Barış: Tutkusuz Bir Çağın Peri Masalı
Emre Oral
Çürüyen Barış Kavramı Üzerine
Jean Baudrillard, kapsayıcı bir baştan çıkarma kavramını temellendirdiği “Baştan Çıkarma Üzerine” adlı eserinde, bir çocuk ile bir perinin hikâyesini alıntılar. Peri, çocuktan bir dilekte bulunmasını ister. Buna karşılık küçük çocuk, bütün isteklerinin yerine getirilmesini diler. Peri, bir şartla bunu yerine getirebileceğini söyler: Çocuk, tilkinin kuyruğundaki kızıllığı asla aklına getirmeyecektir. Çocuk, önce bundan kolay bir şeyin olmadığı konusunda kendinden emindir, fakat zaman ilerledikçe tilkinin kuyruğundaki kızıllığın düşüncesinden kurtulamaz hâle gelir. Gittiği her yerde bu düşünce karşısına çıkar ve düşlerinde bile bunu sayıklar olur. Saçmalığı ölçüsünde inatçı bu görüntüden kurtulmak için çırpınması, onun için giderek daha da derinlere batması anlamına gelir. Zavallı çocuk, perinin vaatlerinden mahrum kaldığı gibi, yaşama sevincini de kaybeder.[1] Bu gibi peri masallarında, zaten istemekle yaşamaya başlayan insandan, bir şeyler daha dilemesi konusunda ısrarcı olan cinler ve perilerin art niyetli olduğunu söyleyebiliriz. Olay örgüsü çoğu kez bir art niyetle başlar. Esasında perinin suskunluğunu bozması, anlatıcının suskunluğunu bozmasına ve periyi anlatmasına yol açar.
Perinin, anlatıcıda gizli seslerden yalnızca biri olduğunu söyleyebiliriz. Esasında barış da anlatıcısında gizli seslerden biri değil midir? Daha doğru bir deyişle barış, anlatıcısında gizli ses çiftlerinden biri olabilir. Savaşsız bir barış tasvir edilebilir mi? Bir barışı deneyimleyecek olan herhangi bir insan nesli, sanki savaşın travmalarını da sonraki nesillere taşımak zorundadır. Bir insan topluluğuna barışı anlatmak adına, savaşın şahitliğine başvurmak zorunda kalırız. Sanki bir yerlerde tilkinin kuyruğundaki kızıllık, Stendhal’in “Le Rouge et Le Noir”sındaki (Kırmızı ve Siyah) “Rouge”a (Kırmızı) karşılık gelir (Stendhal’in bu romanında kırmızı, orduyu temsil ederken, siyah ise kiliseyi temsil eder). Eğer barış söylemimizle, bir savaşsızlık durumunu, askerden arındırılmış bir bölgeyi, bir ateşkes hâlini veya saldırmazlık paktları gibi diğer bazı durum ve yapıları kastediyorsak, burada esasında tilkinin kuyruğundaki kızıllığı düşünmemeye zorlanıyor olabiliriz. Başka bir deyişle, barışın ve barışçıl söylemlerin, barıştan daha eskiye dayanmak zorunda olan savaşın bir tür bilinçdışı olup olmadığını sorgulamaya zorlanıyor olabiliriz.
Akılların karşılıklı verilen tavizlerde olduğu bir barış hâli. Stratejilerle kurulan modern ikili ilişkilerin, devletlerarası düzeydeki ifadesi. Çağın kılcallarındaki ikili ilişkiler, tarafların birbirlerini gizlice gözetleyip sözlerini bir kenara yazdıkları bir probleme dönüşüyorken, aynı çağın ana arterlerindeki uluslararası ilişkiler de uzun süredir bu dönüşümden ilham almış görünüyor (veya zaten uluslararası ilişkilerle kişiler arası ilişkiler birbirlerine öteden beri göbekten bağlı). Başka bir deyişle, çevrelerinde en iyi hatipleri toplarken kendileri de günden güne güzel susmakta bilgeleşen kralların devri, uzun süre önce geride kalmış; doğrudan basın tarafından, istisnasız her gün bir şeyler söylemekle görevlendirilmiş zevzek siyasi liderlerin devri başlamış gibi görünüyor. Bir kralın, kendisine sarf edilen densizce bir söz karşısında “Efendim?” diye kulak kabartarak karşısındakine nefes alabileceği, kendi kendisini teskin edebileceği bir hava koridoru yaratabilmesine olanak veren soyluluğuna karşılık, bugünün siyasi liderleri çoğunlukla sokağın ruhunu yansıtıyorlar. Hatırlarsak, Fransız İhtilali’yle birlikte iktidarı eline geçiren sokak, öncelikle kuru gürültüyü ve aleni hizipleşmeyi, ardından tavizlerle sağlanıp yalnızca bir gerilim durumuna karşılık gelen o uzlaşma hâlini ve ironiden yoksun sıkıcı vakarı siyasete dâhil etmişti. Böyle bir geleneğin insanlığa sunabileceği nihai barış, yalnızca bir silüet hâlinde, yani kavram olarak ortaya çıkabilirdi (barış hakkında, şimdi olduğu gibi, yalnızca konuşurduk). Bu silüet, kendisini ne unutabilen ne de hatırlayabilen insanının silüetiydi. Silüetin oluşmasını sağlayan ışık ise bu insanın üzerine, barışın da savaşın da kavramsallaştırılmadan yaşandığı, yaşanabildiği o eski çağlardan vuruyordu. Gerçekten de, Araf’ta yaşayan insan, bugün ne teslimiyeti ne de o hastalıklı ketumluğu tam anlamıyla deneyimleyebiliyor. Kişi ya kendisini korumayı bir an için bir kenara bırakamıyor ya da karşısındakini kendisinden korumaktan vazgeçemiyor. İçinde bulunduğu kapsamlı ve derin tereddüt, onu söze dair olmayan sorunları sözle çözmeye itiyor. Barış hakkında atılmış bir nutuk ve birkaç özlü söz, kalabalığı kendinden geçirmeye yetiyor.
Savaşın ve Barışın Ötesinde
Yazı şimdiye dek barışın savaştan aslında o kadar da uzakta olmadığından; hatta zaman zaman onunla iç içe, bazen garip bir tereddüt hâliyle tek vücut oluşundan bahsetmedi, fakat bunu sezdirmesi gerekiyordu. Tarihte meydana gelen; insanları tarifsiz acılar içinde bırakabilecek kadar gerçek olan olaylar, hiçbir zaman bizim bu olayları niteleyen ideal sözcüklerimizin gösterdiği kadar çökelmedi ve ayak izini bırakıp gitmedi. Sudan çıkmışlığımızı geride bırakmış görünüyoruz; fakat ağaçtan inmişliğimiz hâlâ üzerimizde. Hâlâ alanlarımızı savunuyoruz. Bir yerlere işeyerek oraları işaretlemiyor olsak bile, hâlâ iz bırakmakla derinden ilgileniyoruz ve bununla meşgulüz. Uğrunda mücadele edilen dünya barışını, hâlâ nükleer silahlara borçluyuz ve hâlâ diplomasiyi çalıştırabiliyoruz. Hâlâ toplum sözleşmesinin kendisi dışında hiç kimse onun ötanazisine karşı çıkmıyor. Üçüncü sayfa haberlerini bir kenara bırakacak olursak, hâlâ kimse tarafından sağlanmayan, zararsız bir saldırmazlık hâlinin belirsiz güvencesi altındayız. Hâlâ bir zürafa ya da bir kaplumbağa gibi, rızasızca dünyaya geliyoruz ve hâlâ rızasızca taşıdığımız bazı çocukluk sesleri kulaklarımızda.
Bazı bilim insanları ve girişimciler, İnsan 2.0’ı tartışadursun, ne doğru dürüst bir ilerleme ne de kararlı bir çürüme kendisini gösteriyor. Bir şeyler olduğu söyleniyor. Konusunda uzman kişilikler, olan şeyleri konuşmak üzere bir araya geliyorlar. Buna karşılık, izleyicide tereddütlü bir onaylama ya da tereddütlü bir reddetme hâli kendisini gösteriyor. İnsanın, birkaç yüz yıl önce kendisine ait bir görüşünün olması konusunda özgürleşmesi, onu bugün ağır bir yükümlülük altına sokmuş gibi görünüyor (barış savaştan sonra geliyorsa, özgürlük de tutsaklığın ardından gelmeli). Bu tutsaklık hâli hakkında, Søren Kierkegaard, bundan yaklaşık 150 yıl önce yazdığı ve Türkçeye “Yaşadığımız Çağ” diye çevrilen makalesinde şu saptamaları yapıyor: “… Eskiden hükümdarın ya da büyük zatın kendi görüşleri olur ve geri kalanlar da bir görüşe sahip olmaya cesaret edemeyeceklerini ya da sahip olamayacaklarını anlayacak kadar hâllerinden memnun ve kararlı olurlardı. Şimdi herkesin bir görüşü olabiliyor; fakat bir görüşe sahip olmak için sayısal bakımdan bir araya toplanmaları gerekiyor. Yirmi beş imza, en korkunç aptallığı bir görüşe çeviriyor …”[2] Bugün barışı ve yapılması gerekenleri konuşan, hatta zaman zaman bağıran insanın çaresizliği, kendisine ait bir görüşünün olamayışından kaynaklanıyor olmalı. Kierkegaard’dan alıntılanan saptamalarda geçen “hâllerinden memnun ve kararlı” ifadesi özellikle dikkat çekici, zira Kierkegaard yaşadığı çağ olan 19. Yüzyıl’ın insanlarını, mutsuz ve kararsız olmalarıyla karakterize etmiş. Bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı.
İnsanı savaşın ve barışın ötesine taşıyacak olan şeyin susmak olduğunu söyleyemeyiz, fakat konuşmak da, bu çağda, büyük oranda dinlememeye hizmet eden bir araçtan ibaret. İnsanın ya dağlara doğru gideceğini ya da arka bahçesinde oturup oruç tutacağını söyleyen bir Kızılderili atasözü okumuştum. İlk okuyuşumda oldukça kısıtlayıcı bulduğum bu sözü sevmemiştim, zira muhtemelen bana kendime ait bir görüşüm varmış gibi davrandığımı hatırlatmıştı. Ancak zamanla kişiliğimin bütün kristallerinin, düzenli bir şekilde bu iki kutbun etrafında birleştiğini hissetmiştim. Ne dağlara doğru gidebilmiş ne de arka bahçesinde oturup oruç tutabilmiş insanın çağında, adalet yalnızca adalet saraylarıyla somutlaştırırken, barış da yalnızca tereddütlü barış söylemleriyle somutlaşıyor (sadece barışın değil; güven, sevgi, saygı gibi değerlerin de basit söylemlere dönüştüğü bir çağdan bahsediyoruz). Dağlara doğru gidenlerle arka bahçelerinde oruç tutanlar için savaşın pratiği, barışın teorisiyle birlikte hiçe teslim olmuş olabilir, fakat şu hâlde Araf’ta yaşayanlar için barış, çözülmesi gereken bir problemden ibaret olur.
[1] Baudrillard, Jean. Baştan Çıkarma Üzerine. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011, 94.
[2] Kierkegaard, Søren. The Present Age: Of the Difference Between a Genius & an Apostle. Michigan University: Harper & Row, 1940, 24.