Bir İçebakış Projesi: Sokrates’ten Kierkegaard’a Vardan Çıkarıcılık
Emre Oral
Kendi çapında bir estest
erotist ve düşünür
İnsanın bilmek üzerine düşündüğü zamanlarda, dünyaya bir başka insan gelecekti ve insanlara “kendilerini bilmelerini” salık verecekti. İdama çarptırılan Sokrates, insanlara ne yapmakla suçlanıyordu? Ondan asırlar sonra dünyaya gelen başka bir insan, nişanlısını terk ederken, ona dünyanın en uzun aşk mektubunu yazmayı da ihmal etmemişti. Peki, Søren Kierkegaard bununla neyi kastetmişti? Bu iki karakter, çürümenin bilimden başlayacağını uzun süre önce dile getirmişti. Peki, bilgisizliğin erdemi ne anlama geliyordu? Vardan çıkarmak ne demekti?
Kendimle ilgili cehaletim,
üzerinde durmam gereken bir konu;
ölü bir dili incelemek gibi bir şey.
(Stanley Cavell, The Claim of Reason)
GiRiŞ
Bu yazı, ya sessiz bir gecede, dipsiz bir gölün üzerinde yüzen kayıktan göle atılan küçük bir taşın izleyiciye bağışlayabileceği entelektüel içerik kadar izlenim içermekte ya da hiçbir şey içermemektedir. Her iki durum da, ele alınan konunun dipsiz karakterinden (doğrudan okurun kendi dipsiz karakterinden) kaynaklanan bir yasaklamadan ileri gelip, dünyayı kurtarmak üzere giriştiği projesinde yaptığı hesaplarda çok küçük bir sayıyı ihmal ederek 0’a (sıfıra) eşit kabul eden bir bilim insanının ya da mühendisin yaptığı gibi, birbirine eşit kabul edilebilir. Yalnız, buradaki mesele dünyayı kurtarmak değil, dünyayı mahkûm etmek meselesidir.
İnsanın sadece ekmek ve suyla hayatta kalamayacağı daha önce defalarca dile getirildi; ancak gelinen noktada daha yaşanabilir bir dünya için en azından vicdani bir sızı sahibi olmanın da ötesinde, bu sızıyı bir eyleme dönüştürmek ihtiyacı, ekmeği ve suyu insanlara unutturabilecek bir konuma doğru ilerlemektedir. Dünyanın yaşanmaz coğrafyalarının, daha yaşanabilir bir dünya ideali üzerinde kurgulanan eylemler, protestolar ve propagandalar toplamının oluşturduğu bir nevi kakofoni tarafından daha da yaşanmaz hâle getiriliyor olması ise Sokrates’in, Atina Devleti’ni yerinden oynatan ironilerinden biri gibi duruyor.
Bugünün dünyasını şekillendiren bütün bu güçlerin ortasında, bir tek insanın tutumunu, tam bir bilgisizliğin belirlediğini düşünürsek ne gibi bir sonuca varırız? Öncelikle buradaki bilgisizlik kavramından bahsetmek gerekir. Buradaki bilgisizlik, gerçek bir felsefi bakış açısı olup bilimsel, sanatsal ya da edebi bir niteliği yoktur. Bu bilgisizlik, tam anlamıyla felsefi bir bilgisizliktir ve olayların, sonsuzluğun, tanrısalın altında yatan sebeplere dair bilginin eksikliğini niteler. Sokrates, tam da böyle bir bilgisizliği temsil etmekle kalmamış; bunu kendisini dinleyen gençlerle paylaşmıştı. Bu fikrin kaynağındaysa, o ünlü “Kendini bil.” (γνώθι σαυτόν) deyişinin işaret ettiği içebakış ya da içedönüş yatar.
Sokrates’i, o her ne kadar hiçbir yazılı eser bırakmamışsa da, yaklaşık 20 asır sonra, onun çağdaşlarının yazdıklarından okuyan Søren Kierkegaard ise, gerek yaşadığı hayatla, gerek yazdıklarıyla, Sokrates’e nazire yapmış gibidir. Eserlerinden, Førforerens Dagbog’ da da (Baştan Çıkarıcının Günlüğü) yansımaları bulunan görkemli ilişkisinde, nişanlısı, Regine Olsen’ı gizemli bir biçimde terk edişinin felsefi açıklamasını, sonraki eserlerinde yapacaktır.
1. Sokrates ve Suçu Üzerine
Latin hatip ve filozofu, Cicero, Sokrates’in, felsefeyi gökyüzünden; tanrıların evinden indirerek insanların evlerine getirdiğini söylemişti. İlk bakışta Sokrates’e dair, zarif bir övgü gibi görünen bu veciz, esasında göksel bir derinlik içerir. Öncelikle Cicero, bu sözüyle felsefeyi göklere çıkarmış, Sokrates’i de onun habercisi olarak; mitolojik bir elçi gibi tasvir etmiştir. Şu hâlde başlangıçta yeryüzünde olan felsefenin neden gökyüzüne yükseldiği; insanlığı yeryüzünde neden yalnız bıraktığı gibi sorular sorulabilir. Ancak bu soruların yorumlarından ve cevaplarından önce, Cicero’ nun felsefeyle birlikte gökyüzüne yükselttiği Sokrates’ in karakteristiklerine değinmek gerekecek.
Sokrates hakkındaki bilgilerimiz, onun hakkındaki her bir rivayeti oldukça değerli kılacak kadar azdır. Öyle ki, idama çarptırıldığında savunmasını bile kaleme alma ihtiyacı duymayan kendisinin yerine, onun öğrencisi, Platon ve çağdaşı, Ksenophon birer “Sokrates savunması” kaleme almışlardır. Zaten Sokrates hakkında edinilen bilgilerin neredeyse tümü de, onu tanıyabilmiş olan yazarların yazdıkları, genellikle diyalog formundaki eserlerden elde edilebilmiştir. İşte o diyalogların birçoğundan edinilen izlenim, Sokrates’in bütün gün, Atina Devleti’nin topraklarında, yalın ayak ve üzerinde peleriniyle yürürken gençleri kışkırtıcı sorucevap serilerine davet ettiği yönündedir (daha doğrusu, cevap–soru serileri; zira nihai cevabı vermek, Sokrates’te, henüz tam anlamıyla olgunlaşmamış bir soruyu sormanın yanında oldukça büyüleyici ve fazlasıyla etkisizdir). Sokrates’in, o zamanlar bir ritüel hâline gelmiş olan bu diyaloglarının, gençlerin düşün dünyası üzerinde büyük etkisinin olduğunu da Sokrates’e dair eserlerden çıkarsayabiliyoruz. Bugün de hâkimiyetini doludizgin devam ettiren o büyülü nihai cevabı verme tutkusunun aksine, Sokrates’in diyaloglarından geriye hep “bir tek küçük soru” kalır. Böylelikle şekillenen diyalogların sonucu, çoğunlukla içi boşalmış, umutsuzluğa kapılmış ve dahası, hiçbir şey bilmediğine ikna olmuş insanlardır. Bunlar gibi çeşitli duygu durumlarıyla Sokrates’in yanından ayrılan gençlerin, Sokrates’in öğretisine, karakterine ve bilgisizliğe varış yöntemine tuhaf bir tutkuyla bağlandıkları da tarihsel metinlerden çıkarsanabilir.
Sokrates’in günleri, bu niteliklere sahip bir tür belagatle geçerken, nihayetinde çevresinde yarattığı; hedef gözetmeksizin (hatta yayılma amacı bile gütmeksizin) yayılmasına rağmen kitlesel düzeyde fark edilebilir etki, gönüllü bir hedef olarak Sokrates’in karşısına dikilen Atina Devleti’nin dikkatinden de kaçmamıştı. Onun belagati, Blaise Pascal’in, ölümünden sonra yakınları tarafından derlenen Pensées (Düşünceler) adlı eserinde yazdığı gibi, belagati hiçe sayan bir belagat olarak, gerçek bir belagatti. Başka bir deyişle, içten gelen, ateşli bir inanç olmadığı sürece, belagat sanatının kuralları hiçbir değer taşımayacaktı. Velhasıl, Atina Devleti’ni rahatsız eden de böylesine estetik bir unsur değildi; Sokrates’in neyi söylediği, kendisini ifade edişindeki görkeme rağmen nasıl söylediğini bastırıyordu. Burada, kendisine yöneltilen suçlamaların, tarihsel belgelere dayanılarak, “devletin tanıdığı tanrıları reddetmek ve yeni tanrılar ileri sürmek” ve “gençlerin ahlakını bozmak” gibi iki başlık altında toplanması mümkünse de, bu suçlamaların ikisinin de kaynağı olan bir tek durumun incelenmesi gerekliliği doğuyor.
Sokrates’in yaşadığı çağlarda Atina Devleti’nin vatandaşı olmak demek, düşünsel anlamda Atina Devleti ideası ve ideali dışında hiçbir şeye sahip olmamak demekti. Başka bir deyişle, Atina Devleti’nin, arkadaşları rekabetin giderek tırmandığı bir oyunu sürdürürken, kendisi bir kenarda sakince oturup ister istemez ilgi çeken çocuğa tahammülü yoktu. Atina Devleti, bir tek insanı, devletten, toplumdan, aileden bağımsız düşünmeme temeli üzerinde yükselirken, Sokrates’in yarattığı manzara, bu topyekûn yükselişi eleştirmiyordu bile; onun yaşam tarzı, kendi içine yönelen bir içsellik olarak ortaya çıkıyordu. Onun bu bakış açısının ortaya çıkışı hakkında bir imgelem geliştirmek istersek, bir aniden belirmenin ya da birden ortaya çıkmanın dışında bir şeyler düşünmemiz gerekecektir. Sokrates’in yaratılışı süreci, bir önkoşul olarak, Sokrates–öncesi bir dönemi de içermelidir. Gerçekten de bir Sokrates–öncesi Sokrates söz konusu olmakla beraber, bu öncü karaktere ait bilgiler, onun öğrencisi olan Platon’un Phaidon adlı eserinde bulunur. Söz konusu eserde Sokrates, önceleri fizikçilerin; özellikle Anaksagoras’ın teorilerine ve doğa bilimlerine bağlanırken dikkat çeker. Sokrates’in Sokrates kimliğini bulması ise, doğayı tanrılara bırakarak insana; daha özel anlamda kendi içine yönelmesine rastlar. Bir rivayete göre, Sokrates’in öğrencilerinden ve dostlarından Khairephon, bir gün kâhinleri ve vecd hâlindeki bilicisiyle meşhur olan Delphoi Tapınağı’na giderek, Sokrates’ten daha bilge bir insanın olup olmadığını öğrenmek istediğinde aldığı olumsuz cevap, Sokrates’ i yoğun bir içebakış eşliğinde, felsefeye de yöneltmiştir. Sokrates’in, Atina Devleti’nin insanlarıyla -özellikle gençlerle- başladığı belagatler de böylece başlar.
Sokrates, hakkında yazılmış diyaloglardan anlaşıldığı kadarıyla, diğer insanlarla olan geçici ilişkilerini, daimî bir ironi bulutunun ardından sürdürmeyi tercih etmişti. Hiçbir ilişkiye bağlı kalmadan; insanlara, eser miktarda ironinin eşlik ettiği, anlık bağlantılarla bağlanarak ve onları bilgisizliklerine kolayca ikna ederek kendi içlerine uğurlaması, Atina Devleti insanlarına bir modernite–öncesi varoluşsal bunalımını yaşatmış olabilir. Bu şüpheli bunalımı ya da krizi, Søren Kierkegaard, Om Begrebet Ironi (İroni Kavramı) adlı eserinde şöyle tasvir ediyor:
Sokrates kesinlikle sonuna kadar erotistti; bilgiye duyduğu heyecan olağanüstü
boyutlardaydı; kısacası ruhun tüm baştan çıkarıcı özelliklerine sahipti. Ama iletişim
kurmak, doldurmak, zenginleştirmek gibi şeyleri yapamazdı.Bir bakıma ona “baştan
çıkarıcı” denebilir; çünkü gençleri kandırarak, onlarda kendisinin dolduramayacağı
bazı özlemleri uyandırmış, bekleyişin sinsi hazlarıyla alevlenmelerine izin vermiş,
ama onlara somut ve besleyici bir besin sunmamıştır.
İnsanların tahammül edemedikleri boşlukları bir anlığına doldurarak, onların dikkatlerini bu boşluğa yöneltmek, belki de Sokrates’in icra ettiği tek sanattı. Böylelikle insanları, tamamen Atina Devleti’nin vatandaşı olmak ideasıyla dolu olan içlerine yöneltmiş ve yaşanmış ya da yaşanacak bütün devrimler için, içkin bir kayıtsızlık; ortaya konmuş olan ama ayakta bile duramayan nihai cevaplara ise ironik bir ruhun incelikleriyle dolu sorular önermiş oluyordu. İçine dönmemiş bir insanın bildikleri, Sokrates’te kötülüğün sebebiyken; bilgisizlikle gelen kayıtsızlık, insanı iyinin ve kötünün de ötesinde bir noktaya; kendi içine yönlendiriyordu.
2. Søren Kierkegaard ve Baştan Çıkarma
Søren Kierkegaard, Publius Ovidius Naso’nun Ars Amatoria’sıyla (Aşk Sanatı) açtığı patikanın ardından baştan çıkarma fenomenini, uzun bir süre sonra estetik ve erotik açıdan ilk defa etraflıca ele alarak, bir anlamda bu patikadan geçen ilk düşün insanı olmuştur. Kierkegaard’a böylesine orta bir sayfadan giriş yapılmasının sebebinin, vardan çıkarma kavramını tamamlayacak olan baştan çıkarmayı gündeme getirmek olduğu, okurun dikkatinden kaçmamalıdır. Kierkegaard, dindar kimliğiyle birlikte, bir teolog ve filozof olarak, baştan çıkarma kavramını ele alış biçimiyle, çağının teolog ve filozoflarından büyük ölçüde ayrılır. Onu diğerlerinden ayıran başka bir özellik ise, onun bir özelliğine dönüşmekten kendisini alıkoyduğu, Regine Olsen’dır.
Kierkegaard’un Regine Olsen ile ilişkisi, sadece bu iki kişinin (hatta bazen sadece Kierkegaard’un kendisinin) farkında olduğu bir olay ufkuyla, felsefi bir kara delik niteliği taşır. Bu ilişkinin başından sonuna kadar, Kierkegaard’un günlüğünün sayfalarına kazınan izleri, belki de ilişkilere dair, felsefi bir yaklaşımın ilk izleridir. Bu yaklaşımı, gerçeklerinden pek ayrılamayacak karakterleriyle, Baştan Çıkarıcının Günlüğü' nün satır aralarında okumak mümkün görünüyor. Bir günlükten parçalar hâlinde kaleme alınan bu eser, öncelikle baştan çıkarıcı Johannes’in, dokunulmamışlığın ve cinsiyetsizliğin temsili olan genç kadındaki, yani Cordelia’daki lütfu ve cazibeyi hak etme sürecini ele alır. Genç kadın, bu noktada meydan okumanın vücut bulmuş hâli olarak karşımıza çıkar; o, baştan çıkarılmalı ve dolayısıyla yok edilmelidir. Johannes’in, deyimiyle, “… Erkeğin hiçbir şey icat etmesine gerek yoktur; her şey Cordelia’dan öğrenilebilir…” Baştan çıkaran erkek bir hiçtir; baştan çıkarmanın kaynağı ise genç kadının içindedir. Olup biten, genç kadının doğal güzelliğinin ve zarafetinin açığa çıkarılmasından ibarettir. Johannes tarafından baştan çıkarılmış olan Cordelia, bir gecede estetik ve erotik tüm zevkleri tadar ve ardından terk edilir. Burada şaşkınlığa sebep olacak bir şey yoktur; zira terk edilen Cordelia’nın rızası, çoktan alınmıştır: o, kutsal bir gücün emirlerine itaat ettiğine inanır. Bütün güçlerin üzerindeki kural, söz konusu tüm güçlerin tersinebilirliğini (hiçbir zaman nihai bir zaferden ya da nihai bir yenilgiden bahsedilemeyeceğini) ve yine tüm güçlerin kurban edilmiş olduğunu söyler. Kazananın olmadığı ve gerçekten kimsenin gözlerini gizlice aralamadığı bir ayine olan inanç, baştan çıkmışlığı andırır.
Tüm bunların da ötesinde, Kierkegaard’a göre, baştan çıkarma kavramının tinsel bir boyutu daha bulunur. Baştan çıkarmaya dair, Don Giovanni ve Casanova gibi, ünlü tarihsel karakterler, su üzerinde koşturan bir basiliskin adımlarıyla, ilişkiden ilişkiye koşmuşlar; ancak bu tinsel boyuta ulaşamamışlardır (her ne kadar Don Giovanni, operanın finalde tanrısal bir gücün baskınıyla karşılaşırsa da, bu, onu tinsel boyuta gönülsüz bir yolculuktan başka bir şeye götürmez). Kierkegaard, bu tinsel boyuta, Regine Olsen’la ilişkisinde ulaşmış sayılır; çünkü o, Regine için tam bir ayna kesilerek, ne Regine’yı ne de kendisini aldatmıştır. Onlarda baştan çıkarma, ne arzudan ne de herhangi bir aşk imasından ortaya çıkar; erkeğin bütün yapmacık tavırları, genç kadının baştan çıkarıcı özünün aynadaki yansıması gibidir. Genç kadın aynaya bakarak “Var mı benden daha güzeli bu dünyada?” diye sormadan edemez. Hayatında bir kez olsun, baştan çıkarken aynasına bakarak bu soruyu sormasına olanak tanınmamış bir genç kadının dokunaklılığından daha büyük bir dokunaklılık olamaz. Trajedi ise, bu noktada erkeğin trajedisidir; baştan çıkarıcı özün onda bulunmaması, onu ters çevrilmiş ve lanetlenmiş bir ayna gibi davranmaya zorlar. Ancak bir baştan çıkarıcı, baştan çıkarmanın da ötesinde, Güneş’i bile yörüngesinden çıkarabilecek parlaklığa sahip bir ayna gibi davranır. Onun da ötesinde, yukarıda da sözü geçen tinsel boyutu kavrayabilmiş bir erotist, ardında sadece yakılıp yıkılmış bir gönül bağı değil; bu manzarayı sadece –ama sadece– kendisine özgü bir huzurla izleyen, içebakış sahibi bir insan bırakır.
Kaygısız bir gençlik geçiren Kierkegaard, nişanını bozup Berlin’e gittikten sonra, burada yazacağı başyapıtı, Enten/Eller’da (Ya/Ya da), bu kaygısız dönemi, estetik hayat diye adlandıracaktır. Aynı eserde, nişanlanmasıyla birlikte, onun için etik hayat başlamış olup kaygısızlığın sona erdiği dönem olarak tanımlanır. Ancak bu eser, tam da bu iki hayatın birbiriyle karşılaştırılması ve onların üzerindeki dini hayat kavramının vurgulanması için yazılmıştır. Kierkegaard için, nişanı bozarak kendisini yazınına verdiği dönem, dini hayatının başlangıcıdır. Bir estet ve erotist olarak, Søren Kierkegaard’ın başyapıtı, esasında bir tek kişiyi muhatap alır; o da Regine Olsen’dır. Ya/Ya da‘da ayrılıklarının sebeplerini olası tüm bakış açılarından tartışan Kierkegaard, bir anlamda uzunca bir aşk mektubu yazmış, bir başka anlamdaysa, içebakışının meyvelerinden yalnızca birini dünya yazınına sunmuştur. Onun dini hayat diye tanımladığı yaşam biçimi, tam olarak, “Kendini bil.” deyişinin, “Kendini ötekinden ayır.” biçimindeki açıklamasıdır. Bunu, partizanlar, gerçek birer yurttaş olanlar, aşkı ancak, aşk sözcüğüne muhtaç biçimde anlatmaya çalışanlar ve tepeden tırnağa ötekine bulanmış olanlar için biraz daha açmak gerekirse, iki kelimenin zamanla tekleşen o hâline ihtiyaç duyarız: “içebakış”.
3. Nihai Olmayan Sonuç ve Vardan Çıkarıcılık
Sokrates’in ve Søren Kierkegaard’un baştan çıkarıcılık bağlamındaki kayıtsızlıkları ve bu kayıtsızlıkları, birer çatışma unsuru olarak algılayan ötekiyle kurdukları ilişkiler, onlar arasındaki benzeşmeleri ortaya koyuyor. Sokrates’in baştan çıkarıcılığı, Atina Devleti’ nin insanlarına bir an için ayna tutmak ve tamamen içlerinden dışarı çıkan bu insanlara, içlerindeki boşluğu göstermeye dayalıyken, Kierkegaard’un baştan çıkarıcılığı, aynı durumu daha estetik bir karakterle, genç kadınla varlık buluyor. Burada ölümcül bir de farktan bahsetmek gerekir ki, o da Sokrates’in, bünyesinde yaşadığı (ve tarafından katledildiği) Atina Devleti ile Kierkegaard’un, bünyesinde yaşadığı Danimarka Krallığı arasındaki farktır. Yoksul ve yaşlı Sokrates’i Sokrates yapan şartlar, Atina Devleti tarafından düzenlenirken, Kierkegaard’un içinde yaşadığı şartlar ve ancak ömrünün sonuna doğru zayıflayan maddi gücü, bireyselliğin çok daha yaşanabilir ve dahası, düşünülebilir olduğu bir coğrafyanın ve çağın şartlarıydı. Bu karakterlerin ikisi de bitmek tükenmek bilmez bir ironiyle kurdukları ilişkilerin içinde hiçbir zaman benliklerini kaybetmemişler; bu ironiyle birlikte, söz konusu ilişkilerin, kaidesini oluşturduğu birer heykele konu olmuşlardır.
Baştan çıkarıcılık, şüphesiz, her iki karakterin de ölümcül derecede önemli özelliğidir. Ancak özellikle Sokrates’in baştan çıkarıcılığı ve tinsel boyutuyla, Kierkegaard’un baştan çıkarıcılığı, yepyeni bir kavramın habercisi gibidir. Bu yazıda o kavram, vardan çıkarıcılık biçiminde önerilmiş olup, varoluşçu ekolde de oldukça önem taşıyan içebakış kavramının, insanlar arasında yayılması adına bir tür mekanizmayı tanımlamıştır. Burada ele alınan iki filozofun da, varoluşa dair kaygıları ve bu kaygıdan yola çıkarak var ettikleri, yok ettikleri insan portrelerini kanlı canlı birer insana dönüştürme potansiyeline sahip olduğundan, vardan çıkarıcılık ifadesi önerilebilir bir ifade olarak öne çıkmaktadır.
Bir insan, bir başka insanı tanıyamaz; ancak onu kendi içiyle tanıştırabilir. İnsanın derdi bu olmayabilir ve bunu istemeden de yapabilir. Ancak bunu davalaştırarak, Kızılay ya da Yeşilay gibi etkinlik gösterme hatasına düşen biri, her şeyden önce içebakışını kaybetmiş olur. Bu, Sokrates’in bir tek gencin içine düşüp orada kalmasına ve orada ölmesine karşılık gelirken, Kierkegaard’un, o uzun aşk mektubunu ve kendi içinde zenginleştirdiği aşkını yarıda bırakarak, tepeden tırnağa ötekine batmasına ve yok olmasına benzerdi.
Bugünün dünyasında insanın nasıl öldüğüne dikkat kesilmek gerekiyor; zira Sokrates, kendisine sunulan baldıran zehrini söyleşirken, yani belagat sanatını icra ederken içerek hayata veda etmişti. Søren Kierkegaard ise, o zamanlar çıkardığı derginin son sayısı, masasındayken ve kendisi de her zaman doludizgin entelektüel izlenimlerle döndüğü yürüyüşlerinden birini icra ediyorken, omurgasını ele geçiren veremden dolayı, yere yığılarak hayata gözlerini yummuştu. Ölümümüz ne kadar kendimize dair? Partizanın ölümü, gönüllünün ölümü, eylemcinin ölümü, sokaktan geçenin ölümü; hiçbirinin ölümü onun kim olduğunu hiçbir şekilde yansıtmıyor. Hatırı sayılır bir içebakışı edinebilmiş insan, bu dünyaya yaşamının özeti niteliğinde bir ölümle veda edeceğinden, ona o dillere destan kaygıyı bağışlayan ölümün, onu ironik bir heyecana sürüklemediğini kimse iddia edemez.