Biriciğe Varoluşçu Bir Nazar
Emre Oral
Kendi çapında bir estet,
erotist ve düşünür
Stirner'i reddetmekteki neden, Stirner'in "Biricik"inde gizli olan belirli bir düşünceyi emin olarak hissetmek olmalı. Bu düşünceyle karşı karşıya gelen Marx, Nietzsche, Carl Schmitt ve Jürgen Habermas gibi başka birçok insan, bu konuyu kamu önünde tartışmaktan kaçınmışlardır (Laska 1993, 1996).
«Ben, “Hiçim.” derken, boş olduğumu
söylemiyorum; bizzat yaratıcı bir hiçim, bir
yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.»
(Der Einzige und sein Eigentum,
Reclam – Stuttgart 1981, s.3-5.)
Havayla temas ettiğinde gerek kimyasal açıdan, gerek fiziksel açıdan değişime uğrayan maddeler vardır. Bu tip, narin maddeler gibi, duygusal yaşamda sıkça dile getirilen, “samimiyet” gibi kavramlar da, kalabalıkların yoğunlaştığı nirengi noktalarında, manevi varlığını çabucak kaybetme eğiliminde olur. Bu, kalabalıkları bir araya getiren; ekonomik etkenlerden ziyade, bir etken olarak, kalabalıkların yapıtaşını oluşturan öznenin, artık, tenhaya duyduğu ölümcül ihtiyacın bir sonucudur. Tenha bir araziyi tenha yapan, bir referans olarak kalabalık değil; öznenin oradaki varlığıdır. Yine aynı tenhada, çekinerek yürüyen bir insanın tenhaya dair güvensizliği, güvenin de tıpkı samimiyet gibi, manevi varlığını, bir çeşit materyal karşılığında ipotek altına verdiğini gösterir. “Sosyal adalet” ya da “sosyal güven” diye bahsedilen şeyler ne ifade ediyor? İnsanlar, kendilerindeki birçok şeyi inkâr ederler ve bu sebeple, başkalarında da bu, inkâr ettikleri şeylerin olmamasını isterler. Eşitlik adına varlık bulan bu talep, başta sosyal vicdan olmak üzere, [deo Gratias] sosyal ön adını alabilmiş birçok şeyin ve bunlara yataklık eden görev bilincinin kökeninde yatar. Bir frengi hastasının bilinçdışına hâkim olan, bu hastalığını çevresindeki insanlara da bulaştırma eğilimi; başta kendisi, sonra çevresi tarafından, esefle reddedilecektir. Sorgu, bu noktada “Neden ben?” diye yankı bulacaktır. Herkes bir adım geri çekildiğinde, kalabalığın içinden kimse kendisinin önde kalmasına tahammül edemez. Sosyal bilinç, kökeni sayrıl olan bir hissin, gruplar içinde ortaya çıkan eşitlik talebi sebebiyle birbirleriyle özdeşleşen insanlar tarafından, ister istemez olumlu bir bağa dönüştürülmesi sonucu oluşur. Ancak bu olumlu bağ; tarihin ışıklı ya da karanlık, güllerle kaplı ya da dikenli, toprağa saplanan ağaç kökleriyle dolu ya da insanın özgeci[1] endişelerinin çoraklığına terk edilmiş arazisinde yürüyen düşünürlerin hepsi için aynı şeyi ifade etmekten uzaktır. Max Stirner (asıl adıyla, Johann Kaspar Schmidt), her açıdan gürültüsü artmaya başlayan bir çağın düşünürler sınıfında, parmağını kaldırıp söz almadan ve hatta yerine bile oturmaksızın dile getirdikleriyle, unutulmayacakların onur tablosunda daha az nüfuz sahibidir; ancak onurlandırılmaya daha az gereksindiği, kesinlikle unutulması gerekenler listesinde, kendisine ayrılan yerini almıştır.
Samimiyeti bu noktada söz edilesi kılan, felsefenin, ölümcül bir decadence ile boğuştuğu bir dönemde, Stirner’in, insan yaşamı için ideal olan arayışına girmeden önce, Karl Marx başta olmak üzere, diğer birçok filozofun ihmal ettiği şeyi, eşsiz benliği ihmal etmemiş olmasıydı. Esasında buradaki ayrım, felsefeyi, insan yaşamı için sunacağı öneriler bakımından kutuplara ayıran, daha büyük ölçekli bir ayrımın bir parçasıdır. Bu ayrım, büyük ihtimalle Stirner’den hiç haberi olmamış çağdaşı, Søren Kierkegaard tarafından, Begrebet Angest’te (Kaygı Kavramı), biraz ironik bir dille, şöyle aktarılıyor:
“… Schleiermacher, Antikçağ Yunanı gibi, yalnızca bildiği şeylerden söz eden; zarif bir düşünürdü. Hegel ise tam aksine, olağanüstü yeteneğine ve çalışma gücüne rağmen, yaptıklarıyla bize bir kez daha kendisinin geniş bir yelpazede, tam anlamıyla Alman bir felsefe profesörü olduğunu hatırlatıyor, çünkü à tout prix [ne pahasına olursa olsun] her şeyi açıklamak zorunda olduğunu düşünüyor …” [2]
Kierkegaard’ın, kişiler üzerinden dikkat çektiği bu ayrım, esasında insanlığın düşünsel tarihinde her daim kendisini gösteren ve kişilerden çok, idealleri ilgilendiren, köklü bir ayrımdır. Kierkegaard’dan yapılan alıntıdan yola çıkılırsa, daha sonra Karl Marx’ın diyalektik materyalizmine bir zemin oluşturacak olan Georg Wilhelm Friedrich Hegel, insan yaşamı için ideal bir sistem arayışıyla meşhurdur. Bireyi bertaraf ederek, onu yalnızca çağın temsilcisi olarak tanımlayan Hegelci sistem, Kierkegaard tarafından, bireyin tekil ve eşsiz varoluşunu mutlak bir soyutlama bünyesinde erittiği gerekçesiyle, acımasızca eleştirilmiştir. Stirner ise, kaderin cilvesi olacak ki, Kierkegaard’un, yukarıdaki alıntının yapıldığı Begrebet Angest’inin yayınlandığı 1844 yılında, tek eseri olan Der Einzige und sein Eigentum’u (Biricik ve Mülkiyeti) yayınlamıştı. Zaten birkaç asır içinde de, Stirner’i varoluşçuluğun kaynaklarından biri olarak değerlendirecek olan kritikler; Kierkegaard’u, Stirner’i vurguladıklarından daha belirgin bir biçimde varoluşçuluğun atası olarak nitelendirmişlerdir.
Bugün insanın düşünce yapısını şekillendiren ve onun tarafından şekillenen dil, bu dinamizmiyle bile Stirner’ in felsefesinin satır aralarını kaçırabiliyor. Bunu, Bernd A. Laska’nın, Stirner’e adadığı eseri, “Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken.”deki şu ifadelerden anlayabiliyoruz: “Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düşünce ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner’in söylediği, söylemek istediği değildir ve söylemek istediği, söylenemez.” [3] Kelime oyunlarına boğulmuş gibi görünen bu kavram, esasında benlikten başka bir şey değilmiş gibi durur. Elbette, benliği ve benlik gibi, belirli bir derinlik düzeyine sahip diğer kavramları, herhangi bir referans noktası olmaksızın açıklayan sözlükler ve ansiklopediler, dünyayı kurtarmak üzere yola çıkmış sistem sevdalıları için bir can simidi niteliğindedir. Benliği “karakter” diye tanımlama yolunu seçen yapı, kendi müşterisini yaratan süpermarketin tenezzülsüzlüğünü yansıtmaktadır. Oysa Meksika’nın küçük bir köyünde, “çarşı” olarak tanımlanabilecek bir mercadoda gerçekleşen alışveriş, tamamen söz ve beceriye dayalı bir biçimde gerçekleşir: mercadoda pazarlık, teatral bir üslupla, alıcı ve satıcı arasında dağılan rollerin, doğaçlama bir biçimde oynanmasıyla yapılır. İstenen mal el değiştirene kadar, bu yüksek tansiyonlu, eşsiz diyalog sürer. Mercado, bu noktada, herkes için standartlaştırılmış bir benlik tanımının temsil ettiği süpermarketin karşısında, ilk kez Stirner’in bahsettiği biricik ile özdeşleşir. Biricik, ne benlik ne de bilinçtir; ne kişilik ne de karakterdir. Biricik, yalnızca Max Stirner’i tanımlar. Dolayısıyla tüm insanlar içinden seçilebilecek bir insan, herhangi bir benliğe sahip değildir; o, edindiği dilsel yetenekleri aşan, bir aşkınlık tarafından tanımlanır. Buradaki aşkınlık, ölümcül derecede zaruri bir belirsizliği barındırmak zorundadır. Buradaki belirsizlik de, varoluşçu ekolde ötekiyle birlikte anılan belirsizliğin ta kendisidir. Kimsenin kimseyi tanıyamayacağı önermesinin köklerini Antik Yunan’a kadar götürebilecek olsak da, bunu etraflıca dillendiren ilk filozof, Søren Kierkegaard olmuş, ardından tanımak kavramı, Jean–Paul Sartre ile –özellikle La Nausée (Bulantı) ile– asıl decadence[4] sürecine girmiştir. İşte, tanımak kavramının sahne olduğu bu sürecin bir benzerine, çoğunlukla tanımak eyleminin öznesi ve nesnesi konumundaki benlik kavramının da sahne olduğunu söyleyebiliriz. Benlik kavramını yeniden tanımlamak ve tekrar sözlüklerdeki yerine koymak, hiç şüphesiz, “Bis repetita non placent.” [5] dedirtecektir. Mesele daha çok, aynı hatayı tekrarlamak meselesi gibi duruyor; yapılan şey bir ironi değil ve ikinci kez yapıldığında kimseyi baştan çıkarmayacak. Dolayısıyla, Stirner’in, var olmak adına standartlaştırılmaktan başka bir yolu olmayan, standartlaştırılmış benlik kavramını yerle bir edişini, bu şekilde okumak gerekiyor.
İngilizcedeki self sözcüğünün kronolojik öyküsü, bu noktada tam bir emsal niteliğinde. Bu sözcüğün Türkçedeki karşılığı, “kendi” olup, başlangıçta, yani 11. yüzyıl İngiltere’sinde hiçbir işteşlik, kendi üzerine kapanmışlık içermez; yani “ben”i nitelemez. Başta bu sözcük sadece bir nesnenin ya da kişinin varlığına vurgu yapılırken kullanılırdı. Self sözcüğünün “ben” kavramını karşılamaya başladığı ilk zamanlar, İngiltere’de okuryazarlığın; yani insanın, bir metnin uzamını kendi benliğiyle doldurabilme yetisinin yaygınlaştığı zamanlara rastlar. Artık 14. yüzyıl İngiltere’ sinde, insanın eşsiz bir iç evrene sahip olduğu fikri öylesine güç kazanır ki, insanları dini inançlarından saptırabilecek düzeyde bir toplam momente sahip olur. Bu, 1400 yılının Saint Benedict Yasası’na bile şu çarpıcı ifadelerle işlemişti: “Kendi benliğimizi inkâr etmeli ve her şeye kadir Tanrımız efendimizi izlemeliyiz.”[6] Bu çarpıcı kronolojiden damıtabileceğimiz sonuç, topluluğun malı olan ortak benliğin, okuryazarlıkla birlikte bireylerin eşsizliklerine ışık tutmaya başladığı yönündedir. Öznenin iç uzamının farkına varmasına vesile olabilecek herhangi bir dil –bunun konuşulan bir dil olması gerekmez; matematik ve müzik gibi diller de kapsam dâhilindedir–, onu kendi tekilliğiyle karşılaşmaya doğru iten en önemli etken olabilir. Hatta dilin dışında, kendi tekilliğinden kaçan bir kara deliği andıran uygar insanı, yalnızca kendi biricikliğinde ortaya çıkabilecek ve onu, tekilliğinde kaybolmaya itebilecek, olası eşsiz eylem türlerinden veya dinamizmlerden söz edebiliriz. Astronomik, ancak gayet estetik bir hayal olan kara delik, içinin merkezinde, yok ediciliğinden ziyade esrarıyla öne çıkan bir tekillik (singularity) barındırır. Stirner’in ortaya koyduğu şey, esasında bütün insanların, iç çekirdeklerinde birer tekillik barındırdığıdır. Bu tekillik, en az uzaysal kara deliklerin tekillikleri kadar dehşete düşürücü olup inkâr edildiği uygarlık bünyesinde ahlaki, sosyal ve kültürel decadence yaraları açmaya devam etmektedir. Stirner’in yalnızca kendisi için geçerli olan biricik kavramı, bu yönüyle, insanlığa yöneltilmiş ve cevabını bugüne kadar bulamamış bir eleştiri niteliğindedir.
Gençliklerinde Hegel’in adına toplanan ve kendilerini “Genç Hegelciler” diye adlandıran genç düşünürlerin arasında, toplantılara katılan, ancak sessizliğini koruyan Stirner, bir yandan Hegelci sistemi, geleneği ve o dönemde üniversitelere hâkim olan düşünce yapısını da fazlasıyla deneyimlemişti. Hatta bu gençlerin arasından ayrıldıktan sonra, Stirner, o dönem Genç Hegelciler’in lideri konumunda olan, Ludwig Feuerbach ile girdiği tartışmadan ezici bir üstünlükle çıkmıştı. Öylesine ki, Karl Marx’ın, Stirner’den etkilendiğini itiraf eden Friedrich Engels’i azarlaması ve Feuerbach’tan ve onun hümanizminden ayrılması, bu yenilginin boyutlarını ortaya koymaktadır[7]. O güne kadar ve o günden sonra uygarlığın temsil ettiği kara deliği belli açılardan fotoğraflayan ve bu kara deliği yaşanabilir kılabilmek iddiasıyla ortaya çıkan bu aslan terbiyecilerinin aksine, Stirner, Biricik ve Mülkiyeti ile tekilliği deneyimlemesinin bedelini, standart bir mutsuzluk tanımının yetersiz kalacağı bir yaşam sürerek ödedi. Bu tek eseriyle, Avrupa düşünsel camiasında ölümcül bir etki yaratan biricik, hayatını idame ettirebilmek adına –iki evlilik de dâhil olmak üzere– giriştiği işlerin neredeyse hepsinde başarısız oldu. Çeviriler ve yazılarla hayatını sürdürmeye çalışan Stirner, alerjen bir kınkanatlı sebebiyle hayata gözlerini yumduğunda 50 yaşındaydı.
Elbette, bugün birçok yayın, Max Stirner’i bireyci anarşist gibi bir ön adla anıyor; sonuçta okurun beklentisi, yani iç uzamı belirli tanımlara aç okurun bu yayınlardan beklediği, elle tutulabilir, öğrenilebilir ve benliklere yapıştırılabilir bir ideoloji. Ancak şu net bir şekilde ortaya konulmalıdır ki, Stirner kendisini ne bir bireyci ne de bir anarşist olarak nitelemişti; onun kendisini takdimi, biricik şeklindeydi. Bugün, tarih yazıcılarının ve ideologların Stirner ile ilgili ihmalleri, daha çok öznel bir boyutta gerçekleştiği için (başka bir deyişle Stirner bugün hayatta olmadığı ve bütün bu teşhisleri değerlendiremediği için), pek dikkat çekmemektedir.
Bir yarasa, çevresini algılayabilmek için, etrafa insan kulağının algılayabileceği frekans aralığının dışında kalan frekanslarda ses dalgaları yayar ve bu dalgaların geri dönütlerini değerlendirir. Önceki satırlarda sözü geçen ölümcül derecede zaruri belirsizlik, Stirner’in «Ben, “Hiçim.” derken, boş olduğumu söylemiyorum; bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.» sözlerinde, bir yarasanın ses dalgalarının titreşimi biçimindeki varlığını, mütemadiyen sürdürür. Yaratıcı hiçlik, bir yarasanın yönünü bulması amacı dışında hiçbir mesaj taşımayan dalgaları, yönünü bulması için bir insana örnek olarak sunan, eşsiz bir algının ürünüdür ve doğası gereği, çelişik olmak zorundadır; çünkü dilin genişleyen sınırları, çelişkilere gebedir. Yine de dilin sınırları ne kadar genişlerse genişlesin, biricik olanın, tekilliğini deneyimlemesine engel teşkil etmez. Tekillik, tekillik diye bahsedilen şey değildir; deneyimlenecektir.
[1] Bu kelime, Altruizm ideolojisinden doğan “altruistik” sıfatının tam bir Türkçe çevirisi olarak önerilmiştir. Çeşitli yayınlarda önerilen “diğerkâm” sözcüğünün, anlamsal kapsamı sebebiyle, “altruistik” sözcüğü için tam bir karşılık olamadığını düşünüyorum.
[2] KİERKEGAARD, Søren, Kaygı Kavramı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2013, s.12.
[3] LASKA, Bernd A., Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 149
[4] Bozulma, çürüme veya çöküntü diye çevrilebilecek, Fransızca kökenli terim. Yine de bu terimin Fransızcadaki içkin anlamı, Türkçe’ye çevrildiğinde nitelik kaybına uğrayabiliyor. Örneğin, Friedrich Nietzsche, bu terimi modernite sürecinde “çürümeye yüz tutan” insani nitelikler için kullanmıştı. Diğer yandan bu terim, 19. Yüzyıl’da gerileyen romantizm akımı için de kullanılmıştı.
[5] Lat. “İki kez tekrar eden, artık baştan çıkarmaz.” Horatius (Şiir Sanatı, 365. dize)
[6] Acta Sanctorum Ordinis S. Benedictii, C, 4, 191. (Oxford İngilizce Sözlük çevirisi)
[7] “The Debate Between Feuerbach and Stirner: An Introduction” The Philosophical Forum, Volume 8, Number 2-3-4, (1976)