Basında Çocuk ve Misafirlik Üzerine
Erdi Diker
Okul Psikolojik Danışmanı
Basında Çocuk
Günümüz toplumunda basın, yasama-yargı-yürütme gibi adeta bir devlet organı öneminde yaşamımızı, geleceğimizi, bakış açımızı etkilemektedir. Bunu direk propaganda veya reklamlar üzerinden yapmanın yanı sıra, yarattığı klişeler, öncüller ve dili üzerinden de kitlelere ulaştırabilir. Bu bağlamda çocuğun konumunun ne olduğu, basının çocuk kavramını nasıl ele aldığını yazımda dert edindim.
Basının haber işlevi, bir yandan toplumun kendine yansımasını sunarken, diğer yandan haber yapımının kendine has stratejileriyle bu yansımaya yönelik ideolojik bir tavır, yansımanın çarpıtılması hatta yavuz hırsızın ev sahibini bastırması gibi tezahürlerle karşımıza çıkabiliyor. Burada ana akım basın organlarıyla, ideolojik tavra sahip olanları ayırmak ne kadar doğrudur, ana akım olmak başlı başına bir ideoloji midir, bunlar yazımın alanı dışında fakat geniş bir çerçeve için devamı gelebilecek sorular.
Peki, çocuklarda durum nasıl? Aslında basının da dışına çıkamadığı en temel problem çocuğun bir birey olarak görülmemesi. Çocuk kendisi olmaktan çok, anne babasının ondan beklediği -toplumdaki yeri- sorumluluklarıyla ancak temsil hakkı bulabiliyor. Bu da az sonra değineceğim kısır döngünün asla kırılmamasına sebep oluyor. Şeytan ve zavallı ikilemi basının bu alanda en kolayına gelen kategorizasyon biçimi. Çocuk ancak ya kanunla ihtilafa düştüğünde ya da mağdur pozisyonunda olduğunda haber değeri taşıyabiliyor. Kanunla ihtilafa düşen çocuk için haberin dili, tüm nedenselliklerden sıyrılmış salt bir sokak çocuğu, tinerci veya hırsız atfını yaparken; bunun dışındaki ‘normal’ çocuklar ancak yaşadıkları trajik bir olay, facia ve mağduriyet üzerinden, yetişkinlere duydukları muhtaçlık duygusuyla(!) bir kez daha yetişkinlere hatırlatılıyor.
Peki, hiç mi istisnası yok, ben bir başarı öyküsü de okumuştum diyorsanız tekrar bir bakın. Başarı öyküsü gerçekten teşvik edici mi yoksa istisnai bir dille mi yazılmıştı. Haber hiçbir ayrıntıyı veya süreci vermezken, okuyucunun zihninde ayrıklığını, imkânsızlığını korumaya devam ediyor. Kullanılan sıfatlar onun ne kadar çok çalıştığından ziyade deha, mucizevî ve Einstein olduğundan bahsediyor.
Evet, gazeteler hâlihazırda yetişkinler için basılan materyaller ve maalesef yetişkinler dünyayı gördüklerinden farklı şekilde okumak istiyorlar belki. Basının gizil bir devlet organı gücüne sahip olduğu bir devirde dönüşüm kimin iradesinde? Tabi temel sorun bir çözüm istenip istenmemesini de kapsıyor ve süreç pek de iç açıcı durmuyor.
Misafirlik
Çocukluğuma dair güzel anılarda misafirlik deneyimlerimin hatırı sayılır bir yeri vardır. Gerek benim/ailemin ev sahibi olduğu, gerek misafir olduklarım. Ve her zaman sezdiğim bir atmosfer değişimi olurdu. Peki, aslolan neydi? Bu yazımın bir boyutu. Diğer yandan Türkiyelilerin en çok övündüğü misafirperverlik kavramı üzerine ne kadar samimiyiz. Misafirperverlik kisvesiyle kendi küçük iktidarlarımızın tahakkümünü mü kuruyoruz, buna değineceğim.
Eve bir misafir gelmesi demek -hele ki yatılıysa- aslında evde 3. bir göz demek. Sizin rutinleriniz, aile içinde tolere ettiğiniz, iltimas gördüğünüz normlar dışında bir 3. göz. Bu gözler dışarıda yok mu, elbette var ama misafiri bundan ayıran tam da bulunduğu konumun ev olması, o mahremiyetin, şeffaflığın içinde sonradan ve geçici süreyle konumlanması. Bu aslında misafir edilenler için kaçırılmaz bir öz farkındalık deneyi. Hele ki az biraz transaksiyonel analiz biliyorlarsa. Ki sorunlu ilişkilenmelerin bir misafirin gelmesiyle gün yüzüne çıkması, misafirin uğursuzluğu değil, tam da farkında olmadan ev sahiplerinin projeksiyonunun nesnesi olmasıdır. Açıkçası ben burada misafirin yapabileceği pek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Misafirlik süresini kısalt-ması dışında…
Bir diğer adıyla konuksever. Peki bir insan neden konuğu sever. Tabi ki en temel dinamik birlikte hoş vakit geçirmeleri olabilir. Fakat ahbabın kendi evinde ağırlanması hissiyatımca apayrı bir sorumluluk, güçlülük hissi taşıyor. Misafir, eve hâlihazırda hayatımızdaki bir sıfat olarak giriyor ama durum hele ki yatılı misafirliğe geldiğinde bu sıfatın dışında hassasiyetler barındırıyor. Lafı uzatmadan: Birini misafir olarak ancak bizim kurallarımıza uyduğunda severiz. Israrla ikram ettiğimiz şeyi yediğinde, verdiğimiz çarşafı beğendiğinde, memnun göründü-ğünde. Bu da ev sahibinin yıllık onanma ihtiyacının büyük bir bölümüne tekabül ediyor. Ev sahibi kurduğu yaşam biçiminin ne kadar kusursuz olduğu, insanların buna uyum sağladığı ve onun himayesinde mutlu olduğu bir düşler ülkesinde yaşıyor. Hissiyatların gene de samimiyetten uzak olduğunu düşünmüyorum. Ama kişilerin kendi iktidar kurma süreçlerinde çok da ayrı değil sanki.
Misafirlik, konaklamak, özünde paylaşımda bulunmak, kendimizi başkasının gözünde göre-bilmek… Toplumun antropolojik birikimi kendini konuk ağırlama kültüründe de ruhsal çoğunlukla da toplumsal olana fayda sağlayacak şekilde evriltir elbet. Ama bu konuda çok da arka plansız övgülerde bulunmak öz farkındalığa yönelik sürece engel olmamalı. Bazen cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir.