Belleğin Aktardıkları ve Kolektif Belleğin İzlerinde Kadın Olmak


Eylem Yıldırımçakar
Psikolog

Belleğin Aktardıkları

Bellek bizi acılarımıza ilmek ilmek diken iğne, travmalarımızla uyutan, uyandığımızda ise üzerimizden atamadığımız huzursuzluk... Gerçekleşmeyen beklentilerimizin, sindiremediğimiz yoklukların ya da varlıkların kulaklarımızdaki sesi. Geçmişimiz, hatıralarımız ve onlarla yoğurulan hamur: Biz.

Bellek olmadan bir insanın herhangi bir yaşam belirtisi gösterilebileceği düşünülemez. Çünkü bir insanın yaşam belirtileri deneyimlerinin sayısı kadardır. Acı hatıraları olmadan bir insan nasıl söyleyebilir ki bir şarkıyı içli içli? Birikmiş öfkeleri olmadan kim nasıl dışa vurabilir ki yoğunluğunu? Uzunca zamanlar maruz bırakılmamışsa gerginliğe insan nasıl erir ki huzurun sıcağına? Üzüldüklerinin izlerini belleğinde taşımayan bir insan nasıl güler ki kıymet bilerek? Sınanarak büyütülmüş biri nasıl bağlanabilir ki kaygısız? Sevdiklerinin yokluğu hissettirilmiş biri nasıl kaçınmaz ki kaygılı? Geçmişinde taşıyabileceğinden fazla sorumluluk yüklenmemiş biri çıkarabilir mi bireyselleşebilmenin tadını? Sallanmasaydık yanlış idollerin beşiğinde ve taşımasaydık tüm bu örüntüleri bellekle, çeker miydik hayatımıza olgunlaşmamış, oturmamış kişilikli sözde yetişkin bireyleri?

Bu sorular ve cevapları bizi belleğe götürür. Bu da kanımca gösterir ki kimliğimizi inşa eden ve yaşantımızı şekillendiren, yani bizi biz yapan belleğimizdir. Çünkü bellekte aktarılanlarla kurarız ilişkilerimizi, mutlu eder ya da üzeriz yanımızdakileri, kimliklerimizi bellekle inşa eder, rollerimizi belleğin getirileriyle konumlandırırız. Kalıp yargılarımız, tutumlarımız, ailelerimizin bıraktığı miraslar ve geçmiş deneyimlerimiz... Hayatımıza huzur getirecek, sağlıklı ve koşulsuz sevebilecek, milyonda bir ihtimalli, o kişiyle karşılaşmış olsak bile sonunda bu miraslar ve deneyimlerin aktarımlarıyla, anlamsız bahanelerle, farkında bile olmadan sabote ederiz o sağlıklı ilişkilerimizi ve tabii aslında kendimizi... Ama bellekle taşınanlar sadece olumsuzluklar olmasa gerek. Sorsanız, “keşke hatırlamasaydım,” diyeceği yığınla anısı olan ne çok insan vardır tabii. Ama vardır o kişilerin de çapa atıp demlendikleri hatıraları. Her güzelin vardır bir kusuru derler; belleğin de hatırlattığı için mutlu eden, egoyu doyuran sakladıkları olduğu gibi hatıra getirdikçe midede kramplar oluşturduğu da vardır...

Ama bu güzelin kusurları öyle pek yadsınamaz da bu arada. Çünkü bellek ile olur savaşlar, bellek ile manipüle edilir toplumlar: Nefret, ırkçılık, öfke ve intikam rüzgârı bellek aracılığıyla estirilir taze dimağlarda. Yoksa nasıl akardı ceninlerin damarlarından kinli kanlar?

Bu sorulara, okurken sizlerin zaten yanıt verdiğini düşündüğümden soruları açmak yerine bu soruları akla getiren bellek başlığını açmayı seçtim.

Bellek terimsel hâliyle alamet anlamındaki “bel” kökünden türer, “belle”mek öğrenmek anlamındadır. Bellek, edinilenlerin, yaşanılanların saklandığı yerleştirildiği depo, hafızadır (Gülensoy, 2011). Bellek, dünle bugün ortasında bir köprü kurarak yaşadıklarımızla, edindiğimiz deneyimlerle, öğrendiklerimizle yoğurulur ve dünümüzü yarına taşır. Ancak sadece bizim değil, diğerlerinin de deneyimlerini ve hatırladıklarını ortak bir kültür içinde toplayıp ileri doğru sürükler (Zelan, 2022). Medina Pérez’e göre bellek bizim deneyimlerimizden ibaret değildir, kontrolünün bizde olmadığı güçlerle de şekillenir belleğimiz. Diğer insanların travmalarını da yükler bize ve hatırlama yalnızca bireysel bir hareket olmaz. Hatırlama kolektif bir çabadır. Bireyin hatırlaması, kolektif bellekle aktarılan ve ancak toplumun çizdiği sınırları çevreleyecek şekilde gerçekleşir (akt. Zelan, 2022).

Kolektif bellek her toplum ve toplulukta başka başka veya ortak birçok algı aktarmıştır insanlara. Kölelik hissinden kaçarken renksizleşenlere otorite korkusunu, Japonlara Amerikan bombası tedirginliğini, uzak doğululara Vietnamlılar gibi küllere karışma korkusunu, Hintlilere tuzun tadını, azınlıklara tükenme korkusunu, Almanlara, ezen taraf olmalarına rağmen Nazi yaftası korkusunu... Ve bellek aracılığıyla aktarılan bu algılar bireylerde, kitlelerde ve bahsi geçen nesillerin torunlarında birçok çıktı oluşturmuştur (Pasin, 2015).

Kimi nesil hep hazırlıklı olma ve savunma gücü oluşturma gerekliliği dürtüsüne sahip olmuşken kimi nesil öfke ile ilgili izleri taşımıştır belleğinde. Kimi nesil kurban psikolojisine girmişken kimi nesil ezen taraf oldukları bilgisinin belleklerde taşınmasıyla otorite olma güdüsüne alışmış hâle gelmiştir. Kitlesel kabuller, kolektif hareketler, savaş deneyimleri... Sonraki nesiller köklerinin yaşadığı bu radikal deneyimlerin, travmaların etkilerini belleklerinde ve dolayısıyla bünyelerinde taşımışlardır. Hatta bu etkiler kişilerde travmatik marazlar bırakmıştır (Güner, 2008).

Sonraki nesillerde travmatik marazlar bırakan savaş deneyimleri yaşayan milletlere önemli bir örnek, Almanlardır. Almanlar üzerine eğilinirse görülecektir ki Alman kolektif belleği üzerinde savaş travmalarının radikal bir yeri vardır. Bu bellek aktarımı, Alman ailelerin yapısını şekillendirmiştir. Bu şekillendirmede ailelerin belleklerinden akıttığı ayrıntıların sonraki nesillere iletilmesinde önemli bir pay vardır (Öztürk, 2020). Aktarılanlar üzerinde durulduğunda görülür ki aktarımların önemli bir kısmı Alman ailelerin savaş döneminde acı ve yoksullukla dolu deneyimler yaşamak zorunda bırakıldığı üzerinedir. Erkeklerin belleklerinde Nazilik, kadınlarınkinde ise Nazi baskısı ve yoksulluk yer kaplamaktadır. Savaşta Alman aileleri ölüm, uzuv kaybı, sakatlanma, ruhsal yaralanma, psikolojik sağlıklarının bozulması gibi travmalar görmüş ve bu travmaların olumsuz etkilerini belleklerinde muhafaza edip bir miras gibi sonraki nesillere aktarmıştır (Topdemir Koçyiğit, 2016).

Bu savaş travmaları aslında belirli bir zamanda belirli bir toplumda, belirli bir kesimin birebir maruz kaldığı travmalardır. Ancak sonraki nesiller incelendiğinde görülür ki köklerinin yaşadığı geçmiş travma, olay ve durumların etkisini bellek aracılığıyla yeni nesiller de tutum ve davranışlarında yaşatırlar. Dolayısıyla bellek ile taşınanların yaşamımızda önemli bir yeri ve davranışlarımızda önemli bir etkisi olduğunu görmek mümkündür (Öztürk, 2023).

Aile aracılığıyla aktarılanlara kalıplar ve kabullerle sosyal çevrenin de aktardıkları da eklenince çocuğun “epistemik güveninde” kalıcı tahribatlar oluşması gibi marazlar doğmaktadır. Çocukların düşünme yolları bu aktarılanlarla şekillenip işlevsiz bağlar kurmalarına sebep olur (Fonagy ve Allison, 2014).

Holl ve Taubner’e göre savaş travmaları incelendiğinde savaşın zorlu deneyimleri ve travmalarına maruz kalan kitlelerde savaş psikolojisinin yarattığı izler, bellek aracılığıyla sonraki kuşaklara aktarılıp onların anlamlandırma ve bağlanma yetileri üzerinde olumsuz etkiler bırakır. Bu olumsuz etkilere maruz kalan sonraki nesillerdeyse baskıcı devletler tarafından kontrol altına alınma, boyun eğmenin daha kolay benimsenmesi gibi yatkınlıklar gözlemlenmiştir (akt. Hamburger, 2021). Çocukların psikolojik olarak bir kimlik inşa edebilmeleri, benliklerine bir öz oluşturabilmeleri için ebeveynlerinin zihinsel anlamlandırma örneklerine ihtiyaçları vardır. Şiddet ve travmatik zorluklarla dolu savaş deneyimleriyle örselenmiş yetişkinlerin ise bu örseleyici durumları bellekleriyle çocuklarına aktarmalarıyla sonraki nesiller bu tahribatların etkilerini yaşar (Hamburger, 2021).

Ayrıca savaş yaşayan toplumların kontrol hissine sahip olmaya çalışma amacı ile çocuklarını daha şiddet odaklı öğretilerle ve çocuk için sağlıklı olmayan yaklaşımlarla yetiştirmeye meyilli oldukları gözlemlenir. Bu sağlıksız, şiddet odaklı yetiştirme ile kuşaklararası travma ve dissosiyasyon geçişi oluşmaktadır (Öztürk, 2023).

Kolektif Belleğin İzlerinde Kadın Olmak

Peki acaba bir cinsiyetin de tarihte maruz kaldıklarının bellekle aktarımı, o cinsiyetin sonraki nesillerini olumsuz etkilemiş olabilir mi?

Neden en büyük bilim insanları erkeklerden çıkıyor? Neden büyük icatlar kadınlar değil de erkekler tarafından icat edilmiştir? Neden tarihin bilinen ünlü isimleri kadınlardan çıkmadı da erkeklerden çıktı hep? Erkeklerden bu gibi sorularla örtük aşağılamalara maruz bırakılmıştır sıklıkla kadın cinsiyeti. Kadınlara da bu ithamları üstlenip sebepleri konusunda bir sorgulamaya girmek gerekliliği doğar. Sebepleri ise geçmişten bahsetmeyi gerektirir.

Geçmişten günümüze kadına bakılırsa görülecekler: Orta Çağda yakılan kadınlar, Arap toplumunda gömülen kadınlar, cariye yapılan kadınlar, baş örtüsü takınca eğitim hakkı elinden alınan kadınlar, istediği gibi giyinince dövülen kadınlar... Cinsel olarak objeleştirilip diğer özelliklerine önemini yitirten algılar... Her çağda ve neredeyse her toplumda cinsiyeti yüzünden çeşitli baskılanmalara maruz kalmıştır kadın (Parlak, 2017). Toplumumuzda ise dönemler boyunca kadınlar, tedirgin eden ve sakınılması gereken varlıklar şeklinde tasvir edilir. Ziya Gökalp’in kelimeleriyle ifade edilecek olunursa, “ilkel toplumlarda kadın tekin değildir, ona yaklaşan ya da dokunan erkeği çarpar. Eski toplumlarda kadının tabu olması birçok ekonomik ve hukuksal sonuçlar doğurmuştur” (Gökalp, 1991).

Edebi hazineye bakıldığında da hazineye de kadın pek katkı yapmaya yanaşmamış gibi görünmektedir. Ancak hazine üretmek için ışıltılı kimyasallar yetmez; o kimyasalları koyabilecek kırık dahi olsa bir tezgâha ve işleme süresinin sabırla beklenebileceği bir de zamana ihtiyaç vardır. Ancak kadın kendisine biçilmiş görevleri yapmak zorundadır. Yazılarını işlemek için zaten bir odaya, masaya, zamana ve gerekli tüm koşullara sahip olan, edebiyat yapması normal olan, yazınca, çizince kınanmayansa erkektir. Erkek varken nasıl olurdu da kadın işgal ederdi erkeğin yerini, oturup erkeğin masasına bir de alıp kalemi elin de söz bırakırdı dünyaya? Vaziyet böyleyken edebi tekel de erkek hegemonyasındaydı (Durukoğlu ve Erol, 2018). Bu vaziyet sebebiyle de edebi üretime kadınlar çok sınırlı eser verebilmişlerdi. Bu şartlar ise şöyle bir sorun yaratmıştır: Kitlelerin belleklerindeki kadına ait edebi kimlikler böylece erkek bakış açısı tarafından şekillendirilmiş, edebiyattaki kadın algısı kadın olmayanlar tarafından çeşitli mitlerin varlığını koruduğu spekülasyonlarla şekillenmiştir (Berktay, 1996). Kitlelerin sahip olduğu kadın olgusu denkleminin bileşenleri aile ve evdir. Bu bileşenlerin etrafındaki parantezler ise aile ve ev bileşenlerindeki sorumluluklar çerçevesinde açılır. Ancak bu parantezlerin içinde yer verilmemek için söz edilmeyen nitelikler de vardır ki bunlar; politika, eğitim, sanat ve bilimdir (Ün, 2023).

1837 yıllarında İngiltere’de Viktorya Dönemi rüzgârları esmeye başlamışken, Sanayi Devrimi’nin de getirilerinin etkisi sürüyorken toplum algıları yeniden şekillendiriyor; tabular, dallanıp budaklanıp yeniden ve daha sağlam yeşerme fırsatı buluyordu. İngiltere’de hâlihazırda zaten varlık gösteren sınıf ayrımları artık daha keskin, yokluk çekenlerin en yoklarda, varlık sahiplerinin en varda olduğu bir vaziyet almıştı. Bu adaletsiz rüzgâr işçi sınıfının tamamını çok zorlamış olsa da en çok kadınlara esmekteydi (Özkaya, 1970). Guater’e göre, kadınların yoksul olanlarının hayatta kalabilmek için başvurabileceği tek yol fuhuş olmuştu. Aristokrat kesimden kadınlarınsa ancak erkeklerinin belirlediği sınırlar içinde rahatta olduğu bir dönem mevcuttu. Kadınların sıhhati erkeklerin tutacağı saflara göre değişecekti. Erkeklerin safları ise para ve politikanın kendilerine hangi kutupta daha kâr bırakacağına göre değişecekti. Aristokrat kadınlar erkeklerinin hazırladığı altından kafeslerinde onların tarafsızca yazdığı romanlardan hayatı öğreniyor(!), dış dünyayı erkeklerinin gözünden görüyordu (akt. Taşdelen ve Koca, 2015). Babaları veya kocalarının uygun gördüğü ortamlara giriyor ve aristokrat bekâr kadınlar ise o ortamdan yine en yakınlarındaki erkeklerin uygun gördüğü diğer erkeklerle evlenme şanına erişiyordu. Kadının sorumluluğu erkeğiydi. Kadın, erkeğinin isteklerine uyup onun rahatını düşünecek ve onun için doğurduğu çocuğun ahlaklı yetişmesinden ibaret olacaktı. Orta çağda kadınlar toprak sahibi olamazlar ve erkeklerinin malı sayılmaktadırlar. Bunun sebebiyse Hristiyanlığın erkeğin üstünlüğünün altını çizmesinde yatar (Berktay, 1996).

Viktorya dönemi kadınları ne kadar zor da olsa her şeyi göze alıp elbette buna bir dur demek için ayaklanmış, hakları için savaşmış, meslek sahibi olmak istemiş, evlerden çıkıp hayata karışmak istemişlerdi ve evdeki iffet sahibi ya da dışarıdaki kötü kadın olmak yollarından birini seçmek zorunda bırakılmak istemiyorlardı (Varal, 2021). Ancak kadınların bilimle uğraşmalarına izin verilmesi, yasalar önünde istedikleri değere sahip olmaları ve yazmalarına izin verilmesi için çok bedeller ödemeleri, erkeklerin aldığından çok daha az ücretleri kabul edip erkeklerin çalıştığından daha uzun saatler çalışıp emeklerini hak ettiğinden çok daha azı bir karşılık için satmaları gerekmişti. Bunca zorluklara katlanmakla sınırlı kalmayıp bir de çalıştıkları için tacize maruz kalmış ve ahlaksızlıkla itham edilmeye başlanmışlardı. Ancak bu korkuya rağmen tutunmaları gerekiyordu... (Gisela, 2017; Taşdelen ve Koca, 2015).

Elbette tüm insan ırkı için düşünürsek sonsuz özgürlük beklentisi bir fantezidir ve sınırsız özgürlüğe sahip olabileceğimizi düşündüğümüz her konuda bu durumu çürüten başka bir sınırlılık durumu kanıt gösterilebilir. Ancak bu sınırlılıklar ortaktır ve her iki cinsiyet için de dünyayı anlamlandırabilme açısından ortak baş edilmesi gereken zorluklardır (Karakaya, 2010). Ancak bir cinsiyet diğerine asırlar boyunca bu ortak zorluklara ikramiye olarak kendi arzuları, ihtiyaçları, fantezileri ve menfaatlerince bahaneler üreterek veya bahanelere dahi sığınmaya ihtiyaç duymadıkları bir küstahlıkla kurallar koymuş, sınırlar çizmiş, emirler vermiş ve kadınlar, kendi iradelerini kullanmak istediklerinde tehdit edilip fiziksel veya ruhsal olarak zarara maruz bırakılmıştır. Ve kadınlar, bünyelerinde bu zararların marazlarını taşımışlardır (Yıldırım, 2022). Cinsiyetçiliğin çıktılarını günümüzde görmeye devam ederiz. Yapılan bir araştırmada kadınlara göre erkeklerin daha iyi bir siyasetçi olacağı fikri katılımcılardan %71’inin katıldığı bir fikir olmuştur ve kadının erkeğin sözünden çıkmaması, erkeğe itaat etmesi gerektiği fikrine ise erkek katılımcıların %69’unun, kadın katılımcıların ise %59’unun katıldığı görülmektedir (Ersoy, 2009). Alewwel’in değindiği iş yaşamı ve toplumda cinsiyet rolleri üzerinde duran bir çalışmada, günümüzdeki erkek merkezli çalışma hayatında biyolojik cinsiyetin erkek olmasının ve erkeksi olmanın gelir ve kariyer basamaklarını tırmanabilmede pozitif etkisi saptanmıştır. Tarih boyunca bu gibi cinsiyetçiliklerin ve toplumsal rollerin kadınlar üzerinden dayatılması sürmüştür. Bu dayatmaların türlü fiziksel ve psikolojik şiddetler aracılığıyla yapılması kadın cinsiyetine sahip kişilerin belleklerinde bu travmatik deneyimlerin kökleşmesine ve sonraki nesil kadınlara da aktarılmasına sebep olur (akt. Tarhan, 2019).

Günümüz medeni toplumlarına bakıldığında, eğitimli, ekonomik özgürlüğünü eline alabilmesine izin verilmiş kadınların önünde eskiye nazaran çok daha güçlü imkânlar bulunmakta ve kadınlar da bu imkânları değerlendirme gayretindedirler (Yorgun, 2010). Ancak bilinir ki imkânlar kadar algılar da çok güçlüdür ve kişiyi imkânlar içinde imkânsız bırakabilir. Kadınların kariyer basamaklarını tırmanmaları ve iş hayatındaki yerlerini bulabilmeleri için gösterdikleri gayretin artık sonuç bulabileceğini ve yeni dünyada bir yer edinme isteklerinin yeterince karşılık bulabileceğini düşünürüz. Çünkü artık kadınların iş dünyasında olabilmeleri için imkânlar ve fiziksel şartlar geliştirilmektedir (Yorgun, 2010). Ancak görülür ki şartların sağlanması yeterince gelişimi yordamamaktadır. Çünkü günümüzde dahi, hâlâ geçmişin aktardıklarının kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini görürüz. Yeni yüzyılda yapılan bir araştırma sonuçları incelendiğinde kadınlar üzerinden aktarılan algıların sonraki nesiller üzerinde olumsuz etkilerini görmek hâlâ mümkündür. Toplumsal cinsiyet rollerinin iş yaşamındaki başarıya olan etkisini inceleyen bu araştırmaya göre iş yaşamında maskülen özelliklere sahip olan kadınların daha başarılı olabildiği gözlemlenmiştir. Feminenlik hâlâ iş yaşamında başarı için engel olarak görülmektedir. Görülür ki günümüzdeki kadınlar üzerinde, dönemler boyunca birikmiş ve aktarılmış travmatize kadınlık deneyimleri ve toplumsal cinsiyet rollerinin etkisi sonraki nesil kadınların iş yaşamındaki başarısı üzerinde hâlâ negatif bir güce sahiptir (Tarhan, 2019).

Sonuç Yerine

Tarihsel perspektifte kadın kimliğine konumlandırılmış rol ve misyonlar, kolektif belleğe kodlanarak gerek dönem tarihselliği gerek fütüristik tarihsellik kanatlarında kadın için dramatik bir netice doğurmuştur. Kolektif bellek ile kadın kimliğinin ikincil bir pozisyonda olduğu kabulü nesilden nesle kısmi revizyonlara tâbi tutulsa bile aktarılıp etkisini sürdürmeyi bırakmamıştır (Ün, 2023). Kadınlar sürüne sürüne de olsa istedikleri haklar için çabalamış ve çeşitli kazanımlar elde etmişlerdir ancak buna erkeklere kıyasla çok daha geç kavuşmuşlardır. Sefasını sürmek için öncelikle o sürünmelerin bıraktığı yaraları iyileştirmeleri, korkularını bir kenara bırakmayı öğrenmeleri gerekmiştir. Dolayısıyla kolektif belleğinde bunca maraz taşıyan bu cinsiyete “neden yeterince başarılı olamadınız” diye sormak boş laftır.

Kaynaklar

Berktay, F. (1996). Tek tanrılı dinler karşısında kadın: Hristiyanlıkta ve İslamiyet’te kadının statüsüne karşılaştırmalı bir yaklaşım. Metis Yayınları.

Durukoğlu, S. ve Erol, İ. H. (2018). Kadının kurmaca edebiyatta ikincil statüde kalması üzerine bir deneme (Virginia Woolf–kendine ait bir oda eseri örneği). AKRA Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, 6(15), 135-144.

Ersoy, E. (2009). Cinsiyet kültürü içerisinde kadın ve erkek kimliği (Malatya örneği). Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 19(2), 209-230.

Fonagy, P. ve Allison, E. (2014). The role of mentalizing and epistemic trust in the therapeutic relationship. Psychotherapy, 51(3), 372–380.

Gisela, B. (2017). Avrupa tarihinde kadınlar (Z. A. Yılmazer, Çev.). Literatür. (Orijinal yayın tarihi 2004).

Gökalp, Z. (1991). Türk uygarlığı tarihi. İnkılâp Kitabevi.

Gülensoy, T. (2011). Türkiye Türkçesindeki Türkçe sözcüklerin köken bilgisi sözlüğü. Türk Dil Kurumu Yayınları.

Güner, A. U. (2008). Soğuk Savaş sonrası dönemde değişen güvenlik algılamaları ve bir güvenlik sorunu olarak başarısız devletler [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi]. Selçuk Üniversitesi.

Hamburger, A. (2020). Social trauma: A bridging concept. IA. Hamburger, C. Hancheva ve V. D. Volkan (Ed.), Social trauma - An interdisciplinary textbook içinde (ss. 3–15). Springer International Publishing AG.

Karakaya, T. (2010). Varoluşçu felsefede “başkası ve özgürlüğün sınırı” problemi. İ. Serin (Ed.), Birinci Uluslararası Felsefe Kongresi: Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik içinde, (ss. 82-91). ASA.

Özkaya, G. (1970). Tutsaklıktan özgürlüğe kadınların savaşı. Garanti.

Öztürk, E. (2020). Psikotarih, travma ve dissosiyasyon: Çocukluk çağı travmaları, savaşlar ve dissosiyasyonun anamnezi. E. Öztürk (Ed.), Psikotarih içinde (ss.1-21). Türkiye Klinikleri.

Öztürk, E. (2023). Dissoanalitik psikotarih: Soykırımların, baskıların, çocuk istismarlarının ve savaş travmalarının dissoanalizi. E. Öztürk (Ed.), Savaş psikolojisi içinde (ss. 1-35). Türkiye Klinikleri.

Parlak, S. (2017). Ortaçağ’da kadın olmak. Doç. Dr. Numan Durak AKSOY anısına içinde (ss. 1-13). Gaziantep Üniversitesi Matbaa ve Basımevi.

Pasin, E. G. E. (2015). Gojıra filminde temsil mekanizmasının tarihsel ve ideolojik çözümlemesi. Atatürk İletişim Dergisi, 9, 177-196.

Tarhan, E. (2019). Kadın akademisyenlerin sınırsız ve çok yönlü kariyer tutumları: Kişilik ve toplumsal cinsiyet rolleri açısından bir inceleme [Yayımlanmamış doktora tezi]. Ankara Üniversitesi.

Taşdelen, P. ve Koca, C. (2015). Viktorya dönemi İngiltere’sinde kadın bedeni politikaları ve kadınların spora katılımı. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 32(1), 205-214.

Topdemir Koçyiğit, O. (2016). Savaşın torunları: Travmatik belleğe kuşaklar ötesi bir bakış. Mobile Culture Studies: The Journal. 2, 31-53.

Ün, B. (2023). Viırgiıniıa Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” isimli eseri bağlamında feminist bir manifesto olarak bellek. Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Dergisi, 7(1), 44-53.

Varal, S. (2021). ‘Nesne’olmaktan ‘özne’olmaya: Elizabeth Barrett Browning ve Christina Rossetti’nin sonelerinde Petrarca sone geleneğinin kadın bakış açısıyla yeniden yazımı. Rumeli Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, 9, 193-203.

Yıldırım, S. (2022). Kadına yönelik şiddet ve ataerkillik. Eğiten Kitap.

Yorgun, S. (2010). Sömürü, koruma ve pozitif ayrımcılıktan çalışma hayatının egemen gücü olmaya doğru kadınlar: 21. yüzyıl ve pembeleşen çalışma hayatı. Sosyoekonomi, 11(11), 169-190.

Zelan, Z. (2022). Yeni medyanın kültürel bellek aktarım aracı olarak kullanımı: Kültür portalı örneği. Eren Dergisi1(1), 14-31.