,” çıkışının; Sağlık Bakanı’nın “Tartışmalarda ‘annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak’ gibi şeyler söyleniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar,” sözlerinin; bir din adamının devlet kanalında “Hamileliği davul çalarak ilan etmek bizim terbiyemize aykırıdır. Böyle karınla sokakta gezilmez. Her şeyden önce estetik değildir. 7–8 aydan sonra anne adayı biraz hava almak için beyinin otomobiline biner, biraz dolaşır. Sonra akşamüstü çıkarlar. Şimdi ise maşallah, kanatlısı kanatsızı televizyonlarda uçuşuyor. Ayıptır ayıp. Bunun adı realizm değildir. Bunun adı terbiyesizliktir,” yönündeki açıklamalarının; Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü’nün “Kadınlar herkesin içerisinde kahkaha atmayacak” deme cüretinin; dönemin Başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı’nın Gezi direnişine katılan genç kadınlar için “Hangi anne baba, affedersin, kızının birinin kucağına oturmasını ister?” ifadelerini kullanmasının, “Yatıyorsunuz kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum” ve “Sezaryenle doğumlara karşı olan bir başbakanım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir farkı yok. Buna kimsenin müsaade etme hakkı olmamalı” sözlerinin kadınlar açısından sonuçları ortada. İktidarın dili ve uygulamaları, feminist teorinin bedeni özel alanla tanımlamayı reddederek “beden politikalarından” söz etmesinin haklılığını da ortaya koyuyor.
Devlet, kadınların kendi bedenlerini denetlemelerini yasaklayarak onları fiziksel ve psikolojik bütünlüklerinin en temel koşulundan yoksun bırakmakta, anneliği zorunlu emek statüsüne indirgemekte ve hatta kadınları daha önceki toplumlarda görülmemiş bir şekilde üreme işine mahkûm etmektedir. Silvia Federici’ nin Caliban ve Cadı adlı çalışması kapitalist toplumda ‘fabrika’ ücretli erkek işçiler için ne ise, ‘beden’in de kadınlar için aynı şey olduğunu gösterir: “Kadın bedeni, devlet ve erkekler tarafından temellük edildiği ve emeğin yeniden üretimi ile birikimin bir aracı olarak işlev görmeye başladığı oranda, kadınların sömürülmelerinin ve direnişlerinin esas zeminidir.” (Federici, 2014). Dolayısıyla sürekli, erkeklerle ilişkimiz üzerinden tanımlanıyoruz. Bir erkeğin eşi, sevgilisi, kızı, annesi, kız kardeşi olmak dışında bir varoluş göstermemiz tekinsiz algılanıyor.
Kadın cinayetleri bahsine yeniden dönecek olursak; Burçe Bahadır’ın Ölü Kadınlar Memleketi kitabı bu konuda bize önemli bilgiler sunuyor. Bir televizyon programı hazırlamak için, karısını öldüren adamlarla ve kocasını öldüren kadınlarla yaptığı görüşmeler bize kadınlar ile erkekler arasında birçok dramatik fark olduğunu gösteriyor. Örneğin, “çekimler esnasında yüzünüzü açık mı çekelim yoksa karartalım mı?” diye sorulduğunda kadınlar yüzlerinin görünmesini dert etmemişler. Oysa, tam tersine, erkeklerin hiçbiri buna izin vermemiştir. Burçe Bahadır, kadınların erkeklerin aksine hasmım beni bulur mu, kimse benden intikam almaya gelir mi diye düşünmeden, belki böyle bir ihtimal akıllarına bile gelmeden, zaten çıktığı vakit bir hayatın onu beklemediğini içten içe hissettikleri için böyle davrandıklarını belirtiyor. “Mutsuz, umutsuz ya da kapana kısılmış gibi” diyeceğini zannederek kocasını öldüren bir kadına cezaevinde nasıl hissettiğini sorduğunda, “Özgür ve emniyette” diye yanıt alması bu açıdan önem arz ediyor. Ayrıca, kadınlar pişmanlık ifade ederken, görüşme yaptığı dört erkeğin dördü de pişmanlık bildirmemiş. Karısını öldüren adamlardan biri ise şöyle demiştir: “20 yıl sonra bana boşanmak istediğini söyledi. Var mı öyle ya. Baştan evlenmeyi kabul ermeyecekti.” Bu açıdan, erkeklerin kadınları öldürmeyi hak gördükleri, bundan kadınları sorumlu tuttukları açıkça görülüyor. Ancak kadınlar tecavüz, dayak, başka erkeklere peşkeş çekilme gibi çok ağır tahrik unsurları olmasına rağmen yine de kendilerini suçluyorlar. Erkekler cezaevine girdikleri andan itibaren eş dost ve hatta pek çok görevli tarafından bile anlayışla karşılanıyor. “Namus Davası” na orada oldukları, yakınları ve diğer mahkûmlar tarafından defalarca söyleniyor, onaylanıyor: “Abi yüz kızartıcı suçtan burada değilsin ya, namus davasına girdin içeri” ifadesinde olduğu gibi bir tür takdir de söz konusu. Başka bir fark da şu ki, cezaevindeki kadınlar eski kocalarına hala bir bağ hissedip vicdan azabı duyduklarına dair sözler söylerken, kocalarının fotoğraflarını hala bulundururken; erkekler isimlerini bile anmıyor, eski karılarından “o kadın” diye söz ediyorlar.
Kitabı okuduğumuzda şunu anlıyoruz: Kadını kadın kimliğine hapseden ataerkil düzenin erkeklere ne yaptığı bir türlü görünmüyor. Şiddet uygulayan pek çok erkek serbest. Oysa çalışmalar gösteriyor ki, kadın “gideceğim” dediği andan itibaren erkeklerin akıllarına gelen ilk düşünce kadını öldürmek. Nasıl yapacaklarını iyice hesap ediyorlar. Sonra bir anda, şartların uygun olduğu ya da kadının gitmeye kesin kararlı davrandığı bir zamanda aniden hayata geçiriyorlar. Başka bir yaşamı istemeye, sadece istemeye cüret ettiği, yani boşanmak istediği için ölüyor kadınlar! Çünkü, bu, kadın olmaya uygun davranmamak, kuralları bozmaya yeltenmek demek! Ne var ki, kocalarını öldüren kadınlar maalesef yazgılarını değiştirmek için değil, artık dayanamadıkları için öldürüyorlar. İstatistikler Türkiye’de bir kadının maruz kaldığı şiddete karşı başvuruda bulunmasının ancak şiddet başladıktan 5 yıl sonra mümkün olduğunu gösteriyor. Yani kadınlar şiddeti uzun yıllar tolere ediyorlar. Boşanma, evden ayrılma kararı vermeleri sanıldığından çok daha zor. Kadınlar bağımsızlaşmaya başladığında ise erkekler erkekliklerini, egemenliklerini yitirme endişesi yaşıyor. Bu kaygı zamanla şiddete dönüşüyor ve erkek, kadını tutabilmek için şiddet uygulamaya başlıyor. Gitmesine engel olamayacağını anladığında ise…öldürüyor!
Bu yüzden de psikolojik şiddetten cinayete bütün şiddet türleriyle, hiçbir şiddeti azımsamadan mücadele etmek çok önemli. “Kadın cinayetleri gündelik hayatta sıkça karşılaşılan tacizlerden, kadınların maruz kaldığı diğer psikolojik, ekonomik, cinsel ve fiziksel şiddetten; ayrımcı pratiklerden uzak ya da bağımsız değil. Bu nedenle de şiddeti uygulayan erkeklerin gözü dönmüş caniler, hasta ve sapıklar, cinnet geçirenler, yani ‘öteki’ erkekler olduğunu söylemek, ülkemizde kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin vardığı boyutu sadece azımsamaya ve yaşananları münferitleştirmeye hizmet etmekle kalmaz, faili yine erkekler olan diğer şiddet biçimlerini de görünmez kılar ve normalleştirir.”[2] Kadınların deneyimi ve mücadelesi ise şunu öğretir: Psikolojik şiddetten cinayete erkek şiddetinin her türlüsüyle var gücümüzle mücadele etmek zorundayız!
Kaynaklar
Bahadır, B. (2014). Ölü Kadınlar Memleketi. Ankara: Ayizi Yayınları.
Doğrusöz, M. Echonun Sessizliği ya da Narsisistik Aşkı Anlamak.
http://www.psiko-alan.com/makaleler/619-mahan-dogrusoz-echo-nun-sessizligi-ya-da-narsisistik-aski-anlamak
Doğrusöz, M. Romantik Evlilik Mitinin Ötesinde: Gerçeğe “Uyanmak”. Şahika Yüksel Leyla Gülseren Ayşe Devrim Başterzi (Ed.), Kadınların Yaşamı ve Kadın Ruh Sağlığı içinde (s. 411-420). Ankara: Türkiye Psikiyatri Derneği Yayınları.
Federici, S. (2012). Caliban ve Cadı: Beden ve İlksel Birikim. İstanbul: Otonom Yayıncılık.
Federici, S. (2014). Sıfır Noktasında Devrim: Ev İşi, Yeniden Üretim ve Feminist Mücadele. İstanbul: Otonom Yayıncılık
[1] Özgecan’ın önemli bir sembole dönüşmesinin kuşkusuz bir anlamı var. Bu cinayetle birlikte sorunun cinsiyet temelli olduğu daha da aşikâr hale geldi: Namus/töre cinayeti değil, kadın cinayeti diyoruz. Tıpkı faili görünmez kılan “cinnet geçiren eş” yerine “erkek şiddeti” kavramsallaştırmasının toplum nezdinde genel kabul görmesi gibi. Bu sayede, kadın cinayetlerinin vardığı boyutu ve bütünüyle kontrol edilebilir bir dünyada yaşamadığımızı dramatik bir biçimde fark ettik.
[2] Özgecan’ın katledilmesinin ardından TODAP Kadın Komisyonu' nun yaptığı açıklamadan (Şubat, 2014) alınmıştır: