Bir Tahakküm Biçimi Olarak Türcülük: Etin Cinsel Politikası Üzerine
Ayça Ilgaz
Eda Pınar
Sena Yaprak Özdemir
Ege Üniversitesi
Psikoloji Böl. Öğrencileri
«Eğer hayatımda tanrısal bir şey olduysa,
o da hayvanlara olan bu ürkek sevgimdi.»
Ellias Canetti, Hayvanlar Üzerine
İngiliz yazar, psikolog ve hayvan hakları savunucu Richard Ryder türcülüğü şöyle ifade ediyor: “Türcülüğün anlamı, bir başka türün mensubu olması gerekçesiyle onlara zarar vermekte yatar. Bu sözcüğü, 1970’te, kısmen ırkçılık ve cinsiyetçilikle paralellik kurmak amacıyla ortaya attım. Bu ayrımcılık biçimlerinin hepsi, fiziksel görünüme dayalı oldukları için akıldışıdırlar. Bu yaklaşımlar, tüm ırklar, cinsiyetler ve türler arasındaki çok büyük bir benzerliği –fiziksel ya da ruhsal acı çekme yetimizi– görmezden gelirler. Bana göre acı (en geniş anlamıyla alındığında), kötü olan tek şeydir ve dolayısıyla bütün ahlakın temelini oluşturur.”
Türcülüğün Pratikteki Hali
Zihnimize yerleşmiş olan türcülük, hayatımızda kendini türcü söylemler veya bazı doğrudan uygulamalar olarak gösterir. “Eşek” gibi çalışmak, “ayı” gibi kaba olmak şeklindeki benzetmeler ve “köpek”, “domuz”, “öküz” gibi sözcükler karşımızdakini aşağılamak için kullandığımız ve buna hayvanları dahil ettiğimiz türcü söylem örnekleridir. Hayvanlara doğrudan verilen zararlar ise türcülüğün diğer hâlidir ve çok daha önemlisidir. Hayvanları gıda, giyim, eğlence, spor, deney gibi sektörlerde kullanarak onlara doğrudan zarar veririz. En çok kullanıldığı alansa tahmin edilebileceği gibi gıda sektörüdür. Birleşmiş Milletler’ deki Food and Agriscultural Organization’na (FAO) göre insanlar, balık ve diğer deniz hayvanları dışında, yemek için yılda yaklaşık olarak 53 milyar hayvan öldürüyor.[1]
Mezbahalar ve dünya savaşları, modern dünyanın “harcanabilir”leri yok etme girişimleri olarak benzer zamanlarda karşımıza çıkıyor. Hitler’in imha kampı modelini ABD’deki fordist üretim bantlarından ve Henry Ford’unsa bu bant fikrini Chicago’da ziyaret ettiği bir mezbahadan alması, türcülükle ırkçılık arasındaki bağa ışık tutuyor. Gerçi Tolstoy bu sözü söylediğinde Hitler hayatta bile değildi; ama “güçlünün güçsüzü sömürmesi ve kan dökerek iktidara gelme tarihte sabittir.”
Veganizmin, Hayvan Özgürlüğünün Kısa Tarihi
The Vegan Society’nin kurucularından Donald Watson, 1944 yılında, veganlığı şu şekilde tanımlıyordu: “Veganlık hayvanlar alemine dair sömürü ve zulmün tüm biçimlerini dışlamanın ve yaşamı gözetmenin yoludur. Et, balık, kümes hayvanı, yumurta, bal, hayvansal süt ve türevlerini dışlayıp bitkiler aleminin ürünleriyle yaşamak ve tamamen ya da kısmen hayvanlardan üretilen tüm ticari malların alternatiflerini kullanmak şeklinde pratiğe dökülür.”[2]
Vegan kelimesi daha sonra, 1979 yılında, The Vegan Society tarafından şu şekilde tanımlandı: “Veganlık hayvanların gıda, giyim ya da başka amaçlarla maruz kaldıkları sömürü ve zulmün her türlüsünden –uygulanabilir olan en mümkün mertebede– kaçınan ve buna ek olarak insanların, hayvanların ve çevrenin yararına, hayvan kullanımı içermeyen alternatiflerin geliştirilmesini ve kullanımını destekleyen felsefe ve yaşam biçimidir. Beslenme söz konusu olduğunda, hayvanlardan tamamen veya kısmi olarak elde edilen ürünlerin reddedilmesini ifade eder.”[3] Veganlık, insan dışı hayvanların da, insanlar gibi hissedebilir, duygusal varlıklar olduğu gerçeği göz önüne alınarak, onlara karşı olan etik yükümlülüğümüzü yerine getirmektir. Hayvanların yaşamı kendi yönelimleri doğrultusunda kendileri tarafından şekillendirilmelidir. Bizim, onları yiyecek, giyecek, sirk, deney gibi amaç ve faaliyetlerimize hizmet etmek için kullanmaya hakkımız yoktur. Bu yüzden onları alışkanlıklarımız, damak tadımız, eğlence kültürümüz uğruna öldürmek, sömürmek kabul edilemez birer yanlıştır.Türcülüğün ortaklaştığı bir diğer tahakküm mekanizması ise cinsiyetçiliktir. Hayvan bedenine yönelik şiddet ile kadın bedenine dönük iktidari mekanizmalar yeni bir tanım doğurmuştur: Etin Cinsel Politikası.
ETİN CİNSEL POLİTİKASI
Et yemenin karnizm, fordizm gibi üstyapılaşmış tanımları dışında cinsiyetçilik ve dolayısıyla ataerkil argümanlarla da örtüştüğü birçok nokta bulunmaktadır. Hayvanların, özellikle de dişi hayvanların tahakkümü ile kadın bedenine yönelik tahakkümün ortaklaşması, etin cinsel politikasını tartışmaya açmıştır. “Kadınları hayvanlaştıran, hayvanları da cinselleştirip dişileştiren bir tavır ve davranışlar bütünü”[4] olarak etin cinsel politikası, bu örtüşmenin politik alt zeminine ışık tutmaktadır.
Erkekliğin günden güne kutsallığının nüksettiği günümüz ataerkil dünyasında hayvan bedenine yönelik politikalar, şüphesiz diğer tahakküm biçimlerini arkasında bırakacak düzeydedir. İlk baskı ve tahakkümün hayvanların evcilleştirilmesiyle başladığı söylencesi bu durumu kanıtlar niteliktedir. Kadınlara yönelik ikinci sıraya oturan tahakküm –cinsiyetçilik– ile hayvanlara dönük tahakkümün –türcülük– birleşmesi ve bir nevi “et” olarak tariflenen kadın bedeninin uzamsal kesitleri olan bölümlere ayrılmanın kendini her geçen gün yenilemesi yeni bir tanımın gerekliliğini işaret etmiştir. Bu, etin cinsel politikasıdır şüphesiz. Etin ataerkil dünyası; kadın bedenini günden güne parçalıyor, nesnelerine ayırıyor ve tüketiyor. Bu nesneleştirme ve tüketme döngüsü günlük hayatın rutin basamaklarını –birçoğumuzun fark etmeyeceği düzeyde– günlük alışkanlıklarımızla tırmanırken gerçekleşiyor. Carol Adams’ın ‘dişilleştirilmiş protein’ adını verdiği, dişi hayvanlardan elde edilen süt ve yumurtanın kadın bedeni ve onun doğurganlığı ile olan ortaklığını düşündüğümüzde insan şu soruyu sormadan duramıyor: “Kadın bedeni de çoğunlukla etin yerini tutmuyor mu?”
Erkekleşmiş Et Kültürü
Etsiz kuru fasulyenin ‘adam’dan sayılmadığı, erkekliğin etli yemeklerle pekiştiği gibi çeşitli efsaneler sofralarımızı etli yemeklerle ve zihinlerimizi kirli düşüncelerle zehirlemeye devam ediyor. Etin ve etteki proteinin erkeğin kadından daha fazla ihtiyacı olduğu gibi söylenceler kadınların zayıf varlıklar olduğunu düşündüren cinsiyetçiliği farklı varyasyonlarla besliyor. Reklam panolarında sıklıkla karşılaştığımız ‘kadınsı piliçler”, kadınlığı ve kadınsılığı çağrıştıran nuggetlar ve onları yerken görüntülenen erkekler… Kadınların erkeklerin zihinlerinde yer ettiği “et” temsiliyle “et”in homo saphiens’teki –özellikle erkek olanları için– temsilinin yakınlığı reklam panolarının içinden, sofralarımıza yansıyor.
Tecavüz[5] ve Kesim
“Feminizm ve Tercümeleri” adlı üst başlıklı Princeton’ ın Lisansüstü Kadın Çalışmaları Konferansı’nda, Cinsel Şiddet: Temsil ve Gerçeklik adlı panelde Carol Adams, cinsel temsillerle ilgili dikkat çekici bir pasaja yer verir konuşmasında:
“Aynı ay içerisinde, yüz kilometreden daha yakın bir yerde, Gary Heidnik’in Philadelphia’daki evinin bodrumunda, üç kadın zincirlenmiş şekilde bulundu. Mutfaktaki fırında, ocaktaki tencerede ve buzdolabında bir kadının bedeninin parçalarına rastlandı. Kadının kolları ve bacakları orada esir tutulan diğer kadınlara yedirilmişti. Kurtulanlardan biri, zincirlenmiş olarak kaldığı süre boyunca Heidnik’in kendisine defalarca tecavüz ettiğini bildirdi.”[6]
Pasajda sözü edilen ve hayvanların kesimini düşündüren Heidnik’in tecavüzle birleşen kesim pratiği aklımıza ilk olarak hayvanlara dönük tecavüzü ve kesimi getirmiyor mu? Bu durum, tecavüz ve kesim sarmalının bir kültüre dönüşmesinden mi, yoksa işaret ettiği ortak temsillerden mi kaynaklanıyor? Her ikisi de! Et yemenin bir kültüre dönüştüğü gerçekliğinde insandan daha zayıf olarak nitelenen hayvanlara dönük kesim pratiği rahatlıkla özdeşi olarak düşünülebilecek ve görece erkekten daha zayıf olarak algılanan kadın bedenine yönelebilir. Özgecan Aslan ve daha sonrasında haber kanallarında sıklıkla tanık olduğumuz tecavüz ardından defalarca kez bıçaklama ve vücudu çeşitli uzuvlara ayırma ritüeli (!) sözü edilen durumun, coğrafyamızdaki en güzel örneklerindendir. Kadın bedeni ile hayvan bedeninin işaret ettiği ortak temsiller bütünü tecavüz ve kesimi ‘erkek insan’ için algısal olarak meşrulaştırmaktadır.
Kayıp Gönderge
Kayıp gönderge terimi, Carol Adams ile birlikte ele alınan ve onun politize ederek etin cinsel politikasıyla birleştirdiği bir kavramdır. Adams kavramın içeriğini şöyle açıklamaktadır:
“Hayvanlar, tüketiciler onların ölü bedenlerini yemeden önce dil tarafından yok edilir. Kültürümüz gastronomik bir dille ‘et’ kelimesini daha da anlaşılmaz hale getirir. Böylece ‘et’ dediğimizde aklımıza kesilmiş, öldürülmüş hayvanlar değil, mutfak gelir. Dil, hayvanların yokluğuna bu şekilde katkıda bulunur. Hayvanların kayıp göndergelere dönüşmesinin aslında üç yolu vardır. Biri çok açıktır: Az önce anlattığım gibi et yenirken hayvanlar, kelimenin tam anlamıyla yoktur. Zira ölülerdir. Bir diğeri tanımsaldır: Hayvanları yerken onlar hakkında konuşma biçimlerimizi değiştiririz. (…) Et kelimesinin kayıp göndergesi vardır, o da ölü hayvanlardır.”
Günlük konuşma rutinimiz içerisinde sıklıkla erittiğimiz, hayvan kesimi için daha süslü ve kesimi anımsatmayacak ifadeler kullandığımız bir gerçektir. Sözgelimi “bugün harika bir ceset yedim” yerine “harika bir yemek yedim” demeyi tercih ediyoruz. Kesim pratiği aklımıza geldiğinde yemek istemeyeceğimiz hayvanları, kullandığımız dilin akışında her geçen gün biraz daha unutuyoruz. Dil, algısal yönetimin en önemli parçasıdır. Ve bir şeyi ne kadar dolaylı anlatırsanız, meselenin özünden o kadar ulaşırsınız.
Son Söz Yerine
Marx’ın deyişiyle ‘katı olan her şeyin’ buharlaşıp gittiği bir evrende kendimiz dışında kalan birçok şeyi ötekileştiriyoruz. Dahası bunu çoğunlukla alışkanlıkların gölgesinde tekrarlıyoruz. Damak tadımızı değiştirmek her ne kadar zor gibi gözükse de ve protein ihtiyacımızı etin dışında herhangi bir besinden alamayacağımız her ne kadar aksettirilse de şeyleşmiş kuruntularımızı bir an önce terk etmemiz ve her türden tahakkümü reddetmemiz artık bir zorunluluktur. Fran Winant’ın Pilav Ye Kadınlara İnan şiirindeki çağrıyı tekrarlıyoruz ve diyoruz ki şansımız var bilmediğimizi öğrenmeye:
“Pilav ye, kadınlara inan
Bilmediğim her neyse
Hala şansım var öğrenmeye…”
[1] (Alınma tarihi: 10 Şubat 2015) http://www.abolitionistapproach.com/media/pdf/ARAA_Pamphlet_Turkish.pdf
[2] (Alınma tarihi: 10 Şubat 2016) www.yeryuzuneozgurluk.org
https://tr.wikipedia.org/wiki/Veganlık
[3] (Alınma tarihi: 10 Şubat 2016)
https://www.vegansociety.com/go-vegan/definition-veganism
[4] Carol J. Adams, Etin Cinsel Politikası, Ayrıntı Yayınları.
[5] Irza geçme veya tecavüz, kişinin rızası dışında cinsel ilişkide bulunulmasıdır. Genelde erkek tarafından kadına ve kız–erkek çocuklara doğru yapılan bir eylem olan tecavüz insanlık suçu olarak kabul edilir. (Alınma Tarihi: 10 Şubat 2016) https://tr.wikipedia.org/wiki/Irza_geçme
[6] Heidnik iki kasten öldürme, altı insan kaçırma, beş tecavüz, dört nitelikli saldırı ve bir zorla sapkın cinsel ilişkiye girmek suçlarından mahkûm edildi.