Bilgi, Birey ve Toplum Üzerine: Bir Nesnellik-Öznellik Tartışması


Melih Varol

İstanbul Üniversitesi

Psikoloji Böl. Öğr.

 

18. yüzyıla damgasını vuran aydınlanma felsefesi ile bilgi, birey ve topluma karşı bakış açılarında önemli değişimler gözlemlenmiştir. Bu zamana kadar Batı Avrupa’da kilise yegâne bilgi üretme kaynağıydı ve kurulan üniversiteler ruhban sınıfının çıkarlarına hizmet etmekteydi. Sıradan halkın İncil gibi bilgi kaynaklarına dahi erişimi bulunmamaktaydı. Kilise tarafından üretilen dogmatik bilgi sorgusuz kabul edilirdi ve bu hegemonyaya karşı çıkmanın bedelleri ağırdı (Evkuran, 2003). Oligarşik güç yapılanmalarının olduğu feodal devletlerde alt sınıftaki bireylerin hakları güç sahibi olan kral ve yönetici sınıfının insafına bağlıydı. Toplumsal kurumlar ve süreçler kilise ve feodal güçlerin kontrolü altındaydı.

18. yüzyıl öncesi ve sırasında olan birtakım bilimsel ve toplumsal gelişmeler sonucunda güç dengeleri değişmeye başlamıştı. Aydınlanma felsefesinin eşitlik, özgürlük ve insan hakları gibi kavramları düşünürlerin yanı sıra halk tarafından da dile getirilmekteydi. Bu toplumsal süreçlerin sonucunda 1789 yılında Fransız Devrimi gerçekleşti. Sonuçları nihai olmasa da Fransız Devrimi önemliydi çünkü o zamana kadar olan toplumsal yapının ve bireyin toplum içindeki konumunun değişmeye başladığını gösteriyordu (Ağaoğulları, 1989).

Bilgi üretimi açısından aydınlanma felsefesi önemlidir. Bu dönemde kilisenin etkisi altında olmaktan kurtulan doğa bilimleri günümüzde hâlâ etkili olan pozitivist paradigmanın temelini atmıştır. Günümüzdeki bilgi üretimini anlamak için sosyal bilimlerin de ortaya çıkmasında etkili olan ve aydınlanma düşüncesinin bilim anlayışı olan Newtoncu paradigmanın incelenmesi gerekmektedir. Newton dünyanın bir ‘makine’ gibi işlediğini ve ampirik bir şekilde yaklaşırsak evreni anlayabileceğimizi savundu. Sosyal bilimciler de bundan esinlenerek insanın ve toplumun sistematik şekilde incelenebildiğini ve evrensel “insan doğası” hakkındaki bilgilere ulaşabilineceğini iddia ettiler (Bağlı, 2002). Bu düşünce anlayışı günümüzde ana akım psikolojide hâlâ güçlü bir şekilde etkilerini sürdürmektedir.

Bu mantığa göre bilim faaliyeti yaparken bilim insanları tarafsız olmalı ve toplumsal süreçlerden etkilenmemelidir. Oysaki bilgi üretiminde bilim dışı iktisadi/sosyal aktörlerin yanı sıra aynı zamanda bilim içindeki ekoller de rol oynamaktadır. Bilgi sosyolojisinde bilginin oluşmasında dört alanın etkileri tartışılmaktadır: Bilim içi düşünsel alan, bilim içi toplumsal alan, kültürel alan ve iktisadi alan (Akyurt, 2017, ss. 60-117). Bilim içi düşünsel alan kısaca kabul edilen paradigma ve paradigmanın araçları (teori, yöntem, kavramlar vs.) olarak özetlenebilir. Bilim içi düşünsel alanın bilgi üzerindeki etkisi pozitivist paradigma tarafından yadırganmamakta ve yaygın olarak kabul edilmektedir. Thomas Kuhn bilginin üzerinde bilim içi toplumsal alanın yani, bilim insanlarının kurdukları düşünce ekolleri ve bilim insanları arasındaki etkileşimlerin etkisini ve paradigma değişiminin bilgiyi nasıl şekillendirdiğini tartışarak bilginin izole bir şekilde insan faktöründen uzak olarak üretilmediğini ifade etmektedir (Chalmers, 2008, ss. 137-157). Kültürel alan bilim insanları üzerinde etkili olan toplumsal şartlar ve ideolojiler ile ilgiliyken iktisadi alan bilim faaliyetinin hangi kurumlar tarafından yapıldığı ve ekonomik olarak desteklendiği ile ilgilidir. Özetle bilimsel bilgi dış çevreden ve insan faktöründen yalıtılmış bir şekilde üretilmez, aksine çeşitli aktörlerin etkisi altındadır.

Ana akım sosyal psikolojideki ontolojik ve epistemolojik yaklaşımlar da gerçekliğin üzerindeki toplumsal etkileri göz ardı eder. Deneysel yaklaşıma göre insandan ayrı, onun eyleminden bağımsız bir şekilde sosyal bir dünya vardır ve bu dünyada uyaranlar, bu uyaranlara tepki olarak gösterilen davranışlar ile ilgili sebep sonuç ilişkileri incelenmelidir (Arkonaç, 2008, ss. 34-42). Bu yaklaşımda insandan ayrı tek bir gerçeklik vardır ve bu gerçeklik içindeki bağımsız, otonom, tutarlı bir bireye ve onun zihinsel işlevlerine önem verilmiştir. Ana akım paradigmaya karşı olarak çıkan eleştirel paradigmada ise çok farklı bir tabloyla karşılaşmaktayız. Eleştirel paradigmaya göre, insanın dışında olan tek bir gerçeklik yoktur, sosyal olgular insanlar tarafından sürekli bir şekilde karşılıklı olarak inşa edilmektedir (Arkonaç, 2008, ss. 43-48). Eleştirel psikolojiye göre bu karşılıklı bilgi üretme süreci söylemler çerçevesinde gerçekleşir. Foucault’a göre, söylem “konuştuğu nesneleri biçimlendiren pratiklerdir” (Foucault, 1972, s. 49; akt. Burr, 2012, s. 64). İnsanlar günlük hayatlarında bağlama göre değişen bir şekilde söylemleri kullanırlar ve sosyal dünyayı şekillendirirler. Eleştirel psikolojide kullanılan birçok araştırma yönteminde bu söylemler önemli bir inceleme nesnesidir. Bu paradigmaya göre yapılan her bir araştırma bir gerçekliğin belli bir yönünü incelemeyi amaçlamaktadır. Bu şekilde evrensel bilginin değil; yerel, o zamana özgü ve sürekli değişim gösteren bilginin incelenmesi amaçlanmıştır.

Ana akım psikolojideki bireyi toplumdan ayrı tutan bu bakış açısı psikolojinin uygulama alanlarındaki pratiklerde de gözlemlenmektedir. Örneğin iş stresi yaşayan bireylere bu stresle nasıl başa çıkabileceğine dair bireysel eğitimler verilmektedir fakat bu iş stresine sebep olan durum kişinin kendisi değildir, örgütsel yapı ve üst düzey çalışanların uyguladığı mobbingdir. Dolayısıyla bu durumdan tek tek etkilenen bireylerle çalışmanın yanı sıra iş stresine neden olan mobbing ve örgütsel faktörler ile ilgili çalışılmalı ve geniş kapsamlı çözüm önerileri üretilmelidir. Benzer bir şekilde klinik psikolojide de çoğu zaman çevresel faktörler görmezden gelinmektedir. Örneğin tecavüze uğrayan ve ölümle tehdit edilen bir kadına sadece terapi yaparak problemlerin üstesinden gelemeyiz. Toplumda genel olarak erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu hegemonya, adli sistemdeki bozukluklar ve zor durumda olan bireylere sahada yardım edebilecek kurumlar tartışılmalıdır. Dolayısıyla bu problemi çözmek için psikologlar, sosyologlar, avukatlar, politikacılar, sosyal hizmet görevlileri gibi birçok disiplinden gelen uzmanlar birlikte çalışmalı ve bütüncül bir çözüm önerisi getirmelidir. Psikolojik problemlere neden olan eşitsizlikleri görmezden gelen ana akım psikoloji bir yandan da üretilen baskı mekanizmalarını desteklemektedir (Fox, Prilleltensky ve Austin, 2012).

Özetle psikoloji alanında ve genel olarak sosyal bilimlerde araştırma ve uygulama alanlarında çoğu zaman toplumsal ve sosyal etmenler göz ardı edilmektedir. Oysaki sosyal bilimleri doğa bilimlerinden ayıran en önemli fark, incelediğimiz nesnenin aynı zamanda özne olmasıdır. Bu yüzden sosyal dünyanın etkilerini göz önünde bulundurarak çalışmaların yapılması önem arz etmektedir.

 

Kaynaklar

 

 

 

Ağaoğulları, M. A. (1989). Fransız Devriminde birey-devlet ilişkisi (1789-1794). Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 44(3), 195-228.

Akyurt, M. A. (2017). Alman sosyolojisinde yöntem tartışmaları (1870-1914) (Yayımlanmamış doktora tezi) İstanbul Üniversitesi, İstanbul.

Arkonaç, S. A. (2008). Sosyal psikolojide insanları anlamak deneysel ve eleştirel yaklaşımlar. İki yaklaşım iki bilgi iki insan içinde (ss. 32-52). İstanbul: Nobel Akademik Yayıncılık.

Bağlı, M. (2002). Klasik fizik (Newton paradigmasının) ilkeleri bağlamında modern bilincin ve iktidarın imkanları: Özgürlük ve yetkinlik. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 4(3), 33-57.

Burr, V. (2012). Sosyal inşacılık (S. Arkonaç, Çev.). İstanbul: Nobel Akademik Yayıncılık. (Orijinal çalışma basım tarihi 2003).

Chalmers, A. (2008). 8. yapılar olarak teoriler II: Kuhn’un paradigmaları. H. Arslan (Çev.), Bilim dedikleri: Bilimin doğası, statüsü ve yöntemleri üzerine bir değerlendirme içinde (ss. 137-157). Paradigma Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1976).

Fox, D., Prilleltensky, I. ve Austin, S. (2012). Eleştirel psikoloji. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 2001).

Evkuran, M. (2003). Ortaçağ Paradigması ve Siyasal Düşüncenin Evrimi. Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 11(4), 37-58.