Belirsiz Kayıp ve Donmuş Yas
Emel Bayraktar Özgeldi
Psikolog
Bilinmeyenin yarattığı stresten bizi korumaya çalışan beynimiz, herhangi bir bilinmezlik ile karşılaştığımızda makul açıklamalar bularak bizi rahatlatmaya programlanmıştır. İnsan beyninin bu işlevi günlük hayatımızı kolaylaştırarak farkında bile olmadan pek çok stres kaynağından uzak durmamızı sağlar. Bununla birlikte, insan yaşadığı çevre ve dünyayı hem anlamlandırma hem de kontrol altında tutma isteği ile donatılmış olması, bilgi sahibi olmadığı olaylar veya durumlar karşısında “neden” sorusuna yönelerek yanıt bulma arayışına girmesi ile sonuçlanır. Öyle ki yapılan bir araştırmada (Berker vd., 2016), belirsizliğin öngörülen olumsuz sonuçlardan bile daha stresli olduğu saptanmıştır.
İnsanların, kafa karışıklığı ve belirsizlik karşısında kesin veya herhangi bir yanıt bulmaya yönelik duyduğu bu istek, Kruglanski (1989) tarafından bilişsel kapanış ihtiyacı olarak tanımlanmıştır. Bireysel bir özellik olan bilişsel kapanış ihtiyacı kişiden kişiye değişkenlik göstermekle birlikte, çoğu zaman durumsaldır ve içinde bulunduğumuz çevrenin değişkenliği ve belirsizliği arttıkça kapanışa ulaşma ihtiyacımız da artış göstermektedir.
Bilişsel olarak kapanışa ulaşma ihtiyacımızın belki de en çok arttığı durumlardan biri; sevdiğimiz birini kaybettiğimiz ancak kaybımızdan tam olarak emin olamadığımız ya da kaybımızın sosyal çevremiz tarafından tanınmadığı durumlardır. Hakkında oldukça ayrıntılı bir alanyazın bulunan kayıp olgusu, ne yazık ki çoğu toplumda salt ölüm ile ilişkilendirilmiş bir kavram olarak kendine yer bulmuştur. Dolayısıyla, kayıp ardından doğal olarak yaşanan yas sürecinin de ölüm sonrasında yaşanılan bir süreç olduğu düşüncesi yaygındır. Ancak insan yaşamının her alanında olduğu gibi, kayıp deneyimi de her zaman kesinlik içermeyebilir. Yaşadığımız kaybın ölüm içermemesi, onun bir kayıp olmadığı anlamına gelmez.
Kayıp ile belirsizliğin birlikteliği, ilk defa 1999 yılında, yaklaşık 30 yıllık çalışmasının ardından, Pauline Boss tarafından Belirsiz Kayıp Teorisi adı altında tanıtılmıştır. Bu teoriye göre, sevdiğimiz bir kişinin varlığından veya yokluğundan emin olamadığımızda, bu belirsizlik kaybımızı travmatikleştirmekte ve yaşadığımız yas sürecinin donmasına yol açmaktadır (Boss, 1999). Belirsiz kayıp deneyiminde, insanın bilişsel kapanış veya çözüme ulaşma ihtiyacı engellendiğinden, bireyin hem bilişinde hem de yas sürecinde tıkanmalar meydana gelmekte; yaşanan bu tıkanmalar ise daimi bir stres ve kaygı etkenine dönüşmektedir (Boss, 2006).
Belirsiz Kayıp Teorisi, bireyin var olma veya olmama (varlık/yokluk) durumuna fiziksel ve psikolojik kavramlar olarak yaklaşmaktadır. Dolayısıyla da Boss (1999) belirsiz kaybın fiziksel ve psikolojik olmak üzere iki türü olduğunu ifade etmektedir. Fiziksel belirsiz kayıp, sevilen bireyin fiziksel olarak mevcut olmadığı ancak psikolojik varlığının devam ettiği kayıpları temsil ederken, psikolojik belirsiz kayıp ise sevilen kişinin psikolojik olarak mevcut olmadığı, ancak fiziksel olarak var olduğu kayıpları yansıtmaktadır. Evden kaçmış bireyler, kaybolmuş çocuklar, gözaltında kaybedilenler, savaşta veya görevde kaybolan askerler, doğal afetlerde bedeni bulunamamış kişiler gibi fiziksel olarak yanımızda olmayan ve akıbetini bilemediğimiz bireyler fiziksel belirsiz kayba verilebilecek örneklerdir. Fiziksel belirsiz kayıpta, sevilen kişi bedenen yoktur ancak özellikle öldüğüne dair kesin bir kanıt olmaması nedeniyle kayıp kişinin sevenleri arasında psikolojik anlamda var olmaya devam etmektedir. Psikolojik belirsiz kayıp durumlarına verilebilecek örnekler ise demans, Alzheimer hastalığı, bağımlılık (iş, oyun, alkol, madde vb.), depresyon, otizm, cinsiyet değişimi gibi bireye bilişsel ve/veya duygusal olarak ulaşmanın mümkün olmadığı durumlardır. Psikolojik belirsiz kayıpta, sevilen kişinin fiziksel varlığı sürmekte iken psikolojik anlamda yokluğu söz konusudur (Boss, 1999; 2006; Boss ve Yeats, 2014).
Varlık ve yokluk olgusuna fiziksel ve psikolojik çerçeveden yaklaşan bu teorinin net anlaşılabilmesi için teorinin temel kavramlarının bilinmesi önemlidir. Bu bağlamda, en önemli iki kavram sınır belirsizliği ve psikolojik ailedir. Sınır belirsizliği, kısaca, aileye bir sistem olarak yaklaşıldığında, bu sistemde yer alan bireyler, bireylerin bu sistemde yer aldığı zaman ve bireylerin sahip olduğu rollere ilişkin belirsizlik yaşanması olarak açıklanabilir (Carroll, Olson ve Buchmiller, 2007). Aile bireylerinin belirsiz kayba dair hem birey olarak hem de sistem olarak algısı ise deneyimlenen sınır belirsizliğinin düzeyini belirlemekte; bu düzey ise birey olarak aile üyesinin ve sistem olarak ailenin yaşadığı olumsuz stres sonuçlarını etkilemektedir (Boss, 2002). Dolayısıyla, Boss (2006) sınır belirsizliğinin fiziksel semptomlar, depresyon ve aile içi/rol çatışmalarını yordayan önemli bir olgu olduğunu ifade etmektedir.
Teoride öne çıkan ikinci önemli kavram olan psikolojik aile ise en basit hâliyle bireyin kendi zihninde tanımladığı aile olarak açıklanabilir. Bireyin psikolojik ailesi, kendi biyolojik veya yasal aile üyelerinden oluşabileceği gibi tamamen farklı kişileri de barındırabilir veya hem biyolojik aile üyelerini hem de farklı kişileri içerebilir. Kişinin zihninde oluşturduğu bu yapının önemi, psikolojik ailenin bireye duygusal veya zihinsel anlamda sunduğu destek ve rahatlık hissinden gelmektedir (Boss, 2011). Psikolojik ailenin belirsiz kayıp ile ilişkili önemi ise, bireyin zihnindeki bu aile ile sahip olduğu fiziksel aile arasındaki uyum düzeyinin, bireyin yaşayacağı sınır belirsizliği düzeyi üzerinde etkili olmasıdır (Boss, 2006).
Belirsiz kaybın birey ve aile üzerindeki etkileri değişkenlik göstermektedir. Hatta belirsiz kayıp yaşayan bir ailenin üyeleri, birbirinden farklı etkilenmeler yaşayabilir. Bununla birlikte, belirsiz kayıpla ilişkilendirilen olumsuz sonuçlar sıklıkla aile içi çatışmalar, rol karmaşası, karar verme sürecinde ve bilişte tıkanmalar, duygu çelişmesi, depresyon ve eylemsizlik hâli biçiminde kendini göstermektedir (Boss, 1999; Boss ve Yeats, 2014). Bireyin ihtiyaç duyduğu kesinlik ve kapanışa ulaşmasının mümkün olmaması ve süregiden amansız bilinmezlik, başa çıkma ve stres yönetimini bozduğundan kayıp sonrası yasın başlamasını engelleyerek yas sürecinin donmasına yol açmaktadır (Boss, 2004). Dolayısıyla, belirsiz kayıp ilişkisel bir bozukluk olarak karşımıza çıkarken; bireyin yaşadığı sorunlar ise herhangi bir bireysel özellik veya patoloji olmak yerine tamamen bağlamdan –belirsizlikten– kaynaklanan sorunlar olmaktadır.
Belirsizliğin yol açtığı olumsuz sonuçlarla başa çıkabilmenin belirsizliğe tahammül düzeyinin ve psikolojik dayanıklılığı artırmaktan geçtiğini belirten Boss (1999; 2004), belirsizliğe tahammül düzeyini artırabilmek için bireyin diyalektik düşünme (hem … hem de…) olarak adlandırılan bir sistemi benimsemesini önermektedir. Bu düşünme biçimi, karşıt önermelere (örn., ya var ya yok) dayalı katı ve kesinlik içeren düşünmenin aksine karşıtlıkları bir arada (örn., hem var hem de yok) ele aldığından, yaşanan kaybın anlamlandırılmasında kritik bir role sahiptir. Psikolojik dayanıklılığın hem birey hem de aile düzeyinde artırılması konusunda ise Boss (2004; 2010) altı kılavuz ilke (anlam bulmak, hakimiyet isteğini düzenlemek, kimliği yeniden yapılandırmak, duygusal çelişkiyi normalleştirmek, bağlanma duygusunu gözden geçirmek ve umudu keşfetmek) geliştirmiştir. Bu kılavuz ilkelerin belirli bir sıralamayı takip etmesi gerekmediğinin bilinmesi önemlidir. İlaveten, belirsiz kayıpta uygulanacak tedavi hem bireyin yaşadığı psikolojik sorunları hem de ailenin sistemsel tıkanmalarını hedef alacak şekilde yapılandırılmalıdır.
Sonuç olarak, bilinmezliğin oluşturduğu stresten kaynaklanan belirsiz kayıp önce birey ve aile, akabinde ise toplum açısından önemli yansımaları olan bir sorundur. Bu nedenle, bağlamsal ve ilişkisel bir sorun olan belirsiz kaybın kavranması ve belirsiz kayıp yaşayan birey ile ailelere gerekli müdahalelerin yapılması birey, aile ve toplum sağlığının iyileştirilmesine önemli katkılar sunacaktır. Ülkemizde henüz yeterinde tanınmayan bu olguya ilişkin çok sınırlı sayıda araştırma olduğundan, belirsiz kayba dair farkındalığın artırılması, belirsiz kaybın klinik ve sosyal uygulama alanlarında yerini bularak birey ve aile temelli iyileştirici programların geliştirilmesi adına daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu açıktır.
Kaynaklar
Berker, A. O., Rutledge, R. B., Mathys, C., Marshall, L., Cross, G. G., Dolan, R. ve Bestman, S. (2016). Computations of uncertainty mediate acute stress responses in humans. Nature communications, 7:10996.
Boss, P. (1999). Ambiguous loss: Learning to live with unresolved grief. Cambridge, MA: Harvard University Press.
Boss, P. (2002). Family stress management: A contextual approach. Thousand Oaks, CA: Sage.
Boss, P. (2004). Ambiguous loss research, theory, and practice: Reflections after 9/11. Journal of Marriage and Family, 66, 551-566.
Boss, P. (2006). Loss, trauma, and resilience: Therapeutic work with ambiguous loss. New York, NY: Norton.
Boss, P. (2010). The trauma and complicated grief in ambiguous loss. Pastoral Psychology, 59, 137-45.
Boss, P. (2011). Loving someone who has dementia. San Francisco, CA: Jossey Bass.
Boss, P. ve Yeats, J.R. (2014). Ambiguous loss: A complicated type of grief when loved ones disappear. Bereavement Care, 33(2), 63-69.
Carroll, J. S., Olson, C. D. ve Buchmiller, N. (2007). Family boundary ambiguity: A 30-year review of theory, research, and measurement. Family Relations, 56, 210-230.
Kruglanski, A. W. (1989). Lay epistemics and human knowledge: Cognitive and motivational bases. New York: Plenum Press.