Cadı Mıdır, Şeytan Mıdır, Aklı Ruhu Var Mıdır?
Saymakla azalmıyor, bitmiyor, yazdıkça yenisi geliyor akla bu cümlelerin. Ne kadar çoklar değil mi? Ne kadar çok kalıba sığdırılmaya çalışılıyor kadın, yetmiyor insan olarak anılması, illaki bir cümle gerekiyor ona biçilen ve yetinmesi gereken payın gözüne sokulması için. Bir kadın olarak acaba yüzyıllar öncesinde yaşasaydım ne hâlde olurdum, atarlar mıydı beni de bir kazana, yakarlar mıydı cadı diye? Hoş şimdi de çevremde cadıya benzetildiğim özelliklerle anılabiliyorum ama tabii emin olmak için o dönemlere gitmek gerekebilir. Neydi acaba o kadınlara cadı denmesinin sebebi, neydi acaba kazanlarda yakılma sebepleri, acaba bana benziyorlar mıydı? Yüzyıllar önce kadına sadece ideal anne olmak, eş olmak, ev kadını olmak, kız olmak gibi roller biçilmemiş, üstüne üstlük adeta “cadı rolünü de sen üstlen, bize taşlayacak, kazanlarda yakılacak, öldürülecek biri lazım, o neden sen olmayasın,” denilip bir de kadına cadı olma rolü takdim edilmiştir.
Cadı kelimesi bu kadar çok geçince insanın zihninde “ne demek acaba cadı, bu kadar bahsi geçen bu kelime hangi sözcüklerle anlamlandırılmaya çalışılmıştır acaba” diye bir merak baloncuğu da belirmiyor değil. Bakıldığında sadece dört harfli bir kelime ancak öğrendiklerim sonucu bende bu kelimenin bıraktığı hissiyatı hayali bir canlandırmayla somutlaştırmak için gözlerimi kapattığımda gördüğüm, dev tırnaklı bir elin indiği ve kadınların sırtını deşen pençeler atıp organlarını sökmeden yakalarını bırakmadığı bir imge oldu. Bu canlandırma biraz tedirgin edici olsa da zamanında yaşanılanlar ve yaşatılanlar kadar ürkütücü olamayacağı kanaatindeyim.
Cadı kelimesini araştırdığımda önüme çıkan ilk tanımlar, geceleri dolaşarak rastladığı insanlara kötülük yaptığına inanılan hortlak; masallarda geçen kötülük simgesi, kocakarı, büyücü kocakarı tanımları oldu (TDK, 2006). Bu tanımlarla kendimi henüz özdeşleştiremedim ama biraz daha derinleştirmekten zarar gelmez diye düşünüyorum. Gelelim cadı sıfatı yakıştırılması sonucu kadın olmaya, kadın olarak doğmaya pişman olmuş, kendi varlığına lanet okuyacak bedeller ödemiş olan o kadınlara. Kimdi acaba bu cadılar? Acaba o zamanın cadıları şu anki feministler miydi, acaba o zamanki güruh şimdiye bir uğrasa, ilk yakacakları “cadılar” feministler mi olurdu? Evet olurdu, hatta yazının hemen bir sonraki bölümünde yazılanların buna dair bir kanıt niteliği taşıyacağı kanaatindeyim.
Tarihte Adem’in Havva’dan önce, tıpkı Adem gibi topraktan yaratılmış olan bir karısı daha olduğu biliniyor. İlk kadın olduğu bilinen Lilith de bu cadı damgasından nasibini almış, ilk günahı işleyen ve hatta cennetten kovulmanın tüm hesabının kesildiği, ilk kötü kadın ve ilk cadı olarak damgayı alnının çatısına yemiştir. Lilith, Adem’e “ben seninle aynı topraktan geldim, biz eşitiz bana erklik taslayamazsın” demiştir, tabii bu cümleleri o zamanın jargonuyla dile getirmiştir ki bu tarihteki ilk feminist olduğunu gönüllerde kanıtlamaya yeter de artar bile kanaatimce. İlk feminist Lilith, eşit olduklarını Adem’in gözüne sokup ona başkaldırdıktan sonra Adem’in pasif agresif erkliğine dayanamayıp cennetten kaçar. Sonrasında Adem’e erkliğini konuşturabileceği, bu sefer eşit şartlarda topraktan gelmediği ve Adem’in “sen benim kaburgamdan yaratıldın” diyebilip kendi üstünlüğüne kanıt sunabileceği, günümüze dek ulaşan erkilliğin fitilini ateşleyebileceği Havva sunulmuştur. Böylece ilk cadı damgasını yiyen kadın da Lilith olur (Karaküçük, 2010).
Bir başka cadı, hatta şeytan damgası yiyen kadın ise, şimdilerde kimilerinin tabiriyle feministlik taslamaktan uzak durmuş, feministlik adına bilinene göre bir adım dahi atmamış ki zaten fiziksel özellikleri sebebiyle adım dahi atamayan bir kadındır. Ancak bu özelliklerine ve Lilith’in aksine, eşitliğe dair bir derdi bile olmamış olmasına rağmen bu kadın çok da iyi bir sona kavuşamamış olan, çoğumuzun efsanelerden tanıdığı, kuyruğu yılan, üst bedeni kadın, bedeni pullarla kaplı, dili ateş olan Şahmeran’dır. Mezopotamya’da kötülük simgesi kadın, cadı ve şeytan kavramlarının atfedildiği Şahmeran’ın yılan yanı kötülükle, kadın yanı ise (yine yarısı bile tek başına kadın olmakla değerlendirilmemiş çünkü kadın olmak, sadece kadın olmak beraberinde birçok kötülük getirdiğinden) kadının var olan tek iyi özelliği olarak doğurganlıkla temsil edilmiştir. Yine de bu kadın, bu kötülük, bu cadı Şahmeran da bir erkeğin kendini var edebilmek ve ispatlayabilmek için bulduğu ilk yol olan öldürme tutkusundan kurtulamamış, bir sebep bulunup bütün kötülüğü, bütün şeytanlığı ve bütün cadılığıyla öldürülmekten kaçamamıştır (Karaküçük, 2010).
Tarihe cadılıkla nam salmış başka bir kadın da M.Ö. 10. yüzyılda yaşadığı bilinen, Endor bilicisi Endora’dır. Kehanetlerinin gerçekleşmesiyle bilinen Endora, İsrail’in ilk kralı Saul’un danışmanlık istediği için aratıp buldurduğu biridir. Rivayete göre Kral Saul, Endora’dan Peygamber Samuel’in ruhunu çağırmasını ister ve Endora da bir şekilde Peygamber Samuel ile bağlantı kurup onu çağırır. Peygamber Samuel’in ruhu Kral Saul’e “Rab seni de İsrail halkını da Filistinlilerin eline teslim edecek, yarın sen ve oğulların bana katılacaksınız, Rab İsrail ordusunu da Filistinlilerin eline teslim edecek,” der. Bunları duyan Kral Saul boylu boyunca yere düşer. Daha sonra Endora’nın ve Kral Saul’un yaşadıkları üzerine yapılan tartışmalarda Endora’nın Kral Saul’u kandırdığı, aslında ruh çağırmadığı, kralı güçlü bir oyunculukla sergilediği piyese inandırdığı gibi söylemler olsa da bu Endora’nın cadı diye anılmasından ve hakkında birçok sıra dışı (fenerinde kendi oğlunun bedeninden elde ettiği yağı kullandığı, ruhlarla konuştuğu, şeytanla dostluk yaptığı, zararlı ve korkunç biri olduğu gibi) söylentiler ve efsaneler yayılmasına engel olamamıştır (Demir, 2019).
Bu “cadılar” haricinde de tarihe birçok cadı adını yazdırmayı başarmış, cadılar birçok farklı millette de varlık göstermiştir. Örneğin, Eski Yunan’da Homeros’ta da cadılardan söz edilir. Homeros’ta otlardan, kabuklardan ve sulardan otacılık yapan Made ve Cadılar Kraliçesi Trakyalı Hekate gibi büyücüler betimlenmiştir (Erhat, 1992; Karaküçük, 2010). Bu kadar cadı betimlemesi ve bu cadıların kötülükleri, zararları, şeytanlarla iletişimleri ve yaptıkları korkunç şeyler üzerine efsaneler, mitler türedikçe insanlarda cadılara karşı korku, nefret ve endişe hislerinin tohumları ekilmiş olur. O zamanlar büyü ile cadılık arasındaki ayrım henüz pek belirgin olmamakla beraber cadılığın anneden kıza geçen bir güç olduğuna dair bir inanış başlamış ve Erken Orta Çağ’dan itibaren insanlarda cadıların varlığına dair bir inanç ve cadılara karşı korku hâkim olmaya başlamıştır. Hatta Batı Dünyası Eski İspanya ve Galya’da Hristiyanlığın çok erken dönemlerinde cadılara ve cadılığa ilişkin hem sivil hem de kilise yasaları oluşturulmaya başlanmıştır bile (Berktay, 2018). Akıllara durgunluk verme potansiyeli taşıyan bir başka enteresan bilgi ise, cadılık ve büyücülük kavramlarına bile bir sınıfsallık getirilmiş olması ve cinsiyetçiliğin bu sınıflandırmalarda buram buram kokmasıdır. Bu bilgi, o dönemlerde yüksek sınıflarda bilimle uğraşan eğitimli erkeklerin etkinliğine “büyü,” yoksul, eğitimsiz ve kadın olanların aynı şekildeki uğraşlarına ise “cadıcılık” yaftası yapıştırıldığı bilgisidir.
“Karanlık çağlar” boyunca Ortodoks Hristiyanlığı’nın, kadınları aşağılayan söylemleri devam etmekle birlikte şeytanla ilgili korku baş edilebilir hâlde sürüyordu. Ta ki 12. ve 15. yüzyıllar arasında kilisenin tutumlarında radikal değişimler olup Arap kültürleri, astroloji, simya gibi alanlarla tanışıp “doğal büyü”ye bir ilgi uyanana dek. Doğal büyüye inanç, cadıların varlığına büyük bir kanıt sunmuştur. Hristiyan teologların da cadılık ve büyücülük konularına el atmasıyla artık cadılar sadece kötü değil aynı zamanda güçlerini şeytanla yaptıkları sözleşmeden alan, sapkın, satanik tarikat mensupları olarak görülmeye başlanmıştır. Artık kilise, sapkın akınlarla olan mücadelesini cadılara yöneltmiş ve yeni hedefi olan cadılar, “dünyanın tersine dönmesinin sebebi” (ayakların baş olmasının göstergesi), her türlü sapkınlığın ve kötülüğün simgesi hâline gelmiştir. Bu düşüncelerin eyleme dökülmesindeki erken ibareler ise çingene, rahibe, şifacı, ev kadını veya (o kudret sahibi varlıkların çocukları olmasında aracı olan, o zeval gelmeyesice soyun devamını sağlamak için uğraşan) ebeler ve dul ya da yaşlı binlerce kadının cadı denilerek yakılması, öldürmeye başlanması olmuştur (Berktay, 2018). Onca kadını cadı deyip yakmaları yetmezmiş gibi bir de Akın’ın (2010) da deyişiyle, “Kadınlar itikat fakiri oldukları için hurafelere hemen inanmakta, şeytanın kurduğu tuzaklara kolayca düşmektedirler, [bu yüzden] cezalandırılmalıdırlar,” denilmiştir (Karakuş, 2010, s.47). Kadının varoluşuna yönelttikleri aşağılamayla ve sırf yaşıyorlar diye tüm kadınları cezalandırmakla yetinmemiş, bir de kadını aciz ve eksik bir varlık, aklından, ruhundan, iradesinden şüphe duyulan bir varlık olmakla aşağılamışlardır. Hatta bu konuda “Melleus Maleficarum (Cadılık Çekici)” adlı kadınları aşağılayan, onların acizliklerini, akıldan, ruhtan eksik olduklarını ve cadılıklarını anlatan bir kitap dahi çıkarılmıştır (Berktay, 2018). Bu aciz, iradesiz, aklı ruhu olmayan kadının tabii ki o asla beklentilerimizi boşa çıkarmayan aklı ruhu tam, iradesi sonsuz, kudretli, karar mercii, kadınlara büyük ödül olan kişiler, kadınları yakaladıkları yerde yakma, en ağır işkencelerle öldürme hakkını, hak tanımını ne kadar da uygun şekilde benimsediklerini gözümüze sokarcasına, kendilerine vermişlerdir. Bu iradelerinden, kudretlerinden bu kadar emin olan ve gurur duyan Katolik kilisesi ve onun önderliğindeki güruh, tasvir ettikleri o aciz kadınlara karşı o kadar korku hissedip kadınları kendi varlıklarına o kadar tehdit olarak görmüş olacaklar ki kadın söz konusu olduğunda akıllarına gelen ilk yöntemlerden olan şiddet gösterme ve öldürme güdülerini devreye sokma yolunu kullanıp kadını hedef olarak almaktan geri kalamamışlardır. Cinai güdülerini bir türlü kendilerine saklayamamışlardır. Hatta 1400-1780 yılları “cadı avı yılları” olarak tanımlanmaya başlanmıştır (Akın, 2001). Tıpkı şu anda bazı ülkelerde, Cadılar Bayramı, Holi Festivali, Paskalya veya bizim ülkemiz gibi ülkelerde Ramazan ayı, Ramazan ve Kurban Bayramı gibi günlerde nasıl ki herkes kolektif bir bilinçle belirli ve kabul edilmiş uygulamalar yapıyor, çoğunluğun katıldığı toplumsal bir dinamikle gelenekler ve hareketler uygulanıyorsa o dönemde de cadı avı böyle bir hâle gelmiştir. İnsanlar bu örneklerdeki gibi bayramdaymışçasına birleşip harekete geçiyor ve cadı avları düzenleyip onca kadını bir sorun olarak görmeden katledebiliyor, rahatça bir vahşet yaratabiliyorlarmış. Birçok savaşın hikâyesini duymuşuzdur; askerlerin düşmana saldırmada, onları öldürmede ve işkence etmede, kim daha çok kişi öldürdü listesi tutup cesetleri üst üste yığmada vicdani bir rahatsızlık bile duymadan yapabildikleri savaşlar (örn., Vietnam Savaşı). Bu savaşlarda askerler manevi olarak düşmanın pür kötülüğüne öylesine inanmış, onları öylesine insandışılaştırmıştır ki onca insanı öldürmek ve işkencelerle katletmekle vicdanlarında oluşan rahatsızlık, bahçede diğer bitkilere zararlı olduğu düşünülen bir otu yerinden söktüklerindeki vicdani rahatsızlıkla aynı derecede bir etki uyandırır hâle gelmiştir. Belli ki kilisenin önderliğindeki bu insanlar da kadınları aklı ruhu olmamakla itham ederek, şeytanlaştırarak, cadı diye damgalayarak öylesine insandışılaştırmışlardı ki kadınları yakmak, kadınlara işkence etmek, kadınları öldürmek bu kişilerin vicdanında hiçbir kıpırtı uyandırmaz hâle gelmiştir.
Bunca tarihten kesiti düşününce ve içinde debelendiğimiz şimdiki döneme de kısaca değinince fark ettim ki ben aslında cadıya benzemiyorum, evet, ama o kadınlardan da pek bir farkım yok. Önüne geçilmediği sürece ve ele büyükçe bir hortum alıp yıkanması gereken zihinler temizlenmediği sürece cadılık, şeytanlık hep olacak ve bu yüzden onca insan, onca kadın hep bir yerlerde bu acıları çekecek, yani bu zulümlere maruz kalacak gibi duruyor. Cadılığa, şeytani kadınlara inanılan o dönemlere artık hayretle bakılıyor gibi gözüküyor, ancak kadının kimliğini bir türlü kabul edemeyen zihniyetlerdeki korku, acizlik ve kadının varlığının tehdit olduğu düşüncesi sürüyor. Bu düşünceye cadı, şeytan yakıştırılmaları yapılmadan, başka üsluplarla, başka kılıflarla vücutlar bulunacak ve kadınlar öldürülmekten çok da kolay kaçamayacak gibi duruyor. Tabi eğer farkındalığımızı; dünyaya, cinsiyetlere, insana ve insanlığa bakışımızı eşitlik ve adaletin sonsuz ışıklı sularıyla süzebilir ve birbirimizin varoluşuna ve varoluşunun getirdiği farklılıklara saygı ve sevgi duymayı öğrenmeyi başarabilirsek o zaman durum bambaşka... O zaman işte insanlığın yüzyıllardır dilini damağını kurutan, onu varlık içinde yok edilişlerle sınayan, onu cennette kaçak zebanilerle yoklayan nedensiz yarışları ve nihayetsiz kavgaları bitirebiliriz.
Kaynaklar
Akın, H. (2001). Ortaçağ Avrupasında cadılar ve cadı avı. Dost Kitabevi.
Akın, H. (2010). Çocuk cadılar ve çocuk cadı avı. Dost Kitabevi.
Berktay, F. (2018). Avrupa’da cadıcılık ve cadı avı: Çok katmanlı bir tarihsel olgu. Doğu Batı Dergisi, 21(84), 57-84.
Demir, B. (2019). Endora cadısı ikonografisi. Sanat Tarihi Yıllığı Dergisi, 28(2016), 23-53.
Erhat, A. (1997). Mitoloji sözlüğü. Remzi Kitabevi.
Karaküçük, S. A. (2010). “Korkunun kadınları”: Cadılar ve cadıcılık. Sosyoloji Derneği, 13(2), 1-27.
TDK. (2006, Eylül 26). Türk Dil Kurumu. http://www.tdk.gov.tr adresinden alındı [Erişim Tarihi: 27.05.2019].