Belleğin İzinde: Çağrışımlar, Bağlam ve Sahte Anılar


Belgüzar Nilay Türkan
Trier Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Arş. Gör. Dr.


Geçmiş, içinde yaşamak için değildir;
geçmiş, harekete geçmek için
içinden sonuçlar çıkardığımız bir kuyudur.[1]

John Berger, Ways of Seeing


Her şey, gerçekliğin öznel doğasının ve algının şaşırtıcı yanılsamalarının anlaşılması ile başladı. Diğer türler ile ortak olarak insan, dünyanın farklı kaynaklarından bilgi toplamak ve bu bilgileri anlamlandırmak için durmadan çalışan bir duyu sistemine ve algı kapasitesine sahiptir. Ancak bu bilgiler, tüm algılayıcılar tarafından aynı şekilde yorumlanmaz. Aksine ortak olduğuna inandığımız dünyanın yaşayan insan sayısı kadar farklı algılanış biçimi vardır. Bu nedenle gerçekle gerçek olmayan arasındaki ayrışma, çoğunlukla, beklediğimiz kadar net değildir. Böylesi bir zeminde, insan zihnine dair araştırma yapmak, en az olayın kendisi kadar karmaşıktır. Olguların kendisinden kaynaklanan bu karmaşık doğanın yanı sıra, genellenebilir veriler ve araştırma bulguları bazen oldukça çarpıcı görünse de bunların insana dair kabul edilen, salt gerçeklikler olarak değil, dönemin ruhuna bağlı olarak farklı yorumlamaya açık olan doğasına da dikkat çekmek büyük önem taşımaktadır. Böylece bir olgunun kavranışı ve tanımı karşımıza, dönemden döneme, akımdan akıma benzerlik ve farklılıklarıyla çıkabilmektedir.

Psikolojide bellek araştırmalarının serüveni de uzun bir geçmişe sahip olup hâlâ süren bir yolculuktur. Bu bölümde okuyucu bu yolculuğun bir kısmına davet edilmektedir. Bu kısa keşif, modern psikolojinin temelini oluşturan düşünce akımlarının ele aldığı şekliyle, çağrışım kavramıyla başlayıp, bellek konusunda yapılan ilk bilişsel psikoloji araştırmaları ile devam etmektedir. Bellek araştırmalarının bel kemiğini oluşturan bağlam konusuna kısa bir göz attıktan sonra yolculuğumuz, sahte anıların nasıl ortaya çıktığını gösteren ünlü araştırmalara uzanıyor.

Bilişsel Psikoloji Öncesi Çağrışım Kavramı

Hepimiz gündüz düşleri sırasında düşüncelerin bir akış içinde zihnimize dolduğunu tecrübe etmişizdir. Bu anlar adeta birbirine bağlanan zincirler gibidir. Çoğunlukla da sürekli, geçişken ve kırılgandır. Günlük yaşamda çağrışımların tecrübe edilme yollarından biri bu gündüz düşleridir. Çağrışımlar birbiriyle bağlantılı şekilde ilerlerken, bir anda dikkat odağınız değiştiğinde, bu çağrışım zincirinin başlangıcına geri dönmek ancak doğru ipuçlarının izi sürüldüğünde mümkün olabilir; aksi takdirde bu geri dönüş hiç gerçekleşmeyebilir. Peki, bu ipuçları zihni her zaman doğru yönlendirebilir mi? Zihin dışarıdan herhangi bir yolla manipüle edildiğinde, çağrışım ve anıların geri getirilmesi mümkün müdür? Geri getirilen bilgiler her zaman güvenilir midir? İşte bu ve bunun gibi sorular, bilişsel psikologların zihnini modern psikolojinin tarihi boyunca meşgul etmiştir.

Günümüzde zihin ve özelde bellek araştırmacılarının miras aldığı ilk fikirler ve deneysel çalışmaların temeli, çoğunluğunu İngiliz düşünürlerin oluşturduğu görgül-çağrışımcı düşünce geleneğine dayanmaktadır. Her ne kadar, modern bilim öncesi bu düşünce geleneği, deney ve ölçme olmaksızın ortaya çıkmış olsa da bilimin ilk çalışmalarının ortaya çıktığı 18. yy., bu filozofların fikirlerinden beslenmiştir. Bu fikirleri geliştiren John Locke, George Berkeley, David Hume ve John S. Mill gibi ünlü İngiliz filozoflarına göre zihindeki bilgiler duyusal deneyimler tarafından üretilir (ve bu hâliyle görgüldür) ve karmaşık zihinsel olaylar ancak geçmiş duyusal izlenimlerin hatırlanması (çağrışım teorisi) ve bir araya getirilmesiyle takip edilebilir (Karakaş, 1997; Schultz ve Schultz, 2004). Daha özelleşmiş bir örnekle, öğrenme psikolojisinin temel işleyiş prensibi olan iki uyaran (ya da uyaran-tepki, tepki-tepki) arasındaki bağlantıların temelinde de çağrışımlar ve çağrışımcılık fikirleri yatmaktadır.

Çağrışımcılığa göre, düşünceleri anlamanın en iyi yolu, fikirler arasındaki bağlantıları anlamaktır. 20. yy. başlarında geleneksel çağrışımcı görüşe göre fikirler aynı anda tecrübe edilir veya birbirinin ardı sıra gelirse aralarında çağrışımlar kurulabilir. Öte yandan adını modern dönem bellek araştırmalarının ilk deneyleriyle duyurmuş olan Hermann Ebbinghaus (1913), zihinsel yaşantıyı var eden deneyimlerin birbirinden uzak çağrışımlar yoluyla bile elde edilebildiğini iddia etmiştir. Bir başka deyişle, deneyimler birbiriyle birinci dereceden ve doğrudan bağlantılı olmadığında dahi daha karmaşık ve dolaylı olarak kurulan çağrışımlar aracılığıyla bellek kayıtları oluşturulabilir. Bu bellek kayıtları, daha önceden doğrudan deneyimlemediğimiz ancak başka deneyimlerle çağrışımsal bağlantısı olan olaylarla baş edilmesini ve zihinde daha karmaşık görevlerin yerine getirilmesini sağlamaktadır.

Modern psikoloji tarihinde adı sıklıkla anılan William James (1890), çağrışımları bilinç akışı olarak adlandırmıştır. Ona göre zihnin yapı taşları olan basit duyular, çağrışım zincirleri ile bir araya gelir ve daha üst düzey zihin olaylarını ortaya çıkarır. Ünlü kitabı Psikolojinin İlkeleri’nde, bilinçli olmayan davranışları, bilinçli duruma ilişkin bellek eksikliği olarak tarif eder (1890, s. 165).

Çağrışımlar ve bilinç, psikanaliz için de önemli kavramlardır. Freud (1915), klinik incelemelerinde, bilinç düzeyine ulaştığında kaygı yaratabilecek anıların, bireylerin olumsuz duygusal etkilerinden kurtulmak amacıyla bastırıldığını belirtmiştir. Psikanalize göre anıların bastırılması, unutulduğu anlamına gelmez. Bu anılar, bilincin topografisinde kolaylıkla erişilemeyen bilinçdışında saklanır. Psikanalizle, terapi sırasında sağlanan güvenli alanda, kişinin bu anıları ortaya çıkarması ve bunlarla daha işlevsel bir şekilde başa çıkmayı öğrenmesi hedeflenir. Bastırılan anıları ortaya çıkarmanın yollarından biri, kişinin aklına gelen her şeyi, herhangi bir kısıtlama olmadan aktarmasıdır. Psikanalizin klinik pratiklerinde büyük öneme sahip olan bu yönteme serbest çağrışım yöntemi adı verilir.

Bilişsel Psikoloji Perspektifinden Bellek

Bir kişinin yüzünü, bir kokunun çağrıştırdığı anıları, eve giden en iyi yolun hangisi olduğunu, bisiklet pedallarının nasıl çalıştığını hatırlamak… Bu görevlerin tamamı kavramsal farklılaşmaları ile bilişsel psikolojide ortak bir çatı altında çalışılır: Bellek.

Bellek bazı özellikleri ile insan türlerinin milyonlarca yıllık mirasının bir parçasıdır. Günlük hayatın bir gerekliliği olarak bellek, bireyin belirli bir amaca yönelik davranışlarını sürdürmesi için gerekli olan ‘hatırlama’ faaliyeti olarak tanımlanabilir (Neisser, 1967). Bilişsel psikolojide deneysel olarak çalışılan bellek ise hatırlamakla nadiren eş anlamlı olarak kullanılır.

Bilişsel psikolojinin terminolojisinden bellek, bir olaya, düşünceye, imgeye ya da beceriye ilişkin bilgilerin kodlanması (encoding), sağlamlaştırılması (consolidation), kaydedilmesi (storage) ve geri getirilmesinde (retrieval) rol oynayan ve birden fazla türden (örn., duyusal depo, kısa süreli depo, uzun süreli depo gibi) oluşan bir sistemdir (Atkinson ve Shiffrin, 1968). Öğrenme ve belleğin aşamalarından olan kodlama, öğrenilen materyalin zihinde bir temsilinin oluşturulması olarak bu sürecin ilk basamağını oluşturmaktadır. Kodlamanın sonunda bazı bilgiler bellekte depolanır, bu da öğrenme ve belleğin bir diğer basamağını oluşturur. Son basamakta ise depolanan bilgilerin çıkarılması anlamına gelen geri getirme yer almaktadır (Goldstein, 2010). Özellikle kodlama ve geri getirme süreçlerindeki farklılaşmanın vurgulanması, deneysel çalışmalar için büyük bir öneme sahiptir. Böylece, bir kişinin hatırlayamadığı bilginin, bilgiyi kodlama sırasında mı, yoksa geri getirme sırasında mı ortaya çıkan bir hatadan kaynaklandığı ayrıştırılabilmektedir.

Çoğumuzun günlük hayatta kullandığı şekliyle bellek, aslında bilişsel psikologların uzun süreli bellek olarak adlandırdıkları bellek türüdür. Uzun süreli bellekte farklı türden bilgiler yer alır. Bunlar arasındaki önemli bir ayrım, Endel Tulving (1985) tarafından yapılmıştır. Bu ayrımlara göre bir kişinin kendi hayatı hakkında sahip olduğu otobiyografik bilgiler episodik belleği; dünya hakkında sahip olduğu bilgiler (örn., Portekiz'in başkenti), anlamsal belleği ve davranışsal bir beceriye (örn., bisiklet sürmek) ilişkin bilgiler ise işlemsel belleği oluşturmaktadır. Bir diyalog sırasında birazdan sarf edeceğiniz sözleri aklınızda tutmak gibi daha çok anlık farkındalık gerektiren ve kısmen kısa süreli olan bellek, çalışma belleğini tanımlamaktadır (Baddeley, 1992). Belleğin daha kısa süreli bileşenleri ise anlık duyusal bilgiler tarafından üretilmektedir (Neisser, 1967). Örneğin, bir diyalog sırasında arkadaşınızın sözlerinin bir süre boyunca kulağınızda yankılanması (böylece dikkat odağınız orada olmasa bile belleğiniz sizi bir süre idare edebilir) ya da bir film izlerken bir sahnenin gözünüzün önünde bir süre daha kalması, duyusal bellek kayıtlarından bazılarıdır.

Bağlam ve Bellek

İnsan zihni ve özelde bellek, dışarıdan gelen ipuçlarına ve bağlama oldukça duyarlıdır (Tulving ve Thomson, 1971). Özellikle bir belirsizlik koşulu altında, şüpheye düşüldüğünde, insan zihni dünya ile ilgili edindiği deneyimlere ve zihnindeki hazır kalıplara, diğer bir deyişle şemalarına başvurur. Zihinde şemalar, dünyayı algılama, yorumlama, imgeleme, akıl yürütme ve problem çözmede insanın hayatını kolaylaştıran bir dizi bilgi birikimi; bir duruma veya varlığa özgü zihinsel çerçeve ve davranışa kılavuzluk eden bilgiler bütünüdür (Budak, 2005). İnsan zihni, doğumdan itibaren öğrenme ve koşullanma süreçleri, içinde bulunduğu kültür ve geçirdiği gelişim dönemlerinin etkisiyle, dünyaya ilişkin farklı temsillere yönelik şemalar oluşturur. Buradan yola çıkarak inşacı kuram (constructionism), belleğin temel olarak geçmişi saklamak için değil, geleceği tahmin etmek için tasarlandığını iddia etmektedir (Morris, 1998).

Ebbinghaus (19. yy.) bilişsel psikoloji tarihçesindeki öncü çalışmalarında, kendi üzerinde denemek üzere herhangi bir bağlamdan yoksun kelime ve hecelerden oluşan uyaran listeleri (örn., KAQ, VIF, JEC vs.) hazırlamıştır. Farklı zaman aralıklarında, bu listelerdeki materyalin ne kadarını belleğinden geri getirebildiğini ve ne kadarını unuttuğunu sistematik olarak göstermiştir. Bu uyaran listelerinin seçkisiz ve keyfi oluşu (anlamdan yoksun değil), bir bağlam içerisindeki bilginin bellekten daha kolay geri getirilebildiğini keşfetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu keşfi bir şiirin farklı dize ve bölümleri üzerinde yaptığı bellek deneylerinin sonuçlarına dayanmaktadır (Hoffman ve ark., 1986). Ebbinghaus, deneylerinde titizlikle hazırladığı uyaranların özelliklerini bağlama göre değişimlemesine rağmen, inşacı kuramın aksine, belleğin geçmiş olayların kayıtlarını depolayan bir kayıt cihazı gibi çalıştığını düşünmüştür.

Avrupa’da inşacı kuramın etkilerine Freud’un yazılarında rastlanmaktadır. Freud yazılarında sık sık belleğin, deneyimlerin bir kopyası olmadığını ve yeniden şekillendirildiğini aktarmıştır (Zaretsky, 2015). İnşacı kurama göre bellek, farklı bilişsel sistemler arasındaki bağlantıların bir yan ürünüdür ve bu bağlantılar, deneyimlere yanıt olarak sürekli yeniden yapılandırılır (Levitin, 2002). Bu iddiaların görgül bulgularını ise Fredrick C. Bartlett (1932), bağlam temelli materyallerle yürüttüğü deneylerinde ortaya koymuştur. Bartlett, İngiltereli üniversite öğrencisi olan katılımcılarından Kanadalı yerlilere ait bir folklorik öyküyü okumalarını ve ilk okumalarından itibaren belirli aralıklarla tekrar tekrar hatırlamalarını istemiştir. Katılımcıların öyküyü okuduğu ilk günü takip eden günlerde hatırlanan bilgi azalmakla beraber katılımcılar, öyküye dair hatalı bellek kayıtları üretmeye başlamıştır. Hatalı kayıtların niteliklerini incelediğinde Bartlett, katılımcıların zaman geçtikçe yerli öykülerini, kendi kültürlerinin normlarına uygun şekilde yeniden inşa ettiklerini fark etmiştir. Örneğin, özgün öyküde “kano” ile çıkılan yolculuğun “yelkenli” ya da “gemi” olarak ya da “fok” avının “ördek” ya da “balina” olarak hatırlanması, katılımcıların bağlamla tutarlı ve kendi şemalarına uygun bellek kayıtları ürettiklerini ortaya koymuştur.

Bellekte bağlamla uyumlu bilginin üretilmesine gösterilebilecek bir diğer örnek de sahte anı (false memory) alan yazınından elde edilmiştir. Roediger ve McDermott (1995), kült çalışmalarında katılımcılara, “yatak, rüya, horlama, yorgan, uzanma, esneme, yorgunluk” gibi birbirleri ile bağlamsal olarak ilişkili kelimeleri peş peşe sunmuştur. Ardından, katılımcıların bu listede yer almayan ancak bu kelimelerle bağlamsal uyumu olan bir diğer kelimeyi de (örn., “uyku”) önceki listede varmış gibi hatırladıklarını ortaya koymuşlardır. Bu bulgular, insanların bellekten bilgiyi getirirken ne tür ipuçlarını kullandıklarına dair güzel bir örnektir.

Dolayısıyla insanlar, önceki deneyimleri, öğrenme yaşantıları ve inançlarına ya da olayın bağlamına uygun olarak, dünya ile ilgili eksik olan bilgilerini tamamlamaya ve zihinlerinde tutarlı olaylarla tanımlanmış bir temsiller dünyası yaratmaya oldukça yatkındır. Bunun sonucunda anılar, bellekte durmadan yeniden yapılandırılmaktadır. Şemalar ve bağlam, bellekte yeniden yapılandırmanın kaynaklarından bazılarıdır. Belleği yeniden yapılandırabilen başka araçlar da vardır; örneğin, telkin ve yönergeler.

Sahte Anı Ekimi ve Bellekte Gerçekliğin İnşa Edilmesi

Psikoloji alan yazınında belleğin, katılımcılara verilen yönergeden, yönlendirici nitelikte sorulardan ve telkinlerden oldukça etkilendiğini gösteren pek çok araştırma bulgusu vardır. Bunlardan birinde Crombag ve arkadaşları (1996), bireylerin bizzat şahit olmadığı bir olaya dair yönlendirici sorularla karşılaştıkları takdirde, bu olayı kendi yaşantıları gibi aktarabileceklerini göstermiştir. Araştırmada, 1992’de yaşanmış bir olayın hikâyesi kullanılmıştır. Amsterdam’dan kalkan bir kargo uçağı, kalkışının hemen akabinde, bir motor arızası yaşamış ve havaalanına geri dönmek isterken yerleşim bölgesinde bulunan bir binaya çarpmıştır. Olayın sonunda otuz dokuz bina sakini ile dört mürettebat hayatını kaybetmiştir. Olay, günlerce haber programlarında yer almıştır; ancak olay anına ait bir kamera kaydı bulunmadığından, olay anı yayımlanamamıştır. Olayın ardından on ay sonra araştırmacılar, yüz doksan sekiz kişiyle olay hakkında sorular sordukları bir çalışma yapmışlardır. Bu sorular “Uçağın çarpma anını gösteren filmi izledin mi?” ya da uçak binaya çarpmadan ya da çarptıktan hemen sonra neler olduğu ile ilgili ayrıntıları içeren ve yönlendirici nitelikte sorulardır. Sonunda katılımcıların %60’ından fazlası, televizyonda görüntüleri izlediklerini iddia etmiş ve çarpma anına dair çeşitli ayrıntıları rapor etmişlerdir. Bir başka deyişle araştırmacılar, sorular ve imalar ile katılımcılarını yaşamadıkları bir olayı yaşadıklarına ikna etmişlerdir.

Sahte anı yaratmak için araştırmacıların geliştirdikleri ve test ettikleri bazı yöntemler mevcuttur. Bunlardan bir tanesi sahte anı ekimi (memory implantation) yöntemidir (Loftus ve Pickrell, 1995). Bu yöntemde anı ekimi, kişilere gerçekte yaşanmış olaylarla birlikte, daha önce yaşanmamış bir olayın, sanki yaşanmışçasına ve ayrıntıları ile anlatılması yoluyla gerçekleştirilir. Elizabeth Loftus ve arkadaşlarının 1970’lerden bu yana öncülük ettiği bu konudaki birçok deney, insanların gerçekte yaşanmamış bir olayın yaşandığına inandırılabileceğini göstermiştir. Alan yazında Alışveriş Merkezinde Kaybolma (Lost in the Mall) Başlığı ile bilinen çalışmada, deneyciler 14 yaşındaki Chris adlı bir çocuğun abisi ve annesi ile anlaşmıştır. Araştırmacılar, Chris’in abisinden Chris’e, beş yaşındayken bir alışveriş merkezinde kaybolduğuna dair anısını sormasını istemişlerdir. Chris başta hiçbir şey hatırlamadığını söyler. Birkaç gün sonra sahte olay kendisine yeniden sorulduğunda, bu defa olayla ilgili ayrıntılı bilgiler vermeye başlar. Chris’in belleği, boşlukları öyle doldurmuştur ki başta hiçbir şey hatırlamadığını bildirirken küçük bir yönlendirmenin ardından alışveriş merkezinde nerede kaybolduğu, nasıl geri döndüğü gibi yeni bilgiler de “anılarına” eklenmiştir (Loftus ve Pickrell, 1995).

Lindsay ve arkadaşları (2004), sahte çocukluk anılarının ekimiyle ilgili çalışmalarında, yöntemlerine gerçekçi bir deneysel manipülasyon ekleyerek ilgi çekici bulgular ortaya koymuştur. Bu araştırmacılar, katılımcıların bir kısmının ailelerinden çocukluk fotoğraflarını edinirler ve katılımcılara gerçekte yaşanmamış bir çocukluk anısıyla beraber bu fotoğrafları sunarlar. Sonunda, görsel deneyimle desteklenen manipülasyona maruz kalan katılımcılar, herhangi bir fotoğraf görmeyen katılımcılara göre iki kat daha fazla sahte anı ifade etmişlerdir. Diğer bir deyişle, sözlü yönlendirme başka bilgiler tarafından desteklendiğinde, insanların kişisel tarihiyle ilgili otobiyografik belleğinde daha önce meydana gelmemiş bir olaya dair daha fazla sahte anı üretmeleri mümkün olmuştur.

Sahte anı ekimi, mümkün olmayan bir olayla dahi gerçekleşebilmektedir. Otgaar ve arkadaşlarının (2009) çalışmasında, 7-8 ve 11-12 yaş grubu çocuklara mantıksal olarak mümkün olan (örn., şeker yerken şekerin boğazına kaçması) ve mümkün olmayan (örn., UFO’lar tarafından kaçırılma) iki hikâye anlatılmıştır. Bu sahte hikâyeler çocuklara ailelerinden alınan doğru bilgilerle birlikte dört yaşındayken başlarına gelmiş bir olay gibi sunulmuştur. Her iki gruba da sahte anlatının ardından, olayın inandırıcılığını arttırmak için olayla ilişkili sahte gazete haberleri de gösterilmiştir. Çalışmanın sonunda, örneklemin %70’inden fazlası UFO’lar tarafından kaçırıldığına dair sahte anılar bildirmiştir. UFO’lar tarafından kaçırılma öyküsü, özellikle küçük yaş grubundaki çocuklarda daha fazla sahte anıya dönüşmüştür. Hatta çalışmanın ikinci kısmında, araştırma hakkında bilgilendirme yapılıp söz konusu öykülerin sahte olduğu anlatıldığında dahi, çocukların %39’u bu tecrübeyi yaşadıkları konusunda ısrar etmiştir.

Sahte anı ekiminin en çok bilinen çalışmalarından biri, Loftus ve Palmer (1974) tarafından yürütülmüştür. Bu deneyde, katılımcılara otomobil kazası videoları izletilmiş ve ardından kaza ile ilgili bazı sorular sorulmuştur. Aynı videoya dair sorular, bir gruba: “İki aracın birbirini paramparça ettiği kazada hızları tahminen saatte kaç km olabilir?” diye sorulurken diğer gruba: “İki aracın birbirine çarptığı kazada hızları tahminen saatte kaç km olabilir?” ve başka bir gruba “İki aracın birbirine dokunduğu kazada hızları tahminen saatte kaç km olabilir?” şeklinde sorularak olayın vahameti farklı nitelikte yüklemler kullanılarak manipüle edilmiştir. Sonuçta, araçların birbirini paramparça ettiği şeklinde sunulan grubun ortalama hız tahminleri, diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Bir hafta sonra, aynı katılımcılara videolara ilişkin “Kazanın olduğu caddede kırık camlar görüp görmedikleri” sorulduğunda ise iki aracın birbirini paramparça ettiğini duyan katılımcıların %32’si “evet” cevabını verirken iki aracın birbirine çarptığını duyan katılımcıların %14’ü “evet” cevabını vermiştir. Dolayısıyla bu sonuçlar, aynı materyale maruz kalan bireylerin yönlendirici nitelikte soruların ardından aynı olay hakkında farklı anılar yaratabileceğine dair iyi bir örnektir.

Loftus’un (1992) bir başka deneyinde ise katılımcılara bir trafik kazası simülasyonu izletilmiştir. Ardından katılımcılar olaya ilişkin yazılı bir metin okumuşlardır. Bu metinde bir gruba video ile ilgili sahte bilgi aktarılmış, diğer gruba ise bu müdahale yapılmamıştır. Sahte bilgi olarak örneğin, videoda kavşakta yer alan trafik işareti “yol ver” olmasına rağmen metinde katılımcılara bu işaret “dur” olarak aktarılmıştır. Çalışmanın sonunda, sahte bilgiyle manipüle edilen katılımcıların %30-40 oranında, kendilerine sonradan verilen sahte bilgileri bellek kayıtlarına uyarladıkları ve hatalı bilgileri rapor ettikleri ortaya konmuştur. Hatta bu bulgu, katılımcıların deneyin sonunda bellek performanslarının doğruluğuna göre para ile ödüllendirileceklerini bildiği hâlde ortaya çıkmıştır.

Buraya dek anlatılan bulgulardan yola çıkarak insan belleğinin neden mükemmel bir kayıt cihazı gibi çalışmadığını merak etmek kaçınılmazdır. Her ne kadar sonuç üzerinden yorumlama (post hoc) olsa da bu soruya dair yapılan birtakım açıklamalardan bahsetmek yerinde olacaktır. Daniel Schacter’e (1999) göre bellek hataları, pek çok yönden iyi hizmet sunan bir sisteme sahip olmanın sonunda ödediğimiz bir bedeldir. İnsan gibi sosyal türler için zihnin, evrim boyunca gelişmiş temel adaptasyonu sınırsız rasyonellik yerine, sosyal iş birliği kurma ve sosyal anlaşma temelindedir (Cosmides ve Tooby, 1987). Bu nedenle temelde sosyal problemleri çözmek üzere uzmanlaşmış bir zihne sahip olan insanın aynı zamanda hatalara, yönlendirme ve telkine hatta manipülasyonlara karşı savunmasız olması, çevreye uyumu ve türünü sürdürmesi açısından bir zarara yol açmamış gibi görünmektedir. Aksine, yönlendirme ve telkine açık olma, sosyal öğrenmeyi ve toplumsal normlara uyumu kolaylaştırdığı için insan türüne fayda sağlamış olabilir.

Sınırlı rasyonelliğe ve kapasiteye sahip olan bir zihin için kullanılmayan bilgilerin bellekte sağlamlaştırılmaması ya da uzun süreli bellekten geri getirilmemesi, zihinsel kaynakların önemli bilgiler lehine daha etkin kullanılmasını ve yeni bilgilerin daha kolay öğrenilmesini sağlamaktadır (Schacter, 1999). Öte yandan olumsuz deneyimlerin uzun süreli bellekte korunması, benzer olumsuz deneyimlerin ya da tehlikeli durumların karşısında insanın hayatta kalma şansını artırır.

Çağrışımlarla sağlanan bağlantılar sayesinde birbiriyle tutarlı olayların bir davranışı tetiklemesi daha kolay hâle gelmektedir. Zihnimizde birçok fikir sessiz sedasız, bilinç düzeyine gelmeden birbirini takip eder ve bunlardan kabataslak bağlam ve senaryolar oluşturur. Bu bağlamı şekillendiren ipuçlarından bazıları arasında kişinin mevcut zihinsel şema ve inançları vardır (Türkan ve Çoker, 2021). Eldeki ipuçlarını takip ederek, kabataslak bilgi ve sezgilerle tutarlı senaryolar yaratmak, insanın zihinsel kaynaklarını ve enerjisini fazla zorlamadan hızlı tepki üretebilmesini sağlamaktadır (Morewedge ve Kahneman, 2010). Böylece zihin, çağrışım ve bağlantılar sayesinde, dünya hakkında farklı kategorileri tek tek kodlayıp geri getirmek zorunda kalmadan, genellemelere başvurarak anlamlandırabilmektedir (Kahneman, 2000).

Sonuç

Buraya dek anlatılan araştırmaların günümüzle ve laboratuvar dışındaki dünya ile bağlantıları neler olabilir? Manipülasyon, sadece laboratuvar ortamı ile kısıtlı bir araç değildir. Son yıllarda, artan sayıda medya organı aracılığıyla zihnimizin çeşitli şekillerde yönlendirildiğine tanıklık ediyoruz (ya da edemiyoruz). Günümüzde mesajların yayılma biçimi, sosyal medya ile bilgi paylaşımının hızı, internet ‘meme’lerinin etkisi ve sahte gerçeklik (deep fake) gibi yöntemlerle yaratılan haberler düşünüldüğünde, belki de sürekli bir anı ekimine maruz kalıyoruzdur. Teknoloji ve endüstri durmadan yeni kaynaklar üretirken, insan zihninin 12.000 yıllık kapasitesinin aynı hızda değişmediği açıktır. Hâlihazırda, kısa yollarla çözümler üretmeye yatkın bir zihne ve yeniden yapılandırmaya açık bir belleğe sahip olduğumuza dair bulgular, bu hız ve miktarda yayılan bilgiyi teyit etmek için yeterince vaktimizin olmadığını göstermiştir.

Yayılan bilginin inandırıcılığı ne olursa olsun, sahte haber ve bilgilere bir kez maruz kalmanın, daha sonra o bilgiye dair inançları artırdığı gösterilmiştir (Pennycook ve ark., 2018). Bu da bellekte biriktirilen anıların, düşünme süreçleri üzerindeki etkisine dair trajik bir sonuçtur. Sahte haberler ve görsel bilgilerin değiştirilmesi aracılığıyla sahte anı ekimi, sadece bireysel değil kitlesel ölçekte de gerçekleşmektedir (Garry ve Wade, 2005). Frenda ve arkadaşları (2013), sahte anı ekiminin politik kazançlar yaratmak için kullanıldığını göstermiştir. Üstelik bunlar sadece anlatılarla değil, video, fotoğraf, sanal ve arttırılmış gerçeklik gibi teknolojinin tüm imkânları ile desteklenebilmektedir.

21. yüzyılın ikinci çeyreği ile gerçeklikle gerçek dışı olanı ayırt etmenin daha fazla zorlaştığı, objektif bulgular yerine öznel yargıların ve kişisel inançların daha fazla önemsendiği bir dönemin içindeyiz. Bu dönem hem politik açıdan hem de teknolojinin günlük yaşamda pratik edilme biçimleri açısından insan zihni ve davranışları üzerinde bu zamana dek alışık olmadığımız bir hızda ve türde etkiler bırakmaktadır. Sahte anılar ve belleğin yeniden yapılandırılması konusundaki bulguların, günümüz teknoloji araçlarını kullanan insanlar üzerindeki etkilerini araştırmak büyük bir ihtiyaç olarak görünmektedir (Hancock ve Bailenson, 2021). Psikoloji biliminin ve daha özel olarak bellek araştırmalarının, yeni iletişim ve teknoloji araçlarını kapsayan bakış açıları ve araştırma yolları üretmesi belki de çok yakındır. Sonuç olarak, belleğin izindeki araştırmaların alan yazındaki uzun ve karmaşık yolculuğu sürmeye devam etmektedir.

Kaynaklar

Atkinson, R. C. ve Shiffrin, R. M. (1968). Human memory: A proposed system and its control processes. K. W. Spence ve J. T. Spence (Ed.), Psychology of learning and motivation: Advances in research and theory (vol. 2) içinde (ss. 89–195). Academic.

Baddeley, A. (1992). Working memory. Science, 255(5044), 556–559.

Bartlett, F. C. (1932). Remembering: A study in experimental and social psychology. Cambridge University Press.

Budak, S. (2005). Psikoloji sözlüğü. Bilim ve Sanat Yayınları.

Cosmides, L. ve Tooby, J. (1987). From evolution to behavior: Evolutionary psychology as the missing link. J. Dupre (Ed.), The latest on the best: Essays on evolution and optimality içinde (ss. 277–306). MIT Press.

Crombag, H. F., Wagenaar, W. A. ve Van Koppen, P. J. (1996). Crashing memories and the problem of ‘source monitoring’. Applied Cognitive Psychology, 10(2), 95–104.

Ebbinghaus, H. (1913). Our knowledge concerning memory. H. Ebbinghaus, H. A. Ruger ve C. E. Bussenius (Ed.), Memory: A contribution to experimental psychology içinde (ss. 1–6). Teachers College Press.

Frenda, S. J., Knowles, E. D., Saletan, W. ve Loftus, E. F. (2013). False memories of fabricated political events. Journal of Experimental Social Psychology 49(2), 280–286.

Freud, S. (1915). Repression. Freud’s collected papers Vol. IV içinde (ss. 84–98) Hogarth.

Garry, M. ve Wade, K.A. (2005). Actually, a picture is worth less than words: Narratives produce more false memories than photographs do. Psychonomic Bulletin & Review, 12, 359–366.

Goldstein, B. (2010). Cognitive psychology: Connecting mind, research an everyday experience. Wadsworth Cengage Learning.

Hancock, J. T. ve Bailenson, J. N. (2021). The social impact of deepfakes. Cyberpsychology, Behavior, and Social Networking, 24(3), 149–152.

Hoffman, R. R., Bringmann, W., Bamberg, M. ve Klein, R. (1986). Some historical observations on Ebbinghaus. D. Georgein ve R. Hoffman (Ed.), Memory and learning: The Ebbinghaus centennial conference içinde (ss. 57–75). Erlbaum.

James, W. (1890). The principles of psychology. Holt.

Kahneman D (2000) Evaluation by moments: Past and future. D. Kahneman ve A. Tversky A (Ed.), Choices, values and frames içinde (ss. 693–708). Cambridge University Press and the Russell Sage Foundation.

Karakaş, S. (1997). Bilimsel psikoloji-temel ilkeler. Türk Psikologlar Derneği Yayınları.

Levitin, D. J. (2002). Foundations of cognitive psychology: Core readings. MIT press.

Lindsay, D.S., Hagen, L., Read, J.D., Wade, K.A. ve Garry. M. (2004). True photographs and false memories. Psychological Science, 15(3), 149–154.

Loftus, E. F. (1992). When a lie becomes memory's truth: Memory distortion after exposure to misinformation. Current Directions in Psychological Science, 1(4), 121–123.

Loftus, E. ve Palmer, J.C. (1974). Reconstruction of automobile destruction: An example of the interaction between language and memory. Journal of Verbal Learning and Verbal Behavior, 13, 585–589.

Loftus, E. ve Pickrell, J. E. (1995). The formation of false memories. Psychiatric Annals, 25(12), 720–725.

Morewedge, C. K. ve Kahneman, D. (2010). Associative processes in intuitive judgment. Trends in cognitive sciences14(10), 435–440.

Morris, P. (1998). Memory research: Past mistakes and future prospects. G. Claxton (Ed.), Growth points in cognition içinde (ss. 91–111). Routledge.

Neisser, U. (1967). Cognitive psychology. Prentice-Hall.

Otgaar, H., Candel, I., Merckelbach, H. ve Wade, K. A. (2009). Abducted by a UFO: Prevalence information affects young children's false memories for an implausible event. Applied Cognitive Psychology: The Official Journal of the Society for Applied Research in Memory and Cognition, 23(1), 115–125.

Pennycook, G., Cannon, T. D. ve Rand, D. G. (2018). Prior exposure increases perceived accuracy of fake news. Journal of Experimental Psychology: General 147(12), 1865–1880.

Roediger, H. L. ve McDermott, K. B. (1995). Creating false memories: Remembering words not presented in lists. Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition 21(4), 803–814.

Schacter, D. L. (1999). The seven sins of memory: insights from psychology and cognitive neuroscience. American Psychologist, 54(3), 182–203.

Schultz, D. P. ve Schultz, S. E. (2004). A history of modern psychology. Thomson Wadsworth.

Tulving, E. (1985). How many memory systems are there? American Psychologist, 40, 385–398.

Tulving, E. ve Thomson, D. M. (1971). Retrieval processes in recognition memory: Effects of associative context. Journal of Experimental Psychology, 87(1), 116–124.

Türkan, B. N. ve Çoker, O. (2021). Zihin ve sosyal birey perspektifinden manipülasyon. O. Çalışkan (Ed.), Çarpıtılmış gerçekliğin inşası I. Cilt: Medya ve iletişim mesleklerinde manipülasyon içinde (ss. 47–85). Nobel Akademik Yayıncılık.

Zaretsky, E. (2015). Reflection: Freud and memory. D. Nikulin (Ed.), Memory: A history içinde (ss. 275–279). Oxford Academic.

 

[1]      Aslı: The past is not for living in; it is a well of conclusions from which we draw in order to act.