Çeviri: İki Dünyanın En İyisi: Şimdi ve Gelecekte Deneysel Varoluşçu Psikoloji
Yazarlar: Sander L. Koole
Jeff Greenberg
Tom Pyszczynski*
Çeviren: Gizem Dinç
Psikolog
İnsan doğası ve varoluşun anlamıyla ilgili sorular, 1000 yıllık süreç boyunca şairlerin, din bilginlerinin ve filozofların düşünce dünyalarını meşgul etmektedir. Psikoloji tarihinde de bu konularla ilgili temel sorulara odaklanılmış (ör., Allport, Freud, James, Lifton, Rank, Rogers, Yalom) olsa da bütün bu tarih boyunca varoluşa dair sorular deneysel alanın dışında olarak algılanmıştır. Gerçekten de, deneysel yöntem ve varoluşçu bakış, psikolojide bağdaşmayan iki temel alan olarak görülmektedir. Deneysel Varoluşçu Psikoloji Elkitabı ise bu geleneğe karşı çıkmakta ve formel bir uzlaşmanın başlangıcına işaret etmektedir. Deneysel varoluşçu psikoloji, varsayımlarını, psikologların laboratuar deneyleri gibi titizce yürüttükleri deneysel yöntemlerle insanların temel varoluşsal sorunlarını çalışmak üzerine inşa etmiştir. Deneysel psikoloji ve varoluşçu psikolojinin iki ayrı disiplin olarak var olması yerine, psikologlar bu iki dünyanın en devimsel bölümlerini kendi görüşlerinde bir araya getirebilirler.
Bu elkitabı da dahil olmak üzere, son yıllarda deneysel varoluşçu yaklaşım, psikoloji alanında canlılık göstermektedir. Deneysel varoluşçu psikologlar cinsellik, insan–doğa ilişkisi, din, ahlak, kimlik inşası, geçmişe özlem, kültür, ideoloji, yakın ilişkiler, grup kimliği, nefret, toplum dışına atma, iletişim, karar verme, amaç gütme gibi geniş kapsamlı ve gelişmeye devam eden konular üzerine yoğunlaşmıştır. Bu gelişmelerin ışığında, deneysel çalışan araştırmacıların varoluşsal sorunları yokmuş gibi görmeleri mümkün değildir. Buna karşılık, insanların varoluşsal kaygıları dikkat ve farkındalık ile yürütülecek sistemli deneyleri araştırma yöntemi olarak hak etmektedir. Varoluşçu psikolojinin kavramları deneysel psikolojinin birikimiyle birlikte çarpıcı şekilde belirginleşirken; deneysel yöntemler karmaşık varoluşsal olgulara dair çalışmanın yürütülebilmesi için elden geçirilmekte, yenilenmektedir. Deneysel varoluşçu psikoloji yeni bir bilimsel hareket olmasına rağmen hızlı bir şekilde ilerlemektedir.
Şu anki Elkitabı, yeni jenerasyon deneysel varoluşçu psikolojiye dair en geniş incelemeyi sunmaktadır. Bu son bölümde, yeni gelişen deneysel varoluşçu psikolojiye dair genel sonuçları içeren bilgilerin sunulması amaçlanmıştır. Devam eden paragraflara, insanların varoluşsal sorunlarının deneysel yöntemler ile araştırılabilmesinin temelinde yatan rasyonaliteyi anlatmakla başlanıp buradan, deneysel psikolojinin varoluşçu psikolojiye, varoluşçu psikolojininse deneysel psikolojiye neden ihtiyacı olduğu anlatılmış ve yazı deneysel varoluşçu psikolojinin ilerleyen yıllarda hangi yollarla geliştirilebileceği hakkında tahmin ve çıkarsamalarla tamamlanmıştır.
Sıradışı İkili: Varoluşçuluk ve Deneyselcilik
Deneysel varoluşçu psikoloji farklı teorik yaklaşım, araştırma yöntemleri ve paradigmaları kapsar. Mevcut çeşitliliğin yanı sıra, bu alanda çalışan psikologlar insanların temel varoluşsal kaygılarının –en azından prensip olarak– titiz bir deneysel incelemeye açık olduğu görüşündedir. İlk bakışta bu ideal, içi boş gibi gözükse de kendi içinde tutarlı ve gerçekçidir. Öyle ki, varoluşçular öteden beri hayata dair önemli sorularla insanların varoluşsal mücadeleleriyle ilgilenirken, deneyselciler sınırlı imkânlara sahip olan (ayrıca yapay) laboratuarlarda insan davranışına ait somut konuları çalışırlar. Dolayısıyla varoluşçu psikoloji ve deneysel psikoloji temel olarak birbiriyle bağdaşmayan iki alan olarak görülür.
Ancak daha detaylı bir inceleme ile iki alan arasındaki bağdaşmazlığın bir yanılsamadan ibaret olabileceğini fark ederiz. Varoluşsal psikolojinin soyut terminolojisi ile günlük hayatta doğrudan yüzleşilmediği için varoluşsal sorular ilk etapta somut davranıştan uzak görülebilir. Buna rağmen, gerçekte, insanlar günlük hayatlarında varoluştan gelen temel sorunlarla sık sık yüz yüze gelmektedir. Örnek olarak, ölüm olgusu ile psikolojik olarak yüzleşmeyi ele alabiliriz. Ölüm, insanların en varoluşsal kaygılarından bir tanesi (ör. Arndt, Cook&Routledge, Bölüm 3, bu sayı; Florian&Mikulincer, Bölüm 4; Solomon, Greenberg& Pyszczynski, Bölüm 2; ayrıca Yalom, 1980) olmasına rağmen, insanların çoğu zamanlarının yalnızca çok küçük bir kısmını ölüm üzerine düşünmeye ayırdıklarından insanların gözünde uzakta duran bir olgudur. Bu çizgide oluşturulan bir argüman, insanların dolaylı veya örtük olarak ölümle karşı karşıya gelme durumlarını göz ardı eder. Fakat birçok deneyin gösterdiği üzere ölüme dair kaygılar, insanların kendi bedenlerinin farkına vardığında (Goldenberg& Roberts, Bölüm 5), doğa ile karşı karşıya kaldıklarında (Koole&Van den Berg, Bölüm 6), yakınları tarafından terk edilmeye mahrum bırakıldıklarında (Mikulincer, Florian & Hirschberger, Bölüm 18), kendilerini içinde bulundukları sosyal grup içinde tanımlayamadıklarında (Castano, Yzerbt&Paladino, Bölüm 19) örtük olarak harekete geçer. Bu bağlamda, birçok insan ölüm ile yüzleşmelerini bilinçsizce veya gizli yaşasalar da, günlük hayatın her anında var olan bir olgu olarak karşımızdadır.
Deneysel varoluşçu psikoloji alanında yapılan araştırmalar yukarıda bahsedilen ölüme dair kaygılarda olduğu gibi diğer varoluşsal sorunlarda da aynı şekildedir. Dini eğilimlerin yüksek olduğu (Batson& Stocks, Chapter 9; Haidt&Algoe, Bölüm 20) ve travmatik olaylar sonrasında (Janoff-Bulman&Yopyk, Chapter 8; Salzman&Halloran, Bölüm 15), insanların sahip olduğu temel güdüler daha üst düzey bir anlam kazanarak ortaya çıkmaktadır. Fakat sıradan olaylar sırasında bile insanlar olaylara bir anlam verme arzusu içindedir[1] (Dechesne&Kruglanski, Bölüm 16). Dahası içsel belirsizlikler (McGregor, Bölüm 12), sosyal adaletsizlik (Van den Bos, Bölüm 11) ya da geçmişe duyulan özlem (Sedikides, Wildschut& Baden, Bölüm 13) gibi günlük hayatta karşılaşılan durumlarda anlamlandırma özellikle arzu duyulur bir hâle gelir. Paralel olarak, insanlar diğerlerine olan psikolojik bağlılıklarının ne ölçüde olduğunun nadiren bilincinde olabilir. Buna rağmen insanların bağlılığa dair varoluşsal ihtiyaçları, yakınlarına olan bağlılıklarında ifade edildiği gibi (Mikulincer ve ark., Bölüm 18; Wicklund&Vida Grim, Bölüm 23) insanların günlük etkileşimlerinde, reddedilme korkularında (Case& Williams, Bölüm 21) ve birbirleriyle derin iletişim kurmaya yönelik isteklerinde (Pinel, Long, Landau& Pyszczynski, Bölüm 22; Wicklund&Vida Grim, Bölüm 23) görülür. Sonuç olarak, özgür irade ve kişisel sorumluluk sadece soyut felsefi konular değil, karar verme (Young&Morris, Bölüm 14; Taubman, Ben-Ari, Bölüm 7), benlik kontrolü (self–control) (Vohs& Baumeister, Bölüm 25), duygu regülasyonu (ayarlama) (Kuhl&Koole, Bölüm 26), amaç gütme (Bargh, Bölüm 24) gibi günlük olarak karşılaşılan somut konularla da ilgilidir. Hepsini bir araya topladığımızda, varoluşçuluğun Sartre ve diğer entelektüeller için insanların yumuşak karnı olan keyfi bir tartışma konusundan, çok daha fazlası olduğu açık hale gelmektedir. Aksine, varoluşsal kaygılarla yüzleşme, sıradan insanın günlük hayattaki somut bir gerçekliğidir.
Varoluşsal sorunlar hayatın kaçınılmaz gerçekleri olarak görülmeye başlandığında bu sorunları sistematik ve mümkün oldukça deneysel çalışmak kabul edilebilir bir hâl almaktadır. Hepsinin ötesinde varoluşsal sorunlar potansiyel olarak insanların yaptıkları neredeyse her şeyle ilgiliyse, psikologların insanların bu sorunlarla nasıl baş ettiklerini araştırmaları oldukça mühim görünmektedir. Aslına bakıldığında bu kitap varoluşsal sorunlarla baş etme stillerinin risk alma davranışları (Taubman – Ben-Ari, Bölüm 7; Young& Morris, Bölüm 14) doğaya yönelik tutumlar (Koole&Van den Berg, Bölüm 6), ahlak (Tangney& Mashek, Bölüm 10; Van den Bos, Bölüm 11), grup–içi davranış (Castano ve ark., Bölüm19; Dechesne& Kruglanski, Bölüm 16), kişilerarası davranış (Wicklund&Vida-Grim, Bölüm 23; Mikulincer ve ark., Bölüm 18; Pinet ve ark., Bölüm 22), otantiklik (Kasser&Sheldon, Bölüm 10; Martin, Campbell, & Henry, Bölüm 27; Ryan&Deci, Bölüm 28) gibi konularda nasıl bir etki gösterdiğini belgelemektedir. Eğer varoluş sorunları insan davranışlarıyla ilgili birçok alanı etkiliyorsa, bu sorunların laboratuar ortamındaki davranışları da etkileyeceğini varsaymak anlamlı görünmektedir.
Laboratuar deneyleri etkileşim faktörlerinin dikkatli biçimde kontrolünden ve bağdaştırıcı mekanizmaları derinlemesine inceleme kabiliyetinden dolayı güçlü bir yöntemdir. Bu sebeple deneyler, deneysel–varoluşçu psikolojiye oldukça kullanışlı bir araç sağlar. Fakat geçmişte bazı düşünürler/yazarlar deneylerin insanların kendi varoluşsal sorunları ile olan ilgilerinin eşsiz anlamını araştırmaya uygun olduğuna karşı çıkmışlardır. Deneysel varoluşçu psikoloji insanların varoluşsal sorunları ile eşsiz ve kişisel yollardan yüzleştiklerini tamamen kabullenmektedir. Fakat aynı zamanda, bu kabulleniş insanların varoluşsal sorunlarla genelde nasıl baş ettiklerinin arkasında yatan temel psikolojik prensipleri göz ardı etmek anlamına gelmemektedir. Eğer bu prensipler, altta yatan süreçleri ve mekanizmaları etkin hale getiriyorsa, yüksek oranda duruma ve kişiye özgü (idiosantrik ve sübjektif) deneyimler olsa bile içeriğinde genel psikolojik prensipler var olabilir. Buradan hareketle, deneysel yöntem belirli fenomenolojik içeriğin bulunduğu düzeyden ziyade süreç düzeyine yöneliktir. Pinel ve ark. (Bölüm 22) bu mantığa güzel bir örnek sunmuştur. Çalışmalarında benliğin en sübjektif tarafına, deneyimleyen benliğe ve Jamesian terimiyle “Ben” olana odaklanmışlardır.[2] Pinel ve ark. insanların “Ben” kavramını diğerleriyle paylaşıp paylaşmadığına deneysel olarak farklılaşıp farklılaşmadığını araştırmış ve katılımcıların “Ben” algılarını deneysel olarak kontrol edememelerine rağmen “Ben”in toplumsal işlevini keşfedebilmişlerdir. Dolayısıyla deneysel araştırma yüksek oranda duruma ve kişiye özgü konularda bile daha çok içgörü kazanmak için kullanışlı olabilir.
Deneysel varoluşçu psikolojinin laboratuar deneylerine, bilimsel bilgi elde etmek adına geçerli tek yol gözüyle bakmadığına dikkat çekilmelidir. İnsanların dini inançları (Batson&Stocks, Bölüm 9), travmatik olaylarla baş etme (Janoff-Bulman&Yopyk, Bölüm 8), ölümle burun buruna gelme (Martin ve ark., Bölüm 27) gibi varoluşsal psikolojideki bir çok önemli fenomen deneysel araştırma ile çalışılması zordur. Karakter/kişilik (Dechesne&Kruglanski, Bölüm 16; Florian&Mikulincer, Bölüm 4; Kuhl&Koole, Bölüm 26) gibi diğer ilgili değişkenler tabiatı gereği araştırmacıdan ziyade birey tarafından belirlenir. Deneysel varoluşçu psikologlar bu tip değişkenlerde, ilgilenilen değişkenin manipülasyonu yerine dikkatli bir kontrolünün doğruluğuna güvenirler. Bu bağlamda, deneysel varoluşçu psikoloji deneysel yöntemi pragmatik bir yaklaşımla kullanır. Deneysel varoluşçu psikoloji, araştırılan alanda belirli ihtiyaçlara ve kısıtlamalara karşı duyarlı olurken, titiz ampirik araştırma yöntemine bağlılığını sürdürür.
Deneyselcilik Varoluşçuluktan Ne Kazanabilir?
Deneysel varoluşçu psikoloji saygıdeğer iki gelenek üzerine inşa edilmiştir. Bunlardan ilki insan işleyişinin deneysel analizini temel alan deneysel psikolojidir. Deneysel metodun üzerine kurulu olduğu mantık; bilişsel, sosyal, gelişim ve hayvan psikolojisi gibi temel alanlarda yaygın olarak kabul görmektedir. Bu farklı alanlar arasında, araştırmacılar, incelikli pek çok araştırma tekniği ve titizlikle belgelenmiş ampirik olgular geliştirmişlerdir. Böylelikle deneysel psikoloji kayda değer ve güvenilir bir bilimsel yaklaşım hâline gelmiştir.
Deneysel psikolojinin en güçlü yanı her zaman özenli ve kesin bir metodoloji ile çalışması olmuştur. Fakat deneysel psikolojinin doğası gereği psikolojide hangi problemlerin çalışılması gerektiği veya hangilerinin çalışmaya değdiği üzerine bir söylem yoktur. Burada geleneksel deneysel psikoloji altında yatan zayıflık söz konusudur. Yöntemsel titizlik (methodological rigor), psikoloji birikimini geliştirmek yerine kendi sonunu getirebilir. Bu şekilde yürütülen araştırmalar, araştırmanın yalnızca diğer araştırmacıların beklentilerini yerine getirmeye hizmet eder. Bu tip salt yöntemsel araştırmalar tamamen yalıtılmış ve yapmacık hale getirildiği gibi psikolojiye dair merak uyandıran sorular da üretmez. Daha da ötesi konuya dair derin bir bağlılık oluşturmadıklarından araştırmacılar tarafından bir heves ile beğenilen ama sonrasında terk edilen geçici bir üne sahip olurlar. Mevcut entelektüel gerilemeyi önlemek adına, deneysel psikolojinin, ne çeşit soruların entelektüel bir takibe değer olduğunu belirleyebilmesinde nihayetinde metateorik bir kaynağa ihtiyacı vardır. İşte bu noktada varoluşçu psikoloji devreye girer.
Varoluşsal düşünce tüm insanlarla ilgili temel soruları kapsayan meta–teorik bir bakış sunar. Bu bakış deneysel psikolojiyi tüm dikkatini kendine vermiş, ruhsuz bir gelişimden uzaklaştırabilir. Hepsinin ötesinde; varoluşsal sorularla anlam dünyasını geliştiren herhangi bir bilim, sadece küçük bir grup iş arkadaşının ilgisini çekmektense, bütün herkese yarar sağlayabilir. Şu anki Elkitabı varoluşçu düşüncelerin deneysel yöntem içinde nasıl kullanılabildiğini gösteren sayısız örnek içermektedir. Örneğin son zamanlarda bazı deneysel varoluşçu psikologlar, varoluşsal konuları çalışmak üzere örtük sosyal biliş araştırmaları kullanmışlardır. Bu yapı geçerliliği (ör. Bargh, Bölüm 24; Solomon, Greenberg&Pyszczynski, Bölüm 2), bilinçaltı (subliminal) çağrışım (Arndt ve ark., Bölüm 3; Bargh, Bölüm 24; Dechesne& Kruglanski, Bölüm 16; Koole& Van den Berg, Bölüm 6), cümle tamamlama (Arndt ve ark., Bölüm 3; Mikulincer ve ark., Bölüm 18), stroop test (Kuhl& Koole, Bölüm26), örtük çağrışım testi (McGregor, Bölüm 12) gibi örnekleri de kapsamaktadır. Özgün hâlinde bu örnekler –bellek, bilişsel kontrol, değerlendirme süreçleri gibi temel (sosyo–)bilişsel süreçleri çalışmak için geliştirilmiştir. Fakat deneysel varoluşçu psikolojide bu örnekler terör yönetimi, irade, ahlak, izolasyon, kimlik inşası ve diğer temel varoluşsal konulara ait soruları irdelemek üzere kullanılmıştır. Böylece deneysel varoluşçu psikoloji araştırmacılara, teorik problemlere uygulanabilecek deneysel yöntemde yeni ve anlamlı yollar keşfetmelerine yardım etmektedir.
Deneysel psikoloji uzun zamandır parçalanma sorunu ve teorik bütünleşme eksikliğiyle uğraşmaktadır. Deneysel bulgular, teorik bütünleşme eksikliğinde psikolojik konulara karşı izole edilmiş yüzeysel anlamlar ortaya koyar. Dolayısıyla deneysel psikolojinin uzun süreli bir ilgi kazanabilmesi için teorik bütünleşme mecburiyeti vardır. Varoluşçu düşüncenin aşılanması bu konuda yine oldukça kullanışlı bir yol olarak ortaya çıkar. Varoluşçuluk kapsamı gereği insan oluşuna büyük bir çerçeveden bakar. Dolayısıyla varoluşçu düşünce insan davranışını anlamak üzere kişileri otomatik olarak daha büyük bir bağlama yönlendirir. Bu şekilde bir düşünce biçiminin deneysel psikolojiyle birleşmesi, bütüncül bir teori oluşturmaya teşvik edebilir. Bu bakış açısıyla tutarlı olarak bu sayı deneysel–varoluşçu psikologların teorik bütünleşmeye bağlılıkları konusunda bazı örnekler sunar. Terör yönetimi teorisi (Solomon ve ark., Bölüm 2), bağlanma teorisi (Mikulincer ve ark, Bölüm 18), etkileşimsel kişilik teorisi (personality systems interactions theory) (Kuhl&Koole, Bölüm 26), ve özbelirlenim (Ryan& Deci, Bölüm 28) bütüncül teoriler arasındadır. Bu teoriler esasen farklı tözsel alanlara odaklanan farklı araştırmacılar tarafından, farklı amaçlarla geliştirilmiştir. Ancak bu teoriler, insan davranışının altında yatan daha derin düzeni anlamak adına pek çok farklı literatür ve olguyla birbirlerine oldukça benzemektedirler. Bu şekilde gerçekleşen teorik bütünleşme deneysel varoluşçu psikoloji tarafından desteklenmektedir.
Varoluşçuluk Deneyselcilikten Ne Kazanabilir?
Deneysel varoluşçu psikoloji, daha çok varoluşçu psikoloji geleneği üzerine inşa edilmektedir. Varoluşçu psikolojinin üzerinde durduğu esas konu, insanların içsel kaygılarının karşılaştığı durumları nasıl nitelendirdiğini anlamaya çalışmaktır. Varoluşçu psikolojinin derin kaygılarıyla insanlığın içsel kaygılarının örtüşmesinden dolayı, varoluşçu fikirlerin, en azından Batı toplumlarında, bu kadar ilgi çekmesi ve destek görmesi anlaşılırdır. Deneysel psikoloji varoluşçu kavramlardan uzak durmuş olsa da varoluşçu psikoloji, psikoterapi, felsefe, teoloji, edebiyat ve sanat (Pyszczynski, Greenberg&Koole, Bölüm 1; Yalom, 1980) alanlarında büyük bir etkiye sahiptir. Varoluşçu psikolojinin geniş ve farklı bağlamlardaki kullanışlılığı kanıtlamıştır.
İnsan hakkında muhtemel en geniş terimlerle düşünme özgürlüğü varoluşçu psikolojinin saygı duyulan en güçlü yanlarından biridir. Her özgürlükte olduğu gibi varoluşçu psikolojide de nevi şahsına münhasır bir özgürlük riskler teşkil etmektedir. Eğer varoluşçu psikoloji tamamen soyut ve teorik bir girişim olarak devam ederse, sıradan, uzman olmayan bireylerin katılımı akademik tartışmayı terk edebilir. Dolayısıyla varoluşçu psikoloji, insana dair doğruların avuç dolusu uzman tarafından tartışıldığı, herkese açık olmayan ve paylaşılmayan elitist bir girişim olarak gelişebilir. Bu bağlamda, deneysel yöntem varoluşçu psikolojiyi önemli bir noktada tamamlamaktadır. Deneysel yöntem, sıradan insanlara düşünürler tarafından daha ileri tartışma ve yorumlama temelinde hizmet veren hayati bilgiyi (ör. ampirik veri) sağlamaya olanak tanımaktadır. Bunun anlamı, deneysel–varoluşçu psikolojinin gündeminin hiçbir zaman belirli bir grup düşünür tarafından oluşturulamayacağıdır. Aksine, deneysel yönelimli varoluşsal psikoloji ister istemez teorik kavramlarla sıradan insanın olağan davranışı arasındaki diyalektik değişimi içermek durumundadır.
Deneysel varoluşçuluğun kazandığı ikinci bir avantaj ise deneysel yöntemin mükemmel bir hassasiyet içermesidir. Doğası gereği varoluşsal psikoloji çok geniş ve soyut konulara odaklanmaktadır. Fakat varoluşsal psikolojinin iç yüzünü anlamak için varoluşsal kavramları somut bir boyuta dönüştürmek gerekmektedir. Deneysel yöntem, araştırmacıları, görüşleri konusunda oldukça somut olmaya zorlar; çünkü bu görüşler fiili olarak uygulanacak araştırmaya dönüştürülebilir olmalıdır. Dolayısıyla, deneysel varoluşçu yönelim, yüksek derecede soyut olan varoluşçuluğu ve aşırı somut olan deneyselciliği orta noktada birleşen teoriler (midlevel theory) geliştirmeye teşvik etmektedir. Bu sayıda, female objectification theory (Goldenberg & Roberts, Bölüm 5), the existential motives analysis of human-nature relations (Koole & Van den Berg, Bölüm 6), uncertainity management theory (Van den Boss, Bölüm 11), identity consolidation theory (McGregor, Bölüm 12), lay-epistemic theory (Dechesne & Kruglanski, Bölüm 16), systems justifications theory (Jost, Fitzsimons, & Kay, Bölüm 17) , ostracism theory (Case & Williams, Bölüm 21), social identity theory (Castano ve ark., Bölüm 19), moral amplification theory (Haidt & Algoe, Bölüm 20), the automotive model (Bargh, Bölüm 24), ego depletion theory (Vohs & Baumeister, Bölüm 25)[3] gibi orta noktada birleşen teorilere örnekler bulunmaktadır. Bu gibi teoriler özel somut alanlarla (ör: sosyal adalet, sosyal biliş, kimlik mücadelesi) geniş varoluşsal konular (ör. ölüm) arasında önemli ve gerekli köprüler kurar. Deneysel varoluşçu psikoloji, kendini günlük hayattaki varoluşsal çıkarımları en anlaşılır ve en ayrıntılı biçimde açıklamak üzere bu gibi teorik köprüleri geliştirmeye adamıştır.
Deneysel varoluşçu psikolojinin sunduğu son avantaj da, mantığa aykırı ve tartışmalı olan konuları deneysel yöntem ile destekleyebilmesidir. Yalnızca mantığa uygun üretilen savlar mantığa uygun karşıt savlar ile kolayca azledilebilirler. Deneysel gözlemle birleştirilmiş savlar genellikle çok daha etkili ve güçlüdür. Böylece, deneysel varoluşçu psikoloji, varoluşçu psikolojiyi apaçık doğruların ötesinde ilerlemesine yardım edebilir. Terör yönetimi teorisi bunun çarpıcı bir örneğidir (TYT; Solomon ve ark., Bölüm 2). TYT, çok önceleri ortaya konmuş ve varoluşçu düşünürler tarafından ölüm anksiyetesinin günlük hayattaki önemi tartışılmıştır (ör.: Becker, 1973; Rank, 1941/ 1958; Kierkegaard, 1844/1957). Fakat bu argüman, terör yönetimi sürecinin önemine deneysel destek sağlanana kadar büyük bir şüphe ile karşılanmış ve yaygın kabul görmemiştir. TYT araştırmaları, ölüm korkusunun davranışı ağırlıklı olarak bilinçdışı boyutlarda sürdürdüğünü de gösterebilmiştir (Arndt ve ark., Bölüm 13). Bu ilgi çeken bulgu, ölüm korkusunun her yerde olduğuna yönelik kavramları içgüdüsel cazibenin eksikliğiyle açıklayabilir; çünkü bilinçdışı ile ilgili kuramlaştırma, tabiatı gereği mantığa daha aykırı ve dolayısıyla daha tartışmalıdır. Bu bağlamda deneysel psikolojideki son gelişmelerin bilinçdışı sürecin işleyişini saptamak üzere etkili yöntemler getirmesi büyük bir şans olarak gözükmektedir. Benzer deneysel yöntemler, beklenmeyen ve istenmeyen sonuçların isteksiz seyircilerini ikna etmek adına, geleceğin varoluşçu düşünürleri için pratiğe daha da dönük olmalıdır.
Özet ve Sonuçlar
Deneysel varoluşçu psikoloji, psikologları insanların en temel varoluşsal sorunları ile nasıl baş ettiklerini oldukça titiz deneysel yöntemler ile çalışmaya davet etmektedir. Deneysel psikoloji perspektifinden varoluşçu düşüncenin telkini, deneysel paradigmayı yeni uygulama alanlarına teşvik eder ve varoluşsal konuları çalışmak üzere yeni deneysel tekniklerin gelişimine katkıda bulunur. Dahası, deneysel soruşturmanın birden fazla alanda teorik entegrasyonunu destekler. Varoluşçu psikoloji perspektifinden deneysel yöntem sıradan insanların varoluşsal konuların münazarasındaki önemini kabul eder. Ek olarak, deneysel yöntem varoluşçuları düşüncelerini açık, kesin ve mükemmel bir hassasiyet ile ifade etmelerine zorlar ve orta düzey kuramsallaştırmayı destekleyerek soyut varoluşçu düşüncelerin günlük hayatın somut çıkarımlarına dönüşmesine yardım eder. Son olarak, deneysel yöntem varoluşçu psikolojiye deneysel psikolojinin sağlam ampirik kanıtlarla arka çıkabileceği mantığa aykırı görünen ve tartışmalı olan kuramları geliştirmeye müsaade eder.
Deneysel varoluşçu yaklaşım son yıllarda psikoloji camiasında saygı değer bir ilerleme göstermiştir. Şu anki Elkitabının da gösterdiği gibi, araştırmacılar varoluşsal konuları çalışmak için güçlü yöntemler oluşturmuşlardır. Bu yeni yöntemler, sırasıyla, önemli bir kavrayış üretmiş ve deneysel varoluşçu psikolojinin bilimsel etkinliğin başlıca bağlantı alanı olarak yer etmesini sağlamıştır. Aynı zamanda araştırmacılar varoluşsal düşünceleri psikolojik sürece bağlamak için mükemmel hassasiyet göstermiş, bütüncül kuramsal perspektifler ve orta seviye kuramlarla yaklaşmışlardır. Dikkat çekecek derecede olan, deneysel varoluşu psikolojinin yükselişinin merkezi bir koordinasyon veya profesyonel bir organizasyon olmaksızın farklı yerlerde ve birden bire gerçekleşmiş olmasıdır. Böylece, nispeten sessizce ve neredeyse birdenbire muazzam bir ilerleme göstermiştir.
Psikoloji, yıllar boyunca bilimsel bir girişim olarak gelip geçici bazı akımları deneyimlemiştir. Dolayısıyla deneyimli bir gözlemci deneysel varoluşçu psikolojinin uzun süreli etkisi konusunda merak duyabilir: Yıllar içinde unutulacak gelip geçici bir heves mi ya da kalıcı bir etki mi? Geleceğin ne getireceğini bilmek imkânsız olsa da, açıkça gözüken şu ki, deneysel-varoluşçu psikolojinin üzerinde temelleneceği çeşitli zeminler görülmektedir. İlki, varoluşsal sorunlar tarih boyunca insanlarla birlikte var olmuştur. Böylece varoluşsal konulara dair ilginin kısa zamanda ortadan kaybolacağı olası görünmemektedir. İkincisi, ilerleyen teknolojinin deneysel varoluşçu psikolojide yeni alanlar açması dahi muhtemel gözükmektedir. İronik olarak, ne gariptir ki davranışçı psikologlar deneysel yöntemin zamanla varoluşçu psikolojiyi köhneleştireceğini düşünmüşlerdir. Gerçekte ise durum tersine dönmüştür; deneysel yöntem istikrarlı bir şekilde karmaşık hâle geldikçe, titiz bir deneysel çalışma varoluşsal konulara günden güne daha uygun hale gelmektedir. Dolayısıyla, geçmiş deneyimlerimize dayanarak, deney yapmada ilerleyen teknolojinin, deneysel varoluşçu psikolojiye güç kazandıracağını düşünebiliriz.
Gelecekteki gelişmeleri düşündüğümüzde, deneysel varoluşçu psikolojinin, psikolojideki diğer alanlardan ne şekilde bağımsızlaşmasını istediğimizi sormak yerinde gözükmektedir. Şu anda, hala büyük ölçüde sosyal psikoloji ve kişilik psikolojisine çakılı bulunmaktadır. Nihayetinde kendi bağımsızlığı üzerine kurulan bir deneysel varoluşçu psikoloji daha çok zenginleşebilir. Bu konudaki fikrimiz, deneysel varoluşçu psikolojinin, psikolojide var olan dallar arasında muhtemelen en çok gelişen alanlardan biri olacağıdır. Deneysel varoluşçu psikolojinin esas amacı, psikolojiyi, alt disiplinleri ve uygulama alanlarını ve hatta psikolojiyle ilgili başka alanları da etkilemektir. Bu şekilde bir gündem, deneysel varoluşçu psikolojinin ana akım psikoloji içinde her zaman bir güç olması gerektiğini ima eder. Fakat varoluşçu düşünce ve psikoloji biliminin, ana akım içinde, daha ileri entegrasyonu için yoğun bir çalışma gösterilmelidir. Şimdiki iş arkadaşları buna şüpheyle yaklaşsalar da, bilimsel bir hareket olarak görünmeyi başararak diğer araştırmacıları deneysel varoluşçu yaklaşıma ön ayak olmaya özendirmek mümkün olabilir.
Yaklaşık 20 yıl öncesinde bazı insanlar tarafından deneysel psikoloji ve varoluşsal psikolojinin asla birleşmeyecek iki güç olduğu düşünülürdü. Deneysel Varoluşçu Psikoloji Elkitabı o zamandan bugüne dek fark edilir ve saygı duyulur bir değişim olduğunu ve insanların derin varoluşsal sorunlarını titiz deneysel yöntemlerle çalışan enerjik bir bilimsel disiplin olarak geliştiğini göstermiştir. Büyüyen başarının gösterdiği üzere, varoluşçu düşünce ve deneysel psikoloji dünyalarının birleştirilmesinin tam zamanıdır.
Kaynaklar
Becker, E. (1973). The denial of death. New York: Free Press.
Kierkegaard, S. (1957). The concept of dread (W. Lowrie, Trans.). Princeton, NJ: Princeton University Press. (Original work published 1844)
Rank, O. (1958). Beyond psychology. New York: Dover Books. (Original work published 1941).
Westen, D. (1998). The scientific legacy of Sigmund Freud: Toward a psychodynamically informed Psychological science. Psychological Bulletin, 124, 333–371.
Yalom, I. (1980). Existential psychotherapy. New York: Basic Books.
* Çevirisi yapılan bölümün künyesi: Koole, S. L., Greenberg, J. & Pyszczynski, T. (2004). Postmortem. S. L. Koole, J. Greenberg & T. Pyszczynski, (Ed.). Handbook of experimental existential psychology (1st. ed.) (503-511). New York: The Guilford Press
** Sırasıyla; Amsterdam Özgür Üniversitesi, Arizona Üniversitesi ve Colorado Ünversitesi, Prof. Dr
[1] Lay-epistemological process
[2] William James’in Benlik Teorisi’ndeki “Ben”
[3] kadını nesneleştirme teorisi, insan-doğa ilişkilerinde varoluşsal motivasyonların analizi, belirsizlik yönetimi teorisi, kimlik güçlendirme teorisi, sistemi meşrulaştırma teorisi, dışlama teorisi, sosyal kimlik teorisi, ahlak yükseltme teorisi, otomotiv model, ego boşaltma teorisi