Birlikte Yaşamak


Esen Yangın
Sosyal Psikoloji
Doktora Öğrencisi

Bundan bir yıl önce tanıştığımızda kucağındaki dokuz aylık bebeği ile çalıştığım kurumun dersliğinde bekliyordu. Türkiye’ye iki yıl önce göç etmiş, burada evlenmiş ve bir çocuğu olmuştu. Çocuğunun ihtiyaç duyduğu özel eğitime devam edebilmesi sorumluluğunu üstlendiğimden oldukça sık görüştüğüm M., zamanla bana kendi hikâyesini açmaya başladı.[1] Doğduğu coğrafyanın, kadınlığın, savaşın ve göçün kederini dinledim uzun uzun: 40 yaşında, güzel bir kadın. Suriye’deyken öğretmen olarak çalışırdı. Daha önce hiç evlilik düşünmemişti. Ailesi ile arasında güçlü duygusal bağlar vardı. İşinden, dostlarından, ailesiyle paylaştığı sofradan, kardeşleriyle gece yarılarına kadar yaptıkları sohbetlerden keyifle bahsederdi. Savaşta kardeşlerinden birini kaybetmişti, yasını hâlâ tutuyordu. Kendisi Türkiye’ye, ailesi ise başka bir ülkeye göç etmek zorunda kalmıştı. Türkiye’de evlendiği eşinden doğan bebeğinin Down Sendromlu olduğunu doğumdan sonra öğrenmiş, bu durumu aylarca hastalık-sakatlık olarak görmüş ve bu fikre alışamamıştı. İçine girdiği çöküntüyü atlatmak aylarını almış, ancak daha sonra bebeğinin özel durumunu kabullenip bir çocukla kurulabilecek bağın en güzelini kurmuştu. Hayatın kendisi için nasıl tepetaklak olduğundan bahsetti hep. Burada hiç arkadaşı olmadığından, evde yalnız başına geçirdiği uzun saatlerde hep geçmişe özlem duyduğundan, yeniden çalışabilmeyi çok istediğinden, içinde bulunduğu maddi engellerin yarattığı çaresizlikten, ekonomik olarak bağımsız özgür bir kadından, henüz yeni tanıştığı bir adamın eline bakan biri hâline gelişinin yarattığı ağırlıktan…

M. edebiyatı çok sever. En son okuduğu romanı bitiremeyişine, yarım bırakıp yanına al(a)madan apar topar gelişine hayıflanmıştı bir sohbetimizde. Aynı zamanda yazarlığı da, bebeği için yazdığı şiirlerinde düşler kurmuşluğu da vardır… Titiz, evhamlı bir kadındır. Güzel ve zarif bir gülüşü vardır. Oldukça gururludur da, hep bir adım geride durur; birinin kendisini fark etmesini bekler, aksi olursa da sorun yoktur. Fedakârdır ayrıca. En çok ölümden korkar, bebeğinin geleceğine dertlenir; çünkü gözü hep arkadadır.

Koca bir hayat üzerine ciltlerce şey yazmak mümkündür sanıyorum. Aslında bu metin Suriyeli göçmenlerle “birlikte yaşama”ya psikolojinin penceresinden bir bakış niteliğinde olacaktı. Ancak sayısı bugün 3,5 milyonu[2] aşan bir gruba bir “kalabalık” ya da sadece grup olarak bakmanın, bizi mühim ayrıntılardan mahrum kılacağına kanaat getirdim. Zihnimden geçen onca şeyi anlatmaya teşneyken, masanın başına geçtiğim bu vakit en çok kuşandığım his, beni böyle bir başlangıca yöneltti. Etten ve kemikten bir hayatı anlamak ve anlatmak, bütün kimliklerin örtüsünü kaldırıp, altındaki çıplak insana bakmaktan daha somut ve daha hakiki ne olabilirdi? M. tıpkı diğer 3,5 milyon gibi, arzuları, kaygıları, korkuları, sevinçleri, planları, beğenileri, tahayyülleri olan bir kadın. “Birlikte nasıl yaşarız”ı psikolojinin süzgecinden geçirirken çıkış noktamızı gerçek bir yaşamın kıyısından başlatmak, nihayetinde dönüp dolaşıp aynı noktaya vardırmak, sanıyorum göçmenlik meselesine bakışımızı değiştirmekte faydalı olacaktır.

Suriye iç savaşı ile birlikte yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalarak Türkiye dâhil birçok ülkeye iltica etmiş göçmenler, 2011’den bu yana Türkiye toplumuna yeni bir sosyal grup olarak dâhil olmuşlardır. Bu büyük göç hareketi, sayısı milyonları bulan insanı yaşamından etmiş, evsiz, okulsuz, işsiz, vatansız ve dolayısıyla, vatandaş olmaktan kaynaklı yasal haklardan yoksun hâle getirmiştir. Ancak ne var ki, Türkiye’nin açık kapı politikası çerçevesinde sınır kentlerdeki kamplara, şehirlere, köylere yerleşen ve toplumumuza en zayıf, en güçsüz grup olarak dâhil olan Suriyeli göçmenler daha çok “yarattıkları sorunlar” ölçüsünde dile getirilir ve görünür olmaya başlamışlardır. Göçmenlere yönelik herhangi bir kalıcı politikanın bulunmayışının yarattığı belirsizliğe, ayrımcı tutumların ve nefret söyleminin giderek tırmandığına, Suriyelilerin farklı düzlemlerde hedef tahtasına oturtulduğu bir bağlamda ezeli ve ebedi “suçlu” ilan edildiklerine günbegün tanık olmaktayız.

Suriye’ye geri dönüş koşullarının sağlanıp sağlanmayacağı, sağlanacak olsa bile bunun ne zaman gerçekleşeceği belirsiz. Ayrıca her iki durumda da göçmenlerinin önemli bir kesiminin Türkiye’de kalıcı olacağını, bu nedenle Türkiyeli ve Suriyelilerin Türkiye’de ortak bir geleceklerinin varlığını düşünmek yanlış olmaz. O hâlde bu birlikteliğin, yeni birtakım sosyal ilişkilerin de başlangıcı olduğunu göz önünde tutmak gerekecek. Suriyeli göçmenlerin içine dâhil oldukları toplum tarafından benimsenip benimsenmeyecekleri, aralarındaki ilişkinin ne yönde seyredeceği, dışlanma, ayrımcılığa uğrama, nefret söylemi, yabancı düşmanlığı, önyargı sorunlarının ne ölçüde baş göstereceği, Suriyeliler dâhil, Türkiye toplumundaki bütün sosyal bileşenlerin esenliği açısından ele alınması gerekli konulardır.

Tarih, dünya genelinde sayısız insan hareketliliğine tanıklık etmiştir. İnsanlar, bireysel olarak ya da kalabalıklar hâlinde; zorunlu olarak ya da daha iyi, daha istendik bir yaşam kurma arzusuyla (ki bu dolaylı olarak yine zorunludur) göç yoluna düşmüştür. Çıkış noktası neresi olursa olsun, vardıkları yerde kendilerini karşılayan insanlar “yerli”, kendileri ise “göçmen” olarak tanımlanmışlardır. Göçlerle meydana gelen insan topluluklarının hareketliliğinin bir araya getirdiği bu sosyal grupların birbirleriyle teması “kültürleşme”[3] olarak ifade edilen dinamik ve etkileşimsel kavrama denk düşmektedir. Kültürleşme kavramı içeriğinde her iki grubun birlikte yaşadığı kültürel ve psikolojik değişimleri barındırmaktadır. Bu değişim süreci; bireylerin zihinsel dünyalarından davranış örüntülerine, sahip oldukları alışkanlıklarından yaşadıkları çevreye, içinde bulundukları toplumun demografik özelliklerinden ülkenin politik, ekonomik ve kültürel özelliklerine uzanan geniş bir yelpazede seyretmektedir. Kültürleşmenin “etkileşimli” niteliği, üzerinde durmakta olduğumuz “birlikte yaşama” pratiklerinin anahtar kavramıdır. Kültürler arası psikolojideki çalışmalarıyla bilinen araştırmacı Bourhis ve arkadaşlarının geliştirmiş oldukları etkileşimli kültürleşme modelinde tanımladıkları “kültürleşme stratejileri” göçmenlerin sahip oldukları miras kültürü sürdürme ve/veya yerli kültürle ilişkilenme seçeneklerine dair yönelimlerini içerir.[4] Ancak elbette bu yönelim ve arzu sadece göçmenleri ilgilendiren ve yerli halktan bağımsız bir konu değildir; göçmenlere yönelik yerli halkın benimseyeceği kültürleşme pratiklerinin göçmenlerin istekleriyle uyumlu olup olmaması, birlikte yaşama arzusunda eşit ağırlığa sahiptir. Tam da bu nedenle her iki grup, uyumun ve birlikte yaşamaya dair arzunun birer öznesidir.

Sosyal grupların kültürleşme ilişkilerinin birtakım sosyal psikolojik değişkenlerle ilişkisini araştıran çok sayıda kültürlerarası çalışma, bu grupların kendilerine, diğerlerine ve dış dünyaya ilişkin algı ve tutumlarıyla kültürleşmenin yakından ilişkili olduğunu söylemektedir. Yerli grup açısından bakıldığında benimsenecek kültürleşme stratejisinin “kabullenici” ya da “reddedici” olma durumu söz konusudur. İşte tam da bu “kabullenme” takdiri, göçmenleri sosyal hiyerarşide bir basamak aşağıda tutmaya yaramaktadır. Farklı kültürel bağlamlarda yapılan çalışmalar, yerlilerin ülkelerindeki farklı milletlerden göçmenleri “değerli” ya da “değersiz” görme eğiliminde olduklarını ve değerli olarak gördükleri göçmen gruplarına yönelik kabullenici yönelimleri daha çok benimsediklerini göstermektedir.[5] Özellikle Suriyelilerin Türkiye’ye göç etmelerinin ardından daha yüksek sesle ve daha sık biçimde dile getirilmeye başlanan “Arap” kimliğine yöneltilen kalıp yargıların taşıdığı olumsuz anlamların göçmenlere yönelik yaygın kanaatin bir ifadesi olduğu düşünülebilir. Sözgelimi, ülkede işlenen bütün suçların faili sayılan göçmenlerin, bu konuda yerlilerin hayli gerisinde olduğunu açıklamaya, artan asılsız haberlerin de etkisiyle, resmi makamlarca ihtiyaç duyulmuştur.[6]

Suriyeli göçmenlerin ülkedeki varlıklarının görünürlük kazanmasıyla ortaya çıkan birtakım söylemler, bizi gruplar arası ilişkilerde tehdit algısının dinamiklerini sorgulamaya götürmektedir. Muzaffer Şerif, “Gerçekçi Çatışmalar Kuramı”nda, maddi kaynakların ortak kullanımının söz konusu olduğu ortamlarda birinin potansiyel başarısının, diğerinin kazanımlarını tehdit ettiğini ifade etmektedir. Suriyeliler ile ilişkileri bu çerçeve içerisinde ele aldığımız vakit, “Suriyeliler geldikten sonra ev kiraları arttı”, “işimizi elimizden aldılar” gibi yaygın söylemlerde, göçmenlerin sahip olunan ekonomik kaynaklar için bir tehdit unsuru oluşturduğu algısı dikkat çekmektedir. Ne var ki biraz daha yakından baktığımızda ev kiralarının artmasının nedeninin göçmenler değil, yerli ev sahipleri, ucuz işgücü olarak çalıştırılmanın kazananlarınınsa işveren yerliler olduğu, dolayısıyla öfkenin yanlış yere kanalize edildiği düşünülmektedir. Zira Suriyeli mültecilerin şartlarını bu denli ucuza çalışmaya müsait kılan şey, asgari sınırın çok daha altında ücretlere çalıştırılmaları önünde işverenleri caydırıcı ciddi yasal önlemlerin bulunmamasıdır.

Bütün bu tablo içerisinde kurulacak barışçıl bir birliktelik inşasına katkı sağlayan ilişkilerin varlığından söz etmek mühimdir. Zira yerli halkın göçmenlerle olan ilişkisinin bütünüyle olumsuz seyrettiği düşüncesi yanlış olacaktır. Farklı bağlamlarda (örn. bireysel temaslarımız, iş deneyimlerimiz, akademik çalışmalarımız gibi) edindiğimiz gözlemlerden süzdüğümüz, birlikte yaşamanın nasıl mümkün kılınacağına dair bizlere rehberlik edecek örneklere değinmek gerekmektedir.

Suriyelilerin İzmir’de yoğun olarak yerleşmiş olduğu bölgelerden biri Kadifekale’dir. Buranın nüfuslanmasına bakıldığında, ağırlığının Güneydoğu illerinden gelen göçmenler olduğu görülmektedir. Suriye göçünün ardından bu semte yerleşen göçmenlerin etnik profiline bakıldığında daha ziyade Kürtlerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Daha önce göç deneyimi yaşamış Güneydoğu Kürtleri ile Suriyeli Kürtlerin buluştuğu bu kent periferi, dayanışma kültürüne ev sahipliği yapmaktadır. Elbette burada dil ve kültür ortaklığının hatırı sayılır payı bulunmaktadır. Ne de olsa Suriye’den gelen bu göçmenler yapay sınırların ayırdığı akrabalarıdır. Ancak aynı zamanda Kadifekale, birlikte yaşamın göz önünde tutulması gereken somut bir pratiğidir. Yakın zamanda İzmir’de parça başı ücretlerin artırılması talebiyle Suriyeli ve Türkiyeli ayakkabı işçilerinin birlikte gerçekleştirdikleri iş bırakma eylemleri de benzer şekilde önemli bir başlangıcın habercisi niteliğindedir.[7] Bu sürecin ve yaşantıların bize öğrettiği şey, denklik esasına dayalı gruplar arası temasın, kurulacak olumlu ilişkilerde yararlılık sağlayacağıdır.

Birlikte yaşama ya da sosyal psikoloji literatüründeki adıyla sağlıklı bir “entegrasyon”, yalnızca sosyal grupların arasında cereyan eden etkileşimlerin niteliğiyle sınırlı bir mesele değildir. Göç literatürünün bize söylediği bir diğer önemli bilgi, sağlıklı bir entegrasyonun devletlerin benimsediği göç politikasından başlayıp, göçmen ve yerli grubun benimsediği kültürleşme yönelimlerinin uyumluluğuna uzanan bir hiyerarşide seyrettiğidir. Bourhis tarafından Etkileşimli Kültürleşme Modeli olarak adlandırılan bu modeldeki unsurların her birinin birbirleriyle etkileşim içerisinde olduğu görülmektedir. Yani benimsenen entegrasyon politikası, grupların yönelimlerini etkilediği gibi, tersi de mümkündür.

Bütün bu fikirlerden hareketle, göçmenlerin sürüncemede kalmış yasal statülerinin belirginleştirilmesi ile hak sahibi birer özne kılınmasının birincil önem taşıdığı düşünülmektedir. Bundan sonraki aşamalarda entegrasyon hamlelerinin politika hâline getirilmesinin, gruplar arasında gerginlik yaratan unsurların ortadan kaldırılmasında etkili olacağı beklenebilir. Bir diğer taraftan birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesinde, yaygınlaştırılmasında ve çok kültürlü toplumun inşasında sosyal psikoloji bilgisinin büyük katkıları olacaktır. Bireysel ve vicdani sorumluluğumuz ise belki de M’yi ve hikâyesini tanımak ve anlamakla başlayacaktır.

 


[1] Bu kısa hikâye, M.’nin onayı alınarak yazılmıştır.

 

 

 

 

 

 

[2] Marmara Belediyeler Birliği Kent Mültecileri Raporu, 2017

 

 

 

 

 

 

[3] Kültürleşme kavramının tanımı ve daha fazlası için: Berry, J. W. (2005). Acculturation: Living successfully in two cultures. International Journal of Intercultural Relations. 29(6), 697-712. ve Berry, J. W. (2001). A psychology of immigration. Journal of Social Issues, 57(3), 615-631.

 

 

 

 

 

 

[4] Bourhis, R. Y., Moise, L. C. ve Perreault, S. (1997). Towards an interactive acculturation model: A social psychological approach. International Journal of Psychology 32(6), 369-386.

 

 

 

 

 

 

[5] Bourhis, R. Y., Montaruli, E., El-Geledi, S., Harvey, S. ve Barette, G. (2010). Acculturation in multiple host community settings. Journal of Social Issues, 66(4), 780-802 ve Bourhis, R. Y. ve Dayan, J. (2004). Acculturation Orientations towards Israeli Arabs and Jewish immigrants in Israel. International Journal of Psychology, 39(2), 118-131.

 

 

 

 

 

 

[6] T.C. İçişleri Bakanlığının 5 Haziran 2017 tarihli basın açıklaması için bkz. https://www.icisleri.gov.tr/basin-aciklamasi05072017 (Erişim Tarihi: 7 Kasım 2017)

 

 

 

 

 

 

[7] “Saya işçilerinin direnişi İzmir'e sıçradı” başlıklı, 20 Eylül 2017 tarihli haber için bkz. https://www.birgun.net/haber-detay/saya-iscilerinin-direnisi-izmir-e-sicradi-180469.html (Erişim Tarihi: 7 Kasım 2017)