Çekmecelerden Perdelere Evlerin İçi-Dışı
Melek Göregenli
Prof. Dr., Sosyal Psikolog, Bağımsız Araştırmacı
İnsanın mekânla, bedeninden hareketle kurduğu ilişki genellikle “sınırlar” ya da “sınırlamalar” üzerinden sınıflandırılmaya ve bu ayrımlar aracılığıyla anlaşılmaya çalışılır. Kuşkusuz, bu sınıflandırmanın asıl amacı, insan deneyiminin, bilimsel disiplinlerin kavramsallaştırmalarına izin verecek ölçülerde bölümlenmesi, tarifi ve analizi mümkün parçalara ayrılmasıdır. Bu parçalara ayırma, insan-mekân ilişkisinin, onu oluşturan bağlamının “parçalanması”na neden olur. Bu parçalanma, döngüsel biçimde, insan deneyiminin ve o deneyimin içinde gerçekleştiği mekânların ve bu deneyimlerin çalışıldığı disiplinlerin adlandırılmasında da kendini gösterir.
Kişisel ve toplumsal, evrensel ve yerel, bireysel ve kültürel gibi ayrımlar, disipliner sınırları ve onların analiz birimlerini de belirler. İnsan hayatının zaman ve mekân döngüsünde, içinde gerçekleştiği mekânlar bu temel ayrıma bağlı olarak ya da onun doğurgusu biçiminde, beden, mekân, coğrafya, uzay, evren ya da “iç-dış,” “içerde-dışarda” gibi adlandırmalarla, ikilemelerle anlaşılmaya çalışılır. Örneğin, fizyoloji içerdeyse felsefe dışarda, ev içerisi ise sokak dışarısıdır.
Peki, mesela sokak dışarıda ise “kapı önü” nedir, neresidir, nerededir? “Kapı önleri,” sıradan çok katlı bir yapının bir dairesi, bir ‘residence’ın bir bölümü, bir kasaba ya da köydeki müstakil evler ya da zengin sitelerinin bahçeye açılan “kapı önleri” söz konusu olduğunda, ne ile neyi ayırmaktadır? Her zaman ve durumda, ayırmakta mıdır, yoksa bazen bir ayrımdan çok bir hayat anından diğerine geçişi mi sağlamaktadır sadece? Bir erkek için kapı önü, bir kadın ve bir çocuk için aynı yer midir? “Kapının önünden ayrılma!” diye çocuğuna, oyun alanının sınırlarını tarif ve dikte eden ebeveyn, belki de akşamüzerleri, geceleri, komşularla aynı kapı önünde muhabbet ederken kapı önlerini nereye kadar genişletir?
Kendimce çok eğlenceli bulduğum bu kapı önü olarak tarif edilen yer üzerine düşünme oyununu, gerek mekânsal-fiziksel gerekse kişisel-bağlamsal-zamansal katmanlarıyla, daha çok örnekle çoğaltabilirdim. Hepimiz, herhangi bir mekânsal birimi ele alıp bu oyunu oynayabiliriz. Bu pek de bilimsel olmaz; fakat insan-mekân ilişkisi konusunda bilimsel olarak yapılmış açıklamaların kapsayıcılığı konusunda bir fikir verebilir.
İnsan eyleminin, (fizyolojik süreçlerden kültürel-politik yapılara kadar geniş bir yelpazede) içten dışa, eş zamanlı, çok boyutlu, iç içe geçmiş çok mekânlı ve zamanlı, yani bütün bileşenlerinin lineer (doğrusal) ve döngüsel olarak “geçişli” yapısını anlamak amacının, pozitif bilimlerin paradigmalarıyla gerçekleşmesi zor görünüyor; ama en azından psikoloji açısından buna hiç niyet edilmediğini söylemek haksızlık olur. Geçişlilik nitelemesi, bulabildiğim en iyi kavram ve bu kavram bildiğim sosyal-çevresel psikoloji yaklaşımları tarafından kapsanmıyor ya da yeterince önemsenmiyor. İnsan ediminin (konumuz bağlamında mekânsal edimin) oluştuğu andaki ve yerdeki sonsuz sayıdaki etkenin farkında olan ve bu çeşitlilik ve etkenler arasındaki geçişliliği (bu sözcükle olmasa da) kavramsallaştırmaya çalışan yaklaşımlardan örnek vermek istersek, en erken çalışmalardan biri olarak Yarbus’un deneyinden söz edebiliriz.

Şekil 1. Yarbus (1967) Şehrin yüzü.
Yarbus’un (1967) gözün hareketlerinden hareketle tasarladığı ünlü deneyi, esasen, hangi boyutlarda olursa olsun, bir bağlam olarak dünyanın zihnimize, bedenimize yerleştiğini ve mikro düzeyde yüzümüzden izlenebileceğini iddia eder. Bir insan yüzünün, “dönüm noktaları” olarak özellikle gözler ve ağzın, yüzün diğer alanlarından daha fazla dikkatimizi çektiğini gösterir. Bu göz hareketleri modeli, aynı zamanda bir orman fotoğrafı, bir oda içindeki karmaşık görüntülerin algılanmasına da uygulanabilir ve hem geometrinin hem de insanın içsel deneyimlerinin, deneklerin göz hareketlerini belirlediğini ve bir görüntünün belirli unsurlarına dikkatlerini çekme sürecini etkilediğini göstermektedir. İnsanın ve ormanın yüzünde neden diğerleri değil de gözler ve ağzın merkezi olduğu sorusuna yanıt ararken Haken ve Portugali (2003), aynı zamanda Lynch’e (1960) referansla, kentin geometrik ve semantik unsurlarla dolu yüzünde, bu unsurları sınır noktası, yol, köşe, bölge ve düğüm yapan; kentin imgelenmesini, anımsanmasını ve kentte yönelimi olanaklı kılan unsurları, diğerlerinden farklı kılanın ne olduğunu sorar. Özetle, cevapları iki eksende toplanabilir: Kimi unsurlar diğerlerinden daha fazla enformasyon aktarırlar ve semantik anlamları vardır, dolayısıyla, kentin okunaklılığında daha önemli bir etkiye sahiptirler. İkinci eksen ise, insanın gözünün ve ağzının, diğer geometrik ve semantik kentsel unsurlar kadar, içsel olanın dışsal temsilleri olmalarıyla ilgilidir: Gözler ve ağız, kişinin duygu durumuna dair ipuçları veren ifade araçlarıdır, iç dünyanın dış temsilleridir. “Gözler ve ağız bize bir kişinin iç ruh hâli hakkında bilgi verir. ‘Mutlu/üzgün/sıkıcı olduğunu gözlerinden görebiliyorum.’ gibi bir cümleyi oldukça sık duyarız. Aynısı ağız için de geçerlidir; şeklindeki hafif bir değişiklik yüz ifadesini öfkeden gülümsemeye dönüştürebilir. Benzer şekilde, şehirdeki binalar da dışsal olarak tasarımcılarının ve sakinlerinin iç ruh halleri hakkında bir şeyler söyler (s. 388).”

Kuşkusuz, insan davranışının mekânsallığının çok katmanlı ve boyutlu oluşuna işaret eden başka pek çok kavramsallaştırma denemesi ve yaklaşım var, Yarbus’un “Şehrin Yüzü”nü örnek olarak seçmemin nedeni, söylediği şey kadar, bu analojinin beni ilk okuduğumdan bu yana, bedenin, benliğin coğrafyası, yüzün de o coğrafyanın kamusal mekânı olduğu üzerine düşündürmesindendir: Fizyolojinin anatomiyle, kişiselin toplumsal ve kültürel olanla ve hepsinin mekânla karşılıklı ilişkisi ve bu düzlemler arasındaki döngüsel geçişliliğin yüze vurması; hiçbiri diğerinin nedeni ya da sonucu değil, hepsinin varlığı diğeri için gerekli ve zorunlu.

Bu bakış açısıyla evler, evlerin bölümleri üzerine konuşmaya başladığımızda belki de bir ağaçtan enine kesilmiş bir dilime bakar gibi düşünmemiz gerekiyor, merkeze en yakın halkaya iç en uzaktakine ise dış diyebilir miyiz, yoksa en içteki halka dıştakinin zorunlu ve gerekli varlık nedeni midir ve dışa doğru gidildikçe içteki halkaların dönüşümü de kaçınılmaz mıdır? Bir ağaç bütün hayatını enine boyuna kesitlerinde ya da bizim bilmediğimiz geometrik tariflerle ama mutlaka içine saklar mı? Evlerin en içleri yatak odaları ise, en dışları salonlar, varsa balkonlar mıdır? (Ya da misafir odaları?) Çekmeceler en içe ait olanı mı muhafaza ederler? Her zaman ve yerde öyle midir? Mutfak, salon ya da çocukların odalarındaki çekmeceler herkes tarafından daha açılabilir midir? Perdeler, panjurlar güneşi, sıcağı önlemek ve dışarısının gözü içeri değemesin diye midir sadece ya da içeriden dışarıya bakışı kontrol edebilmenin de sınırlarını mı çizerler? Çocuk odaları, hakikaten çocukların mıdır?
Evlerin ya da ev eşyalarının üzerine düşünmek, bir ağacın hayatını nasıl enine kesit bir dilimden izleyebiliyorsak, bir hayatın ya da hayatların içinden geçmektir, yaşadığımız mekânların ve eşyaların üzerinde değil içinde hayatlarımızın izi kalır. Belki de bu nedenle, içinde hiç kimsenin yaşamadığı, terkedilmiş mekânlar ürperticidir, gerilim filmlerinin vazgeçilmez dekorudurlar. “Halamın şimdi oturmadığı yazlık evi” değil, hangi hayatların içine sindiğini bilmediğimiz evler ürperticidir; aslında belki de ürperdiğimiz, mekânın ve eşyanın kendisindeki bilinmezlik değil, içine sinmiş hiç aşina olmadığımız ve bir yerden ortaya çıkıverme ihtimalini mitik olarak hissettiğimiz hayatlardır. Mekânlar hayatlarımızın kalıcı izleriyle dönüşen, dokusunu, rengini kokusunu yaşantılarımızla dönüştürdüğümüz hayatımızın aktif özneleri. Uzakdoğu sinemasında, özellikle gerilim-korku filmlerinde, gerilim yaratan görülüp bilinmeyen ama hissedilen ölü (hayalet) varlığın genellikle “evin bir yerinde” saklanması, Uzakdoğu mitolojisinde doğal nedenlerle ölmemiş birinin evden ayrılmayacağı inancıyla birleştirilir. Hayaletler, sanki hayatlarını kendi akışında yeniden yaşamak ve doğal olarak sonlandırmak için gerekli ve zorunlu koşulun evde olmak olduğunu biliyor gibidirler. Doğal olmayan ölüm, hayatın mekânda bıraktığı izin de yarım kalmışlığıdır, orada yaşayan her yeni insan ve onun mekânın her içine sinme çabası, hayaletin yarım kalmış hayatının tamamlanma ihtimalini ortadan kaldıracaktır; bu nedenle evden kaçırılmasına yetecek ölçüde rahatsız edilmeli, ev yeniden oradaki eski hayatın tamamlanmasına katılabilecek hâle getirilmelidir.
Bizim coğrafyamızdaki hayaletli ev imgesi ya da bir sakini öldüğünde evde gece (ölenin oradan hemen ayrılmayacağı inancıyla, O’nu karanlıkta bırakmama amacıyla) mum yakma ritüelleri de belki de mekânla ilişkinin ölümden sonra da sürebildiğine dair mitik-dinsel inançlarla ilişkilidir.
Beden, benliğin coğrafyası, yüz de o coğrafyanın kamusal mekânı ise, misafir odaları ya da zamanımızın daha yaygın kullanımıyla salonlar da evlerin kamusal alanları sayılabilir. Misafir odaları ya da salonlar, tarih, sınıfsallık ve toplumsal cinsiyet kavramları eşliğinde bakabileceğimiz mekânlar. Evlerin kamusal alanları, kent meydanlarının evlere aksetmiş hâli; kentsel kamusal alanlar, meydanlar nasıl o kentle ilgili izlenimlerimizi biçimlendirirse, kentlerin tarihselliğini içinde saklayıp yansıtan izlerin en derli toplu, süslenip püslenmiş manzarasıysa, misafir odaları da evin dışardan gelene gösterilebilecek seçilmiş, düzenlenmiş hayatının resmidir, seyirlik, pek de dokunularak dönüştürülemeyecek belki de evlerin en yaşamayan dondurulmuş, fotoğrafçıda çektirilmiş aile fotoğrafları… Nasıl ki her yeni iktidar, kentsel kamusal mekânlara bazen bir heykel, bazen bir yapı ya da sadece beton ekleyerek, en son ve kalıcı izle meydanın hayatını sahiplenip kendi gücüne sabitlemeye çalışırsa, ev halkının hayatındaki her değişikliğin izi de misafir odalarına kadınlar tarafından nakşedilir. Büfelerin camekânlarına yerleştirilen fotoğraflar, askerlik, düğün -varsa torun- fotoğrafları başta olmak üzere, ailenin gururlu ve mutlu anlarına, içlerinde sergilenen cam eşyalar, biblolar, şişeler de yaşam tarzına ilişkin, evin hayatına dışarıdan kabul edilen diğerinin izlenimini biçimlendirir. Eşyalar yenilendiğinde gösterilen, onları yenileyebilme kapasitesidir, yenilenenin içeriğini belirleyen ise genellikle içinde yer almanın ait olmanın statü kazandırdığı sınıfsal ya da kolektif kimliklerdir. Geleneksel misafir odaları; erkek iznine ve erkeksi planlamanın imkânlarına bağlı olarak girişinin farklı derecelerde sınırlandırılarak kentsel kamusal alanlardan eve kovulan kadına, evin içinde yaratılan oyuncak kamusal alandır. Kadınların kendileri ve aileleri hakkında “Biz kimiz?” sorusuna hazırladığı cevapların toplamı, kapatıldıkları oyuna verdikleri süslenmiş ve direngen bir cevap.
Misafir odaları kuşkusuz, her mikro biriminde bile sınıfsallığın geçişliliğini yansıtan ev-içlerinin, mekânın görece her işleve ve/veya aileyi oluşturan kişilere uygun bölümlenebildiği orta sınıf aile mekânlarıdır. Alt sınıflarda gündelik yaşam alanı olarak salonlar da görece temiz ve düzenli ve sembolik anlamlarla yüklüdür; onlar için de evdeki salon dışarıdakinin en gözü önünde olan bölümüdür, fakat orada gündelik hayatın izlerinin tozunu, eşyalarda yarattığı beden izlerini saklayıp silmek, ev halkını o düzeni korumaya zorlamak neredeyse imkânsızdır. “Kime sorsanız bir odası eksiktir.” doğru ama yine de yoksulluğun, ev-içlerinin çok işlevli, çok katmanlı ve çok aktörlü olma zorunluluğu demek olduğu ve en yoksulun bu dünyada en az yeri olan olduğunu söylemek farzdır. Yeni nesil orta ve üst sınıf evlerinin salonlarıyla misafir odalarının farkları başka bir yazının konusu ama şu değişimler üzerine düşünmek ilham verici olabilir: Misafir odalarının açıldığı nadir zamanlardan olan kadın günlerine, kadınlar çantalarında taşıyarak ev terlikleriyle (ya da ev ayakkabılarıyla) gelirlerdi. Bugünlerde salonlara sokakta giyilen ayakkabılarla girmenin giderek yaygınlaşması, hatta dizi filmlerde sunulan zengin evlerinde ev halkının bile ayakkabılarla dolaşması; salgın dönemiyle birlikte orta sınıf-eğitimli hayatlara dahil olan, etkileşimin yüz yüze olandan dijital olana, kentsel mekânlardan, dışarıdan içeriye girmesi geçişliliklerin nasıl değişmiş olabileceğine delalet edebilir (mi?). Mahremiyet algılarımızın ve pratiklerimizin, ev-içlerinin görüntülerini kontrol edebilme becerilerimizin dönüşümü, izlenim biçimlendirme stratejilerimizi nasıl dönüştürdü?
Ev üzerine düşünmek, insanın dünyadaki yeri üzerine düşünmek, (insanın belki de kendisinin en etkin özne olduğu durumu üzerine düşünmek anlamına geldiği için) sonsuz sayıda soruyu çağırabilir. Ev, sayısız ve sonsuz geçişliliklerin mekânı… Ev-içleri, mesela en gizli çekmecelere bile annenin elinin değme ihtimali, bu ihtimalin yarattığı o özel çekmecenin içinde saklı norm evreni ya da içeriyi saklayan perdelerin aynı zamanda dışarıya kapatması üzerine ve daha pek çok konuda, hayatın dönüşümünü psikolojinin bilgisiyle düşünme imkânı sağlıyor.
Kaynaklar
Hakena, H. ve Portugali, J. (2003). The face of the city is its information. Journal of Environmental Psychology, 23, 385-408.
Lynch, K. (1960). The image of the city. The MIT Press.
Yarbus, A. L. (1967). Eye movements and vision. Plenum Press.
Fotoğraflar: Aslı Öktener