Çeviri: Psikolojinin Savaşa ve Barışa Katkısı
Daniel J. Christie
Cristina J. Montiel
Neredeyse yüz yıldır Amerikalı psikologların savaşa olan katkıları oldukça büyük ve ABD’nin ulusal güvenlik tehdit ve çıkarlarındaki değişikliklere uyumlu bir nitelikte olmuştur. Bu katkılar, silahlı çatışmanın dört dönemi için tanımlanmış ve tartışılmıştır: I. ve II. Dünya Savaşları, Soğuk Savaş ve Teröre Karşı Küresel Savaş. Buna karşın, yaklaşık elli yıl önce, büyük oranda nükleer savaş tehdidine tepki olarak, Birleşik Devletler’deki ve dünya genelindeki bazı psikologlar savaşı destekleme geleneğini bozmuş, savaşı önleme ve barışı teşvik etmeye yönelik bilimsel çalışma ve eylemlere odaklanmaya başlamışlardır. Günümüzde, barış psikolojisi; organize şiddet ve dünya çapında tehlikeli bir sorun olan yapısal şiddeti ele alarak, bu her iki parçayı da anlamayı, önlemeyi ve hafifletmeyi amaçlayan teori ve pratikle psikolojinin canlı bir alanına karşılık gelmektedir. Barış psikolojisinin gelişimi, kapsamı ve içeriği; barış, sosyal adalet ve insanın iyi oluşunu geliştiren politikalara yapılan katkılar ile beraber gözden geçirilmektedir.
Anahtar Kelimeler: barış psikolojisi, olumsuz barış, olumlu barış, şiddet döngüsü, çatışma çözümü
Birleşik Devletler’de psikologlar, psikolojinin başlangıcından bu yana savaş ve barışla ilgilenmişlerdir. 1906 yılında William James Stanford Üniversitesi’nde “Savaşın Ahlaki Eşdeğeri” üzerine bir söylev gerçekleştirmiş ve burada sorumluluk, sadakat ve grubun çıkarlarını kendi çıkarlarının önüne koyma gibi, savaşın aşıladığı bazı değerler ile gençliği canlandırabilecek olan, savaş için yedek siviller olunması gerektiği fikrini savunmuştur (James, 1910/ 1995). Barış yanlısı biri olarak James’in savaşa bakış açısı psikoloji camiası içinde aykırı olarak görülüyordu, özellikle de 20. yüzyılın ilk yarısında, psikologların savaşa yönelik sayıca çok ve çeşitli katkılarına karşı bir kanıda olduğunda. Ancak James’in bakış açısı, Soğuk Savaş döneminde şekillenmeye başlayan barış psikolojisi alanında kendine yer bulmuştur (Christie, Tint, Wagner ve Winter, 2008; Wessells, 1996). Okumakta olduğunuz bu derleme, psikolojinin savaşa ve barışa katkılarının tarihsel bir bakışını sunmaktadır.
Psikolojinin Savaşa Olan Katkısı
I. ve II. Dünya Savaşları
Hem I. Dünya Savaşı hem de II. Dünya Savaşı, güçlü bir ulusal konsensüs yarattı ki pek çok psikolog Amerikan değerlerini savunmak için hünerlerini göstermeye hazırdılar (Smith, 1999). Birleşmiş Milletler 1917’de I. Dünya Savaşı için seferber olduğunda, Amerikan Psikoloji Birliği (APA) başkanı Robert Yerkes, APA içinde askeri sorunlara ilişkin, psikolojinin potansiyel uygulamaları üzerine bilgi toplayacak komiteler geliştirmek üzere APA Temsilciler Konseyi’nden yardım istedi ve konseyin desteklerini aldı. Yerkes, ulusal savunma yararına birleşen psikologların istenirliğini vurguladı, Donanma ve Ordu’nun verimliliğini artırmak için mümkün olan en geniş kapsamlı iş birliğinin psikologların bizatihi görevi olduğunu ileri sürdü (Yerkes, 1921).
Kısa bir süre sonra Yerkes, ABD Ordusu’nun bünyesinde yer alan Psikoloji Şubesi’nin başkanı oldu. Talimatlarının merkezini; bölükler, alaylar ve birlikler çapında ‘zihinsel gücü’ (mental strength) dengelemek adına erkekleri zihinsel yeterliliklerine göre sınıflamak oluşturuyordu. Yerkes, zihinsel yeterliliğe yönelik Ordu Alfa Testi’ni geliştiren Lewis Terman ve çok sayıda psikoloğun uzmanlığından yararlanma olanağına sahipti. Bu test Stanford Üniversitesi’nde Terman’ın öğrencilerinden biri olan Arthur Otis’in taslaklarına dayanan çoktan seçmeli bir testtir. Terman ve ekibi metotları ve materyalleri geliştirirken, Yerkes de şüphe içindeki komutanları birlikler arasında zekâ değerlendirmesinin önemli olduğunu ikna etmek için ordu içinde siyasi savaşlarla mücadele etti (Keene, 1994). Ordu Alfa Testi, subay eğitim okullarında başarıyı öngörmede oldukça iyi bir iş çıkardı ve subay eğitimi için aday seçiminde yaygın bir şekilde kullanıldı. Tuğgeneral Birmingham’ın görüşleri ise, test programından hoşnut olan subayları temsil ediyordu:
Askere alınan erkeklerin ve zihinsel açıdan yetersiz olanların genel puanı askeri kariyerlerinde aksi ortaya çıkmadan çok önce psikolojik testlerle tespit edilmiştir. Bu incelemelerle belirlendiği üzere erkeklerin zihinsel yeterliliklerine göre yapılan sınıflandırma, daha önce onları tanıyan subaylar tarafından yapılan tahminlerle çok çarpıcı bir şekilde uyumludur ve güvenilir pozisyonlar için seçilen erkeklerin yalnızca psikolojik kayıtlarına dayanarak bu seçimi tam olarak meşrulaştırdıkları birçok durumdan bahsetmek mümkündür (Yerkes, 1921, s. 24).
Orduda yaklaşık iki milyon asker (dört milyon askerin arasından) test edilmiştir, bu sayının artması sivil sektörde zekâ testlerinin yaygın biçimde kullanılmasıyla önlenebilir (Jones, 2007). Zihinsel yeterliliklerin sınıflandırılması, savaş öncesi dönemde işverenler tarafından kullanılan yerleştirme testlerinin başarısı üzerine, askere alınan kişileri belirli iş türleriyle eşleştirmek için tasarlanan bir programla tamamlanmıştır (Lynch, 1968). Zamanla, yeterlilik testi personel yerleştirme ile bütünleştirilmiş ve ordu personeline bir zekâ derecesi verilir verilmez bu değerlendirmeler derhal kampın personel subayına gönderilmiştir (Yerkes, 1918).
Ordunun verimliliğine katkıda bulunmanın yanı sıra, psikologlar, morallerini yükselterek ve onları savaşmaları için motive ederek askerlerin savaşçı kapasitelerini doğrudan etkilemeye çalıştılar. Yerkes’in de yardımıyla Ordu Sağlık Teşkilatı’ndan Albay Edward L. Munson, Amerikalıların da Avrupalı müttefikleri gibi yüksek kayıplar vermeden önce, moralleri yükseltme ihtiyacı konusunda ordudaki üst kademeleri ikna edebildi (Keene, 1994; Munson, 1921). Bu nedenle, savaştaki askerlerin moralini yükseltmek amacıyla Moral Departmanı kuruldu ve bununla birlikte görüldü ki eğitim kamplarındaki moral ve disiplin daha çok aciliyet arz eden bir sorundu. Buradaki problemlerin bazıları kişisel sorunlara atfedildi (örn. askerlerin memleketlerindeki aile üyeleri hakkındaki endişeleri); ancak departman, yeni askere alınan erkekleri nezaket ve düşüncelilikle iyileştirmenin değerini de vurguladı. Empati üzerinde duran bu yaklaşım, daha geleneksel olan bazı askeri yetkilileri ise dehşete düşürdü (Keene, 1994).
II. Dünya Savaşı, psikolojinin savaşa yönelik çaba üzerindeki uygulamalarının muazzam bir ölçüde büyümesine öncülük etti; bunun en önemli sebebi, psikolojinin güvenilirliğinin I. Dünya Savaşı sırasında ve savaşlar arası dönemde kurulmuş olmasıydı (Napoli, 1978). Psikologlar katkıda bulunmak için hevesliydiler çünkü genel olarak, II. Dünya Savaşı’nı zafer için ölümcül bir mücadeleye değecek olan “iyi bir savaş” olarak görüyorlardı (Smith, 1999). Bu desteğin derinliğinin göstergesi olarak Gordon Allport ve diğerlerinin, APA’nın 9. Bölümü, Toplumsal Sorunlar Hakkında Psikolojik Çalışmalar Derneği (Johnson ve Nichols, 1998) üyesi olan psikologların çalışmalarını organize etme çabaları gösterilebilir. Bu organizasyon, savaşı özendirmekten ziyade toplumsal sorumluluk alanındaki yankılarıyla tanınan bir organizasyondur. Allport, özellikle sosyal psikologların, halkı savaşı desteklemeye ikna etmenin yollarını uygulatabilecek uzmanlığa sahip olduğunu düşünüyordu (Faye, 2011).
II. Dünya Savaşı yaklaşırken ve 2,3 milyon I. Dünya Savaşı gazisinin tıbbi bakım maliyeti arttıkça, -bu zihinsel rahatsızlıklar için askerleri taramak ve en savunmasız (ve maliyetli) olanları ayıklamak için bile olsa- psikologların ekonomik yararları belirgin hale geldi. Nöropsikiyatrik rahatsızlıklar, tüm tıbbi bakım masraflarının yaklaşık %10’unu oluşturmaktadır ve askere alınan kişilerin büyük oranının daha celp dönemindeyken bu rahatsızlıklara ilişkin semptomları olduğu tahmin edilmektedir (Cardona ve Ritchie, 2006).
Ayrıca II. Dünya Savaşı’nın gerçekleşebileceği düşüncesiyle, psikologlar Ordu Alfa Testi’nin yerini alan Ordu Genel Sınıflandırma Testi üzerinde çalışmaya çağrıldılar (Harrell, 1992). Genel Sınıflandırma Testi’nin amacı, askere alınan kişileri, ne kadar hızlı eğitilebileceklerine bağlı olarak bir dizi kategoriye ayırmaktı. II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yaklaşık 12.000.000 erkeğin, diğer bir deyişle Birleşik Devletler’deki erkek nüfusun beşte birinin Genel Sınıflandırma Testi’nden geçtiği tahmin edilmektedir (Harrell, 1992). Buna ek olarak, psikologlar akademik, mekanik ve büro işleri ile ilgili uygunluk ile birlikte meslek bilgisini ölçmek için bir dizi başka test geliştirmişlerdir (Napoli, 1978).
Birleşmiş Milletler II. Dünya Savaşı için seferberlik ilan ettiğinde, psikologlar Başkan Roosevelt’in yeniden silahlandırma planında, mevcut Hava Subay Adayı Eğitim Merkezleri’nden 20.000 öğrencinin taranması ve seçilmesi üzerinde çalıştılar. Neredeyse tüm adaylar pilot eğitimini amaçladığı için bir dizi hava mürettebatı sınıflandırma testi geliştirildi ve navigasyon, iletişim, silahlandırma, meteoroloji, radar işlemleri ve topçuluk gibi çeşitli uzmanlık alanlarında eğitilecek personeli seçmek için kullanıldı (Jones, 2007). Ordu Hava Kuvvetleri Psikoloji Şubesi’nin görevi; test geliştirme ve araştırma yapmaktan, hava ekibinin seçimi, sınıflandırılması ve eğitiminin tüm alanlarını yönetmeye dayalı kapsamlı bir sorumluluğa dönüştü (Jones, 2007). Psikologlar ayrıca, stresin performansa olan etkileri üzerine (Napoli, 1978) ve uçuş emniyetini arttıran ekran ve kontrol ekipmanı tasarımı üzerine (Fitts, 1947) de araştırma yaptılar.
I. Dünya Savaşı “yetenek” üzerine araştırma ve uygulamayı arşa çıkartmışken, II. Dünya Savaşı asıl merkezine tutum ve duygulara ilişkin çalışmaları yerleştirdi. Gazetelerin manşetleri hakkında yapılan bir araştırmaya göre; manşetler korkudan ziyade öfke uyandırdığında (Allport ve Rhine, 1942) ve Amerikalıların veya müttefiklerinin kazanımlarından ziyade kayıpları vurgulandığında insanlar savaşta aktif rol almaya daha meyilli oluyorlardı (Allport ve Lepkin, 1943). Ancak gerçek gazete başlıklarından alınan örnekler, çoğunun iyimser olduğunu ve kazanımları vurguladığını ortaya koydu. Allport, Lepkin ve Cahen (1943) Editor and Publisher dergisinde, gazete editörlerine halkın moralini güçlendirmek için haberi olumsuz bir şekilde düzenleme çağrısında bulunan bir makale yayınladılar. Editörlerin etkilenmiş olduğuna dair çok az kanıt mevcut, bununla birlikte başlık düzenlemesi üzerine yapılan araştırmaların, Donanma’nın kayıpların kamuya açıklanması prensibine doğrudan bir etkisi olmuştur (Johnson ve Nichols, 1998).
Sosyal psikologlar, Alman vatandaşlarının yazdıkları mektupları da incelediler ve düzenli, ağır bombardıman seferlerinden ziyade, az sayıda habersiz yapılan bombardımanla morallerinin daha çok etkilendiği sonucuna vardılar. Ağır bombardıman “direnme isteği” ile ilişkiliydi, sıradan bombardıman ise düşmana, öngörülebilir bombalama kalıpları etrafında günlük aktivitelerini düzenleme fırsatı veriyordu. Orta düzeyde, öngörülemeyen bomba kalıpları ise, yaşam tarzına uyumu önlemede en etkili olandı ve moralleri azaltmak için yeterli yok olma duygusunu yaratıyordu (Johnson ve Nichols, 1998). Bu bulgunun etkililiği, birkaç yıl sonra Vietnam Savaşı’nın askeri liderleri üzerinde kayboldu.
Savaş için harcanan çaba, savaşı körükleyen fabrikaların verimliliğini artırmak suretiyle de desteklendi. Özellikle ABD tersaneleri, giderek artan bir endişe yaratıyordu, çünkü Alman U-tekneleri Atlantik genelinde Britanya’nın hayatta kalması için gerekli olan savaş malzemelerini ve yiyeceği tedarik eden müttefiklerin nakliyat gemilerini imha etmede son derece etkiliydi. Katz ve Hyman (1947), çalışma koşulları ile düşük verimlilik ve yüksek oranda devamsızlık arasındaki ilişkiyi araştırdı. Tersane verimliliğinin daha iyi çalışma koşulları ile geliştirilebileceğini belirtti ve bu konuda belirli öneriler sundu.
II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, psikoloji uygulamaları orduya yayıldı ve ABD Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan Kaptan Lybrand Palmer Smith’in, Bray’in (1948) Psikoloji ve Askeri Yeterlilik adlı kitabının önsözünde belirttiği gibi;
Psikoloji, “insan-makinesi”ni havada, karada, denizde ve deniz altında daha etkili bir savaş birimi haline getirdi. Uygulamalı matematikte olası istisna dışında psikolojinin; insanları seçip eğitmek ve silahların tasarımını insana uyacak şekilde yönetme konusundaki uygulamasının bu savaşı kazanmaya diğer tüm entelektüel faaliyetlerden daha fazla katkıda bulunduğuna inanıyorum… Bilimsel yöntemlerin psikologlar tarafından uygulanması II. Dünya Savaşı’nı kazanmada önemli bir faktördür (S. V-ix)
Savaş Sonrası Katkılar
II. Dünya Savaşı sonrasında ABD dış politikasının ana hatları 1946 Şubat’ında şekillenmeye başladı; Moskova’daki ABD elçiliğinin başkan vekili George Kennan, ABD Dışişleri Bakanlığı’na, Sovyetler Birliği’nin tabiatı gereği yayılmacı bir güç olduğu ve dolayısıyla ABD’nin dünya genelinde çıkarlarına yönelik bir tehdit olduğuna dair uyarıların yer aldığı on altı sayfalık bir telgraf gönderdi (George ve Smoke, 1974). Kennan, Sovyet etkisinin yayılmasını engellemek için, “önleme politikası”nı savundu. Kennan’ın tezi genişletilip Temmuz 1947’de yayınlandı ve ABD dış politika kurumu tarafından hızla kabul edildi (Kennan, 1947). ABD politikasını belirleyenler; dünyayı giderek artan bir şekilde, genişleyen Sovyetler Birliği ile ABD’yi karşı karşıya getiren iki kutuplu bir mercekle incelediği için caydırıcılık, ABD dış politikasının merkezinde yer almıştır. Caydırıcılık mantığına ve psikolojisine göre, Birleşik Devletler; herhangi bir sözüm ona saldırganı, saldırganlığın beklenen faydasının mevcut durumun beklenen faydasından önemli derecede düşük olduğunu ikna ederek kendi güvenliğini en iyi şekilde sağlayabilir (George ve Smoke, 1974; Tetlock, 1987). Bunu takip eden onlarca yıl boyunca, Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği, Soğuk Savaş’ta, yani kaynaklarını bir silahlanma yarışında yoğunlaştırdıkları, dünya çapında jeopolitik nüfuz için yarıştıkları ve dahası konvansiyonel ve nükleer silah stokları depoladıkları düşmanca bir ilişkide takılı kalmışlardı.
Amerikalı psikologlar, Soğuk Savaş döneminde hükümet ve askeri yetkililerle yakın çalıştılar. Bu süreçte psikologlar bilindik araçları kullandı: Anket araştırması, değerlendirme, alıştırma ve eğitim. Ele alınan temel sorunlar şunlardı: (a) atom testine maruz kalmış askeri personel arasındaki korkunun azaltılması ve (b) nükleer konularda halkın tutumunun değerlendirilmesi (Morawski ve Goldstein, 1985). İlk olarak; Ordu Bakanlığı tarafından finanse edilen psikolojik araştırmalar, eğitim birimlerinin askerlerin atomik manevralar korkusu üzerindeki etkisini değerlendirdi. Bu eğitim birimleri, askerlerin kaygılarını azalttı ve atomik manevraları uygulama ve savaşı yürütme konusundaki güveni arttırdı. Bununla birlikte, birimlerin, askerlerin onları radyolojik tehlikelere maruz bırakacak bir görev için gönüllü olma istekleri üzerinde önemli bir etkisi yoktu (Schwartz ve Winograd, 1954). İlgili eğitim araştırmalarında, askerlerin savaş düzeni almadan önce radyasyonun etkileri hakkında bilgilendirilmeleri durumunda (başka bir deyişle ön koşullandırma) askerlerin “savaş meydanı cesareti” ve “ahlaki yapı” geliştirdikleri ya da hayatlarını feda etmeye istekli oldukları belirtilmiş ve küçük, taktik nükleer silahlarla bazı deneyimler kazanabilecekleri ileri sürülmüş (Rand, 1960); ancak, bu önermeler hiçbir zaman savaş alanında test edilmemiştir.
İkinci araştırma alanı, sivillerin atom enerjisine ve silahlara yönelik tutumlarıydı; bu, hükümet görevlileri için önemliydi, çünkü nükleer silahların kontrolü gibi konularda siviller ile (bilim adamları dahil) ordu arasında bir gerilim vardı (Lanouette, 2009). 1940’ların sonu ve 1950’lerin başında, psikologlar anketler uyguladılar ve sivillerin atom enerjisinden ve bombadan çok iyi haberdar olduklarını fakat düşük endişe ve korku seviyelerine sahip olduklarını buldular (Cottrell ve Eberhart, 1948; Douvan ve Withey, 1953). Bu bulgular şaşırtıcı görünüyordu, çünkü araştırmalar sürekli olarak, halkın ABD’den, atom silahları üzerine bir tekelinin olmasından veya bir atomik silah yayılımını kontrol etmek için uluslararası iş birliğine devam etmesi konusunda umutlu olmadığını belirtmiş; dahası, halk, atomik silahların önümüzdeki on yıl içinde kullanılma ihtimalini büyük bir olasılık olarak değerlendirmiştir (Douvan ve Withey, 1953). Endişe ve korku eksikliği durumu, geleneksel olarak “korkuyu bastırma” (korkusuzluktan ziyade inkâr etme) ve halk arasında güçsüzlük ile açıklanmaktadır (Douvan ve Withey, 1953; Harris, Proshansky ve Raskin, 1956; Morawski ve Goldstein, 1985).
Birleşik Devletler, önleme politikasını uyguladığı dönemlerde, Kore’ye ve daha sonra Vietnam’a birlikler görevlendirdi ve psikologlar, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi, yetenek ve yerleştirme testleri geliştirmeye ve yönetmeye devam ettiler (Maier, 1993). Ancak Vietnam Savaşı, benzeri görülmemiş boyutta “psikolojik operasyonlar” (PSİOP) ile sivriliyordu. General Westmoreland, düşmanın ABD askeri hedeflerine uygun davranmasını sağladığı için PSİOP kullanımını savundu ve görevde olduğu süre boyunca PSİOP personelinin sayısı 500’e çıktı (Chandler, 1981). Birleşik Devletler, Vietnam Cumhuriyeti Hükümeti’yle (VCH) ittifak kurdu ve VCH’ye hükmetmek için Komünist kuvvetleri zapt etmeye çalışırken, PSİOP Chieu Hoi (Açık Silahlar) Teşvik Programı’na uygulandı. Chieu Hoi gönüllü olarak silahlarını bırakan ve desteklerini Komünist hareketten çeken Vietnamlılara genel af ve bağışlama teklifi sundu. PSİOP, 300 milyondan fazla broşür, radyo ve televizyon çağrıları ve hoparlör yayını ile programın tanıtımını yaptı. Chieu Hoi, 1967’de zirvesindeyken, 17.671 Vietnamlıyı silahlarını bırakmak için ikna etti, aynı yıl Vietnam Komünist birliklerinin beşte biri ya öldürüldü ya da esir edildi (Hunt, 1995). Bairdain ve Bairdain (1971) yapısal görüşmeler yoluyla programın etkililiğinden sorumlu bileşenlerin birçoğunu (örn. savaş uygulamaları ile peşpeşe olan temyiz başvurularını da kullanarak) ayırdı; ancak, sonuçlar ellerine geçtiğinde ABD, Vietnam’daki askeri kuvvetlerinin kullanımını azaltmaya başlamıştı.
PSİOP, Vietnam Savaşı’ndan bu yana gerçekleşen neredeyse tüm askeri operasyonlarda olağanüstü başarılı kampanyalarla rol oynamıştır, Çöl Fırtınası Operasyonu sırasında Kuveyt’i işgal eden Irak birliklerine havadan bırakılan broşürler bunun bir örneğidir. Bildiriler, Iraklıları pes etmeye çağırmış ve nasıl teslim olmaları gerektiğini ve teslim olmamanın sonuçlarını açıkça belirtmiştir. Askeri görevliler, PSİOP kampanyasının bir ay süren bombalamayla birlikte ele alınınca, ABD kuvvetlerinin Kuveyt’e girdiği sıralarda on binlerce Iraklıyı, teslim olmaya ikna ettiğine inanıyordu (Dittmann, 2003; Waller, 2001).
Teröre Karşı Küresel Savaş
11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD, önce Afganistan’da ve sonra Irak’ta savaşa girdi. Her iki savaş da pek çoğu ev ile cephe arasında uzun süre gidip gelmek zorunda kalan Amerikan askerlerine hayli zarar vermiştir. Stresin birikimli etkileri, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), kaygı, depresyon, intihar ve boşanma gibi durumlar yüksek seviyelerde ortaya çıkmış ve ruh sağlığı uzmanlarına çok büyük bir engel oluşturmuştur (Hoge ve ark., 2004). Daha dar bir askeri perspektiften bakıldığında ise, savaş stresi, askerlerin performansını, hazırlıklı olmalarını ve kişisel ilişkilerini olumsuz biçimde etkilemektedir (Casey, 2011).
Küresel Teröre Karşı Savaş’a katkıda bulunmak ve askerlerin performansını ve refahını arttırmak için psikoloji ile ABD Ordusu arasında yeni ve güçlü, bir dizi program ve iş birliğine yönelik ilişkiler ortaya çıkmıştır (Casey, 2011; Seligman ve Fowler, 2011). Programlar, askerlerin ve halkın dayanıklılığı üzerinde duruyor, psikolojik sağlığı, fiziksel sağlık statüsüne yükseltiyor ve bunlar birlikte Kapsamlı Askeri Sağlık Programı’nı oluşturuyordu (Cornum, Matthews ve Sullivan, 2011). Pozitif psikolojiye göre (Seligman ve Csikszentmihalyi, 2000) Askeri Sağlık Programı; evrensel direnç eğitimi, bireysel psikolojik uygunluğun değerlendirilmesi ve izlenmesi, bireysel ihtiyaçlara göre düzenlenmiş eğitim (örn. duygusal, sosyal, ailevi veya manevi) ve askerlerle düzenli ve sık temas halinde olan ‘usta direniş eğiticileri’nin eğitimi olmak üzere dört unsurdan oluşmakta (Cornum ve ark., 2011) ve insan dayanıklılığına ve erdemlerine dayanmaktadır (Seligman, Steen, Park ve Peterson, 2005). Programın ayrıntıları bu makalenin kapsamı dışındaysa dahi Seligman ve Fowler (2011) American Psychologist dergisinin (Ocak 2011, Cilt 66) özel bir sayısında anlatıkları üzere, psikoloji bir kez daha, orduyu dünyayı çeşitli tehditlerden savunması için desteklemede rol oynamaya konumlanmıştır.
Teröre karşı küresel savaş PSİOP’u da yeniden canlandırmıştır. PSİOP’un askeri operasyonlar ile entegre edildiğinde en etkili olduğu da Vietnam Savaşı sırasında öğrenilen dersler arasındadır (Hunt, 1995). Günümüzün “işevuruk (operational) psikolojisi”, savaş alanında komutanlar tarafından alınan kararlar üzerinde doğrudan bir etki sağlamayı amaçlıyor. Staal ve Stephenson’a (2006) göre,
Operasyonel psikoloji bir komutanın savaş ve/veya ilgili operasyonları yürütmekle ilgili karar verme becerisini geliştirmek için psikolojik ilke ve beceriler uyguluyor. Operasyonel psikologlar tipik olarak sağlık biriminin bir parçası değiller; ancak komutanın savaş kadrosunun bir üyesi oldukları için katkıları doğrudan planlama, risk yönetimi, değerlendirme, seçim vb. yoluyla operasyonu etkiler (s. 271).
Operasyonel psikologların 2003 Irak Savaşı’ndaki rolü için bazı örnekler şunlardır: Psikolog, generallerle birlikte ayaklanmalara karşı koymak için yürütülen çalışmalarda rol alarak şüpheli adam kaçıranların ve eski rejime sadık olanların tespitine yardım etme, kurtarılan bir rehineyi yeniden travmatize olmaya karşı korurken aynı zamanda, zamana duyarlı istihbarat toplama konusunda bilgilendirme yapma ve Irak’taki iç güvenliği arttırma çabalarının bir parçası olarak yerli Özel Kuvvetler Birimi için Irak personelinin değerlendirilmesi ve seçilmesi gibi görevlerde bulunma (Staal ve Stephenson, 2006).
Daha geniş anlamıyla, operasyonel psikologlar tutukluların dünyadaki çeşitli bölgelerinde sorgulanmasında kullanılmak üzere kılavuzlar ve eğitim prosedürleri geliştirmiş ve Davranışsal Bilim Danışma Ekipleri’nin bir parçası olarak sorgulamalara katılmışlardır. Gerçekten de, Guantanamo’da uygulanan ve daha sonra Afganistan’a ve Irak’a götürülen sorgulamaya yönelik tartışmalı “sömürü odaklı” yaklaşım psikologlar tarafından geliştirilmiş ve kullanılmıştır (Committee on Armed Services, 2008; Lewis, 2004).
Psikolojinin Barışa Katkısı
Savaşın aksine 20. yüzyılın ilk yarısında barış oldukça az ilgi görmüştür. Bunun yerine, yeni ortaya çıkan uluslararası ilişkiler uzmanlığı, devletlerarası ilişkiler üzerinde çalışan birçok akademisyenin eviydi. Uluslararası ilişkiler; alanında egemen devletlerin, anarşik bir uluslararası sistem içerisinde faaliyet gösterdiği ve her bir devletin kendi çıkarlarını kanıtlama, sağlamlaştırma ve kuvvet aktarımı (Morgenthau ve Thompson, 1985) yoluyla ilerletmeye çalıştıkları bir gerçekçilik felsefesine hâkimdi (Burchill ve Linklater, 2001). Bununla birlikte, 1940’larda psikologlar tarafından muhtemelen günümüzde “barış psikolojisi” başlığı altında yer alan birkaç önemli bilim faaliyeti vardı; örnekler arasında Stagner, Brown, Gundlach ve White’ın (1942) halkın savaşa ilişkin tutumları hakkında yaptıkları anketler ve Cantril (1950), Klineberg (1950) ve Murphy (1945) tarafından yazılmış kitaplar bulunmaktadır.
1957’de Soğuk Savaş giderek şekillenmeye başladığında ve küresel savaş tehdidinin yaklaşmaya devam etmesiyle birlikte, psikoloji de dahil olmak üzere çeşitli disiplinlerden gelen akademisyenler, anlaşmazlıkların şiddetten çok diyalog ve çatışma çözümü yoluyla çözülebileceği fikrinde örgütlenmişti (Kriesberg, 2007). Çatışma çözümü alanının Amerika Birleşik Devletleri’nde meşruiyet kazanmasına rağmen, barış, özellikle McCarthy döneminde şüpheli olduğu için, akademi sözlüğünde belirsiz kalmıştır (Kelman, 1981).
Tarih boyunca, Amerikalı psikologlar ABD dış politikasının tüm yönlerini genel olarak desteklemekteydi, ancak Soğuk Savaş döneminde birtakım psikologlar ABD politikasına yön verenler ile ayrıldı (Morawski ve Goldstein, 1985). 1960’lı yıllarda, bir dizi yayın, psikologların (Gordon Allport, Hadley Cantril ve Otto Klineberg gibi) atom çağının yeni bir diplomasi ve savaşın ortadan kaldırılmasını gerektirdiği fikrini savunduğunu belirtmiş ve savaşın planlamasından barışın teşvik edilmesine (Wagner, 1985) yeni bir geçiş sinyali vermiştir (Jacobs, 1989). Journal of Social Issues, seçkin psikologların ABD dış politikasına yeni bir yön vermeyi savunan bir dizi makalesine yer verdi (Russell, 1961). Deutsch, ABD-Sovyet ilişkisinin karşılıklı terörden karşılıklı güvene nasıl geçebileceğini açıkladı. Bronfenbrenner yaptığı araştırmalardan yola çıkarak “ayna görüntüleri” (mirror images) kavramın ileri sürdü ve bu kavramla Sovyet ve ABD vatandaşlarının birbirlerine karşı benzer olumsuz bakış açılarının olduğunu temellendirdi. ABD dış politikasının merkezinde yer alan “caydırıcılık” bile, Milburn’un işaret ettiği haliyle, bozulmadan kanıtlanamayacak olan politikanın (örn. düşmanın saldırması) mantıksal ve ampirik tutarsızlıkları biçiminde incelemeye alındı. Katz, çatışma çözümü, ulusal imaj ve nükleer savaş ve silahsızlanma hakkındaki kamuoyu görüşleri üzerine daha fazla araştırma yapmayı savundu. Diğer yayınlarda “ötekine” yönelik şeytani düşman imajı geliştirilmesinin tehlikeleri açıkça söylenmiştir (Frank, 1967; White, 1966) ve Osgood (1962) Gerilimi Azaltmada Dereceli ve Karşılıklı Girişimleri (GADKG) önermiştir. Bu yöntem, uluslararası gerilimlerin yatıştırılması için her iki tarafın da sırayla gerginliği azaltıcı eylemler başlatmasına dayanıyor. Dergide yayınlanan makalelere ek olarak, iki derleme ABD dış politikasını eleştirmiş ve nükleer savaşı önleme yolları önermiştir (Schwebel, 1965; Wright, Evan ve Deutsch, 1962). Morawski ve Goldstein (1985), 1960’larda meydana gelen değişikliklerin önemini ise şöyle değerlendirmişlerdir:
Birincisi; analiz seviyesi, bireylerin davranışları üzerindeki kişiye özel odaktan, ulusların davranışı üzerine daha kapsayıcı bir odak haline getirildi. İkincisi, psikologlar savaş için hazırlık yapmak yerine savaşı önlemeyi vurgulamaya başladı. Üçüncüsü, daha önceki araştırmalar hükümet politikasıyla kamuoyu üzerinde fikir birliğine varmaya çalışırken, yeni çalışma ABD dış politikalarını eleştirdi (s. 280).
Etzioni’nin (1967), Kennedy ve Khruschev tarafından imzalanan Sınırlı Nükleer Deneyleri Yasaklama Anlaşması’nın (Limited Test Ban Treaty) yürürlüğe girmesinin Osgood’un (1962) GADKG modeline ne şekilde uyduğunu göstermesine rağmen, bu yayınların herhangi birinin ABD politikalarını etkileyip etkilemediği açık değildir. Açık olan şey, 1960’larda pek çok psikologun ABD dış politikasının yönünü eleştirmesi ve psikoloji biliminin tehlikeli süper güç ilişkisini iyileştirmek için biraz rehberlik sağlayabileceğine inanmalarıdır.
1970’li yıllar boyunca ABD’nin iç meselelerine ilişkin endişeler dış politikalarına göre daha öncelikliydi. ABD’li psikologlar, öğrenci aktivizmi, nüfus artışı, cinsiyet rollerinde meydana gelen değişiklikler ve ırk ilişkileri ile ilgili bir dizi konuyu inceledi. Psikologlar, okullarda ırk ayrımına son verme konusunda önemli bir etkiye sahipti, ancak sosyal adalet konusu barış psikolojisi söylemiyle henüz bütünleşmiş değildi. M. Brewster Smith, başlığında “barış psikolojisi” bulunan ilk kitabının önsözünde yazdığıyla Soğuk Savaş’ın zirvesinde olunduğu bir zamanda barış psikologlarının görüşlerini yansıtıyor gibiydi: “[Soğuk Savaş döneminde], nükleer savaştan kaçınmanın yer aldığı aynı afişin altına sosyal adalet gündemini dahil etmek dikkat dağıtmıştır (Smith, 2001, s. 1).”
ABD’de yurt içi meseleler 1970’lere damgasını vurmuş olsa da, bazı psikologlar Vietnam Savaşı, ABD’nin önleme politikası ve süper devletlerin ilişkisindeki gerginliklere odaklanmıştır. Janis (1972), Johnson yönetiminin, süregelen asker gücünü artırmaya yönelik kararlarını da içeren ve böylece Vietnam’da savaşı kızıştıran ABD dış politika fiyaskolarını açıklayan bir yapı olarak “grup düşüncesini” önerdi. “Grup düşüncesi” kavramı, birbirlerine oldukça bağlı olan grup üyelerinin, alternatif hareket tarzlarını eleştirel olarak değerlendirmek yerine fikir birliği için çabaladığında yanlış yönlendirilmiş karar verme ve dış politika fiyaskolarına neden olan bir dinamiğe karşılık gelmektedir. Başka araştırmalarda White (1968, 1969), epey bilgi sahibi olan Güney Vietnamlılar ve akademisyenlerle yapılan seçim verileri ve röportajlar da dahil olmak üzere çeşitli kaynaklar kullandı ve bunun sonucunda Birleşik Devletlerin “biz-yanlılığı” illüzyonundan muzdarip olduğu sonucuna vardı. Ayrıca yazar; Başkanlar Kennedy ve Johnson’ın, o zamanlar Güney Vietnam halkının tutumlarının “biz-yanlısı” olduğundan daha çok “bize-karşı” olduğunu fark ettikleri takdirde Vietnam Savaşı’nın önüne geçilmiş olacağını öne sürmüştür.
1980’lerde birçoğunun politik psikolojideki gelişmelerden yararlandığı bir başka bilim dalgası ortaya çıktı. ABD-Sovyet ilişkisinin psikolojik doğası White’ın (1984) “Korkunç Savaşçılar” adlı kitabının başlığıyla yansıtılmıştır. İki yıl sonra, White’ın (1986) editörlüğünü yaptığı “Psikoloji ve Nükleer Savaşın Önlenmesi” adlı kitabı, nükleer silahlanma yarışının psikolojik ve siyasi öncüllerini ve sonuçlarını -yıkıcı iletişim kalıpları, karşılıklı olarak bozulmuş algılamalar ve zorlayıcı etkileşimler dahil olmak üzere- anlatan son derece saygın psikologlar ve siyaset bilimciler ile öne çıkıyordu. Bu cilt, nükleer silah yarışının psikolojik analizlerine güvenilirlik ve meşruiyet ölçütü ekledi ve barış psikolojisi literatürüne daha çok netlik ve tutarlılık sağladı.
1980’li yıllar, barış hareketlerini ve barış psikolojisini kurumsallaştıran örgütlenmelerin doğmasına da sebebiyet verdi. 1983’te ABD Başkanı Reagan, Sovyetler Birliği’ni “kötü bir imparatorluk” olarak adlandıran, Avrupa sahasında “sınırlı” nükleer savaş olasılığını arttıran, Avrupalıların arka bahçelerine Pershing II ve seyir füzeleri yerleştirmeyi onaylayan (McNamara, 1983) ve Avrupa’da nükleer karşıtı hareketlere yol açan söylemi ortaya attı. Sonuç olarak, bugüne kadar barış psikolojisi araştırmaları üzerine yıllık toplantılar düzenleyen Alman Barış Psikolojisi Derneği kuruldu. Kısa süre sonra, Nükleer Savaşın Önlenmesi için Psikologlar (şimdiki adıyla Barış Psikologları), Avustralya Psikoloji Topluluğu içerisinde üye bir grup haline geldi ve Amerika Birleşik Devletleri’nde bir aktivist örgüt olan Sosyal Sorumluluk için Psikologlar nükleer savaş tehdidini azaltmak için psikolojik bilginin uygulanmasını teşvik etmek amacıyla kuruldu. 1989’da Soğuk Savaş gerginlikleri Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla azalmış ve ertesi yıl APA, Barış Psikolojisi Bölümü’nü kurmuştur (Wessells, 1996).
Psikolojinin Barışa Yönelik Güncel Katkıları
Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği arasındaki iki kutuplu jeostratejik güç ilişkisinin ortadan kalkmasıyla, gruplararası çatışmaların karmaşık bir biçimi barış psikolojisinde ön plana çıktı. Bu çatışmalar, toplumlar arası gerilimler, muhalif sosyal kimlikler, derin bölücü ideolojiler ve aile üyelerinin, arkadaşlarının ve komşuların hayatları ve refahı üzerinde büyük kayıplara yol açan, topluluklar içinde ve çevresinde oluşan şiddetli olaylar açısından özelliklendirildi (Eriksson, Wallensteen ve Sollenberg, 2003; Gurr ve Moore, 1997). İnsanlar, devlet sınırlarıyla olduğundan daha çok, etnisite, din, ekonomik refah ve diğer toplumsal kimlik belirleyicileri (Tajfel, 2010) ve kimlik temelli çatışmalarla bölünüyorlardı (Rothman, 1997). Bu çatışmaların çoğu, tekrar eden şiddet olaylarına (örn. şiddet döngüleri) yol açıyor; bu çatışmalar kuşaklararası olduğundan dahası varoluşsal, kazananı olmayan biçimde görüldüğünden ‘zorlu çatışma’ olarak nitelendiriliyordu (Bar-Tal, 2007; Coleman, 2003).
Buna ek olarak, Soğuk Savaş’ın ortadan kalkmasıyla birlikte, Amerikalı barış psikologları, dünyanın birçok yerinde odak meselenin doğrudan şiddet ihtimali değil; esenliği etkileyen konularda siyasi temsilden ve maddi kaynaklardan mahrum bırakan doğrudan şiddet kadar, insanları öldüren, sinsi ve her yerde var olan bir sorun olan yapısal şiddet ihtimali olduğuna inanmaya başladılar. Dolayısıyla, “yapısal şiddet” bir araştırma alanı (Christie, 1997; Pilisuk, 1998; Schwebel, 1997) ve aynı zamanda aktivizm ve politika değişikliği hedefi haline geldi (Montiel ve Noor, 2009; Montero ve Sonn, 2009).
Yapısal şiddetin her yerde var olduğunu kabul eden barış psikolojisi, barışa ve çatışma araştırmalarına dair disiplinlerarası alandan (Galtung, 1969) barışın anlamı üzerine daha farklı bir bakış açısı ödünç almıştır, buna hem yapısal şiddetin iyileşmesi ya da sosyal adaletin teşvik edilmesi anlamına gelen pozitif barış hem de şiddet olaylarını önlemek ve yatıştırmaya dair daha geleneksel endişeleri içeren negatif barış dahildir. Journal of Social Issues, bir kez daha koca bir sayıyı Soğuk Savaş sonrası barış psikolojisi hakkında araştırma ve aktivizme adayarak alanın gücünü ve kapsamını yansıtmıştır. Birlikte ele alındığında, dergideki makaleler, Soğuk Savaş sonrası barış psikolojisini, (1) kapsam içinde küresel, (2) jeofizik bağlamla farklılaştırılmış, (3) çoklu analiz seviyelerine -kişilerarası düzeyden uluslararası düzeye- odaklanan, (4) hem yapısal hem de olaysal şiddet biçimlerinin önlenmesi ve hafifletilmesini amaçlayan ve (5) sürdürülebilir barışın şiddetsiz araçlar, bireyler ve gruplar arasındaki ilişkide derin, köklü yapısal ve kültürel değişiklikler gerektiren bir sistem olarak karakterize etmiştir (Christie, 2006).
Soğuk Savaş sonrası yapıyı barış psikolojisi için entelektüel bir destek olarak kullanarak, barış psikologları, şiddetli olaylara neden olan bağlamı meydana getiren içerikler gibi çeşitli kavramlar ve süreçler önermişlerdir (Blumberg, Hare ve Costin, 2006; Christie, 2012; Vollhardt ve Bilali, 2008). Bazı içerikler psikoloji alanında yarım yüzyılı aşkın bir süredir bulunan kalıcı kavramlar olmuştur. Buna birkaç örnek verebiliriz; grup düşüncesi, gerçekçi grup çatışması, göreceli yoksunluk ve sağ kanat otoriter inançlar. Diğer kavramlar, barış psikolojisi sözlüğüne daha yeni içerikler olup psikolojideki bilişsel devrim sırasında ortaya çıkmaktadır: çatışmayı uyandıran metaforlar, (düşman) imge teorisi ve yıkıcı ideolojiler. Gayrimeşrulaştırma (diğerlerine yönelik) gibi bazı kavramlar ise bütünleştiricidir ve birtakım diğer kavramları kapsarlar. Daha yeni içeriklerin çoğunun, şiddete ilişkin aktivizmi harekete geçiren duygular, diğerine karşı nefret uyandıran koşullar ve savunmacı şiddet olaylarında tehdidin rolü gibi duygusal bir bileşeni vardır. Beklendiği gibi, barış psikolojisi, kolektif analiz düzeyindeki yapılardan yoğun şekilde yararlanmaktadır: kolektif etki, mağduriyetin toplu anıları, ortak inançlar ve kolektif korku. Belki de en belirgin olanı, bazı barış psikolojisi yapılarının, yapısal ve kültürel bağlamlarla ilgili olarak, toplumsal eşitsizlikleri ve şiddeti haklı çıkarmak için kullanılan güç farklılıklarını ve bunlara benzer anlatıları çağrıştırmasıdır.
Barış psikologları, şiddetin öncülleri ve koşullarıyla ilgili geleneksel kaygının yanı sıra, bir şiddet döngüsü aşamalarına uyarlanabilecek barışçıl müdahaleleri (Christie ve ark., 2008; Staub, 2013), yani şiddet içeren bir olay öncesinde, sırasında veya sonrasında gerçekleşebilecek müdahaleleri belirlemişlerdir.
Şiddet içeren bir olay öncesinde barış müdahaleleri. Çatışma yönetimi stratejileri, çatışmaların şiddete dönüşmesini önleyecek ve onları yönetecek müdahalelerdir (bkz. Deutsch, 1994; Kelman, 2010). Bazı uygulayıcılar ve teorisyenler çatışma yönetimini çok seviyeli olarak incelemiş (Deutsch, 1973; Deutsch, Coleman ve Marcus, 2006); bazıları öncelikle gruplararası ve uluslararası seviyelere odaklanmış (Fisher, 2005; Kelman, 2010), bazılar da çatışmanın zorlu biçimlerine müdahale önermiştir (Bar-Tal, 2000, 2007; Coleman, 2003). Şiddet içeren olayları önlemek için bir dizi çatışma yönetimi kavramları ve süreci tanımlanmıştır (Blumberg ve ark., 2006; Christie, 2012; Vollhardt ve Bilali, 2008). Genel olarak, düşman grupların gruplararası diyalogu sağlaması adına duygusal bir ortamda birbirleriyle iletişime girmelerini sağlamak, aktif dinleme, bilişsel ve duygusal empati, işbirliği, ilişkiyi inşa eden yapıcı etkileşimler, kapsamlı bir sosyal kimlik duygusunu teşvik etmek ve şiddetsiz değerleri telkin etmek vurgulanmıştır.
Bir şiddet eylemi sırasında barış müdahaleleri. Çatışmaların yapıcı bir şekilde yönetilmediği ya da yönetilemediği ve şiddet ortaya çıktığı zamanda barışçıl müdahale seçeneklerinin sayısı azalıyor; ancak bu asgari düzeyde değil, çünkü örgütlü şiddet, barışçıl önerilere engel oluşturan bir dizi psikolojik süreci pekiştiriyor (Kimmel ve Stout, 2006). Müdahalelerde genellikle, (a) “olgunlaşma” anlarını ya da tek veya her iki tarafın da diğer tarafla diyalog içinde olmaya psikolojik olarak hazır olduğu zamanları yakalamak (Pruitt, 2007), (b) üçüncü tarafların arabuluculuk çabaları (Fisher, 2005) ve/veya (c) seçkin karar vericileri etkilemek için yapılan sıradan vatandaşların savaş karşıtı eylemleri yoluyla, şiddeti azaltmak amaçlamaktadır (Boehnke ve Shani, 2012). Organize şiddet sırasında az sayıdaki müdahale seçeneğine rağmen, bazen küçük “barış grupları” veya şiddetle çevrili olmasına rağmen barış içinde kalan toplulukları belirlemek ve oluşturmak mümkündür. Bu küçük barış grupları ya da barışçıl-nezaket alanları (civility zone), Ambon, Endonezya’daki Wayame Köyü (Braithwaite, 2010), Hindistan’daki Calicut (Varshney, 2003), Bosna’daki Tuzla Şehri (Armakolas, 2011; Wallace, 2002) ve Afganistan’daki Joghori Bölgesi (Suleman ve Williams, 2003) gibi geniş coğrafi tarihsel bağlamlarda izah edilmiştir. Tüm bu vakalarda, bölgedeki sivil ilişkiler; komşu köylerde silahlı çatışmaların patlak vermesi gibi dış kaynaklı şoklara rağmen üstün gelmiştir. Barışçıl-nezaket alanları içindeki insanlar; etnik kümeler arasında iletişim kurmakta ve işbirliği yapmakta, anlaşmazlıkları çözmek için mekanizmalar geliştirmekte, kümeleri sömürecek siyasi güçlere karşı direnmekte, potansiyel sorunlu bölgelere çabucak müdahale etmekte ve gruplararası ilişkilerin korunmasının önemini kabul etmektedirler. Buna ek olarak, bu bölgeler içindeki kişiler, bağlayıcı ve kalıcı ilişkilere, kapsayıcı bir sosyal kimliğe ve nezakete ilişkin kolektif bağlılığa sahip olma eğilimindedir. Barışçıl-nezaket alanları, savaşın yıkımlarından kaçmayı başarmakta, böylece yerel toplulukları güvenli tutarak ve altyapıları koruyarak sivil toplumu güçlendirmektedirler.
Şiddet içeren bir olaydan sonra barış müdahaleleri. Şiddet içeren bir olayın ardından gruplararası gerginliklerin mutlaka azalması beklenmez; aksine, güvensizlik, mağduriyet ve intikam duyguları gruplararası ilişkilere hâkim olmaya devam edebilir. Son yıllarda şiddet sonrası müdahale sahası muazzam bir büyüme göstermiştir. Şiddet sonrası müdahalelerde kilit soruların, kavramların ve süreçlerin bazıları, Barış Psikolojisi Ansiklopedisi’nde yer alan başlıklardan toplanabilir (Christie, 2012). Sorular aşağıdakileri içermektedir:
- Özür dileme hangi şartlar altında uzlaşmayı teşvik edebilir?
- Kolektif anıların uzlaşma sürecindeki rolü nedir?
- Gruplararası bağışlama ve uzlaşma nasıl tanımlanır ve ölçülür?
- Karşı gruplar arasındaki işbirliği projeleri, farklılıkları ne derece uzlaştırabilir?
- Hakikat komisyonları, şiddetin failleri ve mağdurları arasındaki uzlaşmayı teşvik ediyor mu?
- Tazminatların uzlaşma sürecindeki rolü nedir?
- Travmanın kuşaklar arası transferini ne tür müdahaleler engelleyebilir?
- Psikososyal müdahalelerin hangi türleri uzlaşmayı ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik eder?
- Şiddet olaylarının ardından geleneksel iyileşme biçimleri ne zaman yararlı oluyor?
Savaş sonrası ortamda, güvenlik, ekonomik refah, politik açıdan şeffaf ve hesap verebilir kurumlar inşa eden kolektif eylemler (Wessells, 2007) ve gruplararası uzlaşma teşvik edilirken (Nadler, 2012), önemli bir soru seti, ‘zarar vermeme’nin nasıl sağlanacağı (Wessells, 2009) ve şiddete maruz kalmış, bu deneyimlerle baş etmeye çalışan insanlara nasıl yardım edileceği konusuna odaklanıyor. Barış psikologları için etik sorunlar arasında (a) Batı’daki yardım ajansları için iş yaratırken yardıma ihtiyacı olan insanlar arasında da bağımlılığa neden olan, (b) yerel gelenekleri ve bilgeliği onurlandırmazken evrensel liberal politik felsefeleri teşvik eden, (c) güçsüz kişilere ses vermek yerine yerel seçkinlerin güç yapısını destekleyen bir yeni sömürgecilikten nasıl kaçınılacağı sorunsalı bulunmaktadır (Fontan, 2012).
Son olarak, barışçıl müdahaleler, şiddet içeren bir olayı önlemekte veya hafifletmekte başarısız olduğunda tekrar eden bir şiddet döngüsü (yani zorlu çatışma) gelişebilir ve bu, kuşaklar boyunca sürebilir. Bu zorlu çatışmalar, çatışmanın kişisel, ilişkisel, yapısal ve kültürel özelliklerinde değişiklikler içeren karmaşık bir süreçler dizisi olan “çatışma dönüşümü” gerektiren köklü sorunların bir göstergesidir (Bar-Tal, 2007; Coleman, 2003; Lederach, 2003).
Sosyal adaletten yana barış. Barış psikologları, barışı sürdürmek için sosyal adaleti devamlı takip etmeyi gerekli gördükleri için, şiddetsiz sosyal adalet hareketleri günümüz barış psikolojisinin merkezinde yer almaktadır. Arap Baharı son zamanlarda çok dikkat çekerken, Asya’da son yirmi beş yılda gerçekleşen sayısız “halk gücü” hareketine psikolojik analizler uygulanmıştır: Filipinler’de (1986), Tayvan’da (1986), Güney Kore’de (1987), Tayland (1992), Endonezya (1998), Doğu Timor (2002), Nepal (2006) ve Pakistan’da (2008). Bu ülkeler yağmacı sömürgecilik, kimlik temelli şiddet; medya sansürü, zorla ortadan kaldırma, köyleri yok etme, toplulukları terörize etme ve baskı altına alma için tasarlanmış diğer zulüm yöntemleriyle iktidarda kalmaya çalışan acımasız otoriter rejimler tarafından yıkılmaktadır. Barış psikolojisi perspektifinden şiddetsiz demokratik geçişler birçok seviyede gerçekleşir: Bireyler tarihsel travmalarla boğuşurken, ulusal düzeyde gruplar topluca geçmişine bağlanırlar ve olumlu bir gelecek yaratırlar. Örneğin, diktatörlük karşıtı mücadeyle ilgili bir anlam oluşturma, yeni demokraside siyasi liderler tarafından yapılır (Montiel, 2010); devlete yönelik duygusal düzenleme, önceleri grupların devleti öfkeyle devirmesi, yeni güç kazanmak ve devlet iktidarını dikkatli ve akıllıca nasıl kullanılacağını öğrenmesi gibi geniş çapta yürütülür (Montiel ve Rodriguez, 2009); geçmiş istismarlarla ilgili ifşalar, hakikat komisyonları veya diğer politik açıdan şeffaf prosedürler yoluyla gerçekleştirilebilir (Hayner ve Ash, 2002); bağışlamaya dair hikâyeler veya anlatılar ile sosyal adalet demokratik büyümeye eşlik eder (Montiel, 2000) ve yurt içinde demokrasiyi inşa etmek için pragmatik stratejiler hayata geçirilmektedir (Montiel, 2006).
Psikolojinin Barış ve Sosyal Adalet Politikalarına Katkısı
Psikoloji biliminin barış ve sosyal adalete ilişkin politikalara kısmen katkıda bulunabileceğini göstermek fazlaca iddialı gibi görünebilir; çünkü psikoloji disiplini tipik olarak mikro düzeyde analiz yaparken, kamu politikaları makro düzeyde uygulanır (Suedfeld ve Tetlock, 1991). Kuşkusuz, psikolojinin, bireyin bağlamından ayırılmış bir biçimi üzerindeki geleneksel/kadim odağı (Gergen, Gulerce ve Misra, 1996), politika oluşumuna kolayca uyum sağlayamaz. Ancak yine de dünya çapında sosyal adalet ve barış politikaları üzerinde etkili olan, psikolojik olarak bilinçli ilkelerin bazı kayda değer örnekleri vardır. Sosyal adalet, barış psikolojisinde ilgi odağı olmadan önce psikologların katkılarından biri olarak; ABD Yüksek Mahkemesinin, lisansüstü eğitimde ırksal ayrımcılığa karşı, sosyal bilimcilerin ırksal ayrımcılığın zararlı psikolojik etkileri hakkındaki ifadesine dayanan bir kararını örnek gösterebiliriz (Tushnet, 1987). Buna ek olarak, alt mahkemelerde, sosyal bilimcilerin psikolojik açıdan bilgilendirilmiş bilirkişi ifadeleri; ABD Yüksek Mahkemesi’nin, eyalet hukukunun anayasaya aykırı biçimde Siyahi ve Beyaz öğrencilere yönelik ayrı devlet okullarının kurulmasına karar verdiği noktasında yön tayin edici olmuştur (Jackson, 1998).
Uluslararası arenada barış psikologları, gruplararası barışı destekleyen politikaları temin eden yöntemler geliştirdiler (Fisher, 2005; Kelman, 2005). Örneğin, sorun çözme atölyelerine üçüncü taraflar arabuluculuk eder; bunlar, etkilidirler ve politik şekilde gayriresmi grup üyelerini, özel ve gizli olarak etkileşimde bulunmak için bir araya getirir. Taraflar çatışmayı analiz ederken, varsayımları test ederken, önyargıları düzeltirken, içgörüye ulaşırken, kişisel ve gruplararası ilişkileri geliştirirken ve ideal koşullar altında resmi politika yapıcılar tarafından benimsenen politikalar üretirken gruplararası empati teşvik edilir. İsrail-Filistin çatışması bağlamında, sorun çözme atölyeleri, resmi müzakerelere önemli kazanımlar sağlamış ve Oslo Anlaşmalarını üreten siyasi ortama katkıda bulunmuştur (Kelman, 1995, 1997; Rouhana ve Kelman, 1994). Oslo Anlaşmaları; durumu, bir taraf için ulusal kimliğin kazanılmasının diğer taraf için bir kayıp olduğu düşünülen kazananı olmayan bir oyundan, diğerinin siyasi varoluş hakkının karşılıklı tanınmasına dayanan bir ilişkiye dönüştürerek, İsraillilerle Filistin arasındaki ilişkilerin algılanış biçimini değiştirmiştir (Kelman, 2005). Bu nedenle barış psikologlarının yapısal olarak dünyadaki en inatçı zorlu çatışmalara katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz.
Psikologlar ayrıca uzlaşmayı teşvik eden politikalarda da rol oynadılar. Apartheid, Güney Afrika’da yürürlükten kaldırıldığında ve hükümet Beyaz azınlıktan Siyah çoğunluk sistemine geçtiğinde, psikologlar Khulumani’ye veya hikâyelerini Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’na anlatan siyasi şiddet mağdurlarının yardımlaşma gruplarına (Urbsaitis, 2009) destek verdi. Zamanla, Khulumani (Zulu dilinde “Konuş” anlamına gelmektedir.) grupları siyasi olarak aktifleşti ve “gizlilik maddeleri”nin Hakikat ve Uzlaşma Yasası’ndan çıkarılması için baskı uyguladı ve böylece faillerin ve siyasi şiddet mağdurlarının verdikleri ifadeleri kapalı kapılar ardında olmaktan ziyade, halka açık hale getirdiler (Hamber, 2009). Muhtemelen, bu halka açık ifadeler geçmiş zulümlerin yeni kolektif temsiliyle sonuçlanmış ve tarihi revizyonizm olasılığını azaltmıştır. Dahası, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nun ardından; araştırma kanıtları gösteriyor ki, Beyazlar ve Beyaz-olmayanlar, karşılıklı iki taraf da karşı tarafa zulmettiğini ne kadar kabul ederse uzlaşma yanlısı davranışlar göstermeleri o denli artmaktadır. Hukukun üstünlüğü, siyasi hoşgörü ve Güney Afrika siyasi kurumlarının meşruluğunun onaylanması için verilen destek bunu yansıtmaktadır (Gibson, 2006).
Sosyal adalet politikaları, 1980’lerde Latin Amerika’nın dört bir yanına yayılan özgürlükçü psikoloji hareketlerinin merkezinde yer almış ve diğer birçok ülkede toplum temelli ve kültürel olarak kurgulanmış özgürlükçü gündemler ve politika değişiklikleri ortaya çıkarmıştır (Montero ve Sonn, 2009). Barış psikologlarıyla toplumsal adaletin temel kaygısını paylaşırken, özgürlükçü psikologlar; sosyal adaletsizlikten muzdarip kişilerin bakış açısıyla dışlanma, marjinalleştirme ve baskıya odaklanan felsefi ve toplumsal olarak dönüştürücü bir gündem olan pratiğe başvurmaktadırlar (Montero, 2009). Tekrarlı bir eylem ve düşünme süreci yoluyla baskıcı bir toplumun baskın ideolojilerini içselleştiren insanlar, aşağılık duygularıyla birlikte toplumdaki konumlarını eleştirel bir biçimde incelemekte ve böylece kendilerini hâkimiyetten kurtarmaktadırlar (Freire, 1970). Bu şartlar altında, psikologlar (toplumların ayrıcalıklı üyeleri olarak) destekleyici veya eşlik eden bir role sahiptir (Sacipa-Rodríguez, Tovar-Guerra, Villarreal ve Bohorquez, 2009). Özgürleştirici yaklaşımlar; işkence, kayıplar ve cinayet olaylarında hayatta kalanlar ve mağdurlara uygulanmıştır. Örnek olarak; psikologlar Plaza de Mayo Anneleri için psikososyal destek sağlamışlardır (Hollander, 1997) Bu, uzun yıllardan beri her perşembe, kendilerini kaçırılan çocuklarıyla buluşturmaları için askeri diktatörlüğe baskı yapmak adına, Buenos Aires’in merkezinde bulunan Plaza de Mayo’da toplanan ve yürüyüş yapan yaslı anne ve büyükannelerden oluşan politik bir harekettir. On yıllar boyunca, yaslı anneler ve büyükanneler 30.000 “kayıp” çocuğun battaniyelerini sembolize eden beyaz eşarplarla protestolarını sürdürdüler, ta ki siyasi şiddet uygulayan kişilerin yargılanmasına engel olan kanunun anayasaya aykırı ilan edildiği 2006 yılına dek.
Özgürlük psikolojisinin küresel erişimi, 1960’lı yıllardan başlayarak Siyahların ırkçı temsillerine meydan okuyan “Siyahi Bilinci”n yükselişi ile dünyada kendini göstermiştir. Örneğin, Güney Afrika’da Siyahi Bilinç Hareketi’ne, psikologlar arasında beyazların üstünlüğünün yükselişine olan bağlılıktan, Apartheid’a ve psikolojinin ırkçılığın sürdürülmesindeki rolüne eleştiriye ilişkin bir değişim eşlik etmiştir (Duncan, van Niekerk, de la Rey ve Seedat, 2001). Gerçekten de psikoloji alanı kendini dönüştürmeye devam etmekte ve bugün Güney Afrika’daki Siyahi bilim insanlarının sesleri psikolojik bilgi üretiminde giderek daha fazla temsil edilmektedir (Duncan ve Bowman, 2009). Dahası, Güney Afrikalı psikologların kaygılarını yansıtırken, yetersiz hizmet alan nüfuslar için zihinsel sağlık hizmetlerine erişebilme hakkındaki kritik meseleye, hükümetin İmar ve Kalkınma Programı’nda yürürlüğe girme hükmü verilmiştir (de la Rey ve Ipser, 2004).
Psikologlar, insan hakları alanında, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Lahey’deki Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin politikalarına katkıda bulundular (Anderson, 1999). Psikologlar ve diğer zihinsel sağlık uzmanları mahkemelere, mahkeme huzurunda tanıklık yapacak olan cinsiyete özgü savaş suçlarına maruz kalmış kadınların (eski Yugoslavya ve Ruanda’da) yeniden travmatize olmasını azaltmak adına tavsiyelerde bulundular. Mahkemeler şahitlerin kimliğini korumaya karar verdiklerinde, sanığın kendisini suçlayan kişiyi bilme hakkı ile şahidi zarar görmemesi için koruma arasındaki dikkatli ve titiz bir düşünme gerektiren zorlu karar konusunda, sosyal damganın potansiyel olarak olumsuz psikolojik etkilerini öne çıkarıp ayrıca göz önüne aldılar (Pieslak, 2004). Psikologlar aynı zamanda, mahkemelerde ifade veren kadınlarla psikososyal dayanışma konusunda bütçe artırmak için bir önerge de hazırladılar. Temel hükümler arasında, kültürel açıdan duyarlı çevirmenlerin bulunması, bu sayede mağdurların kendi ana dillerinde ifade verebilecekleri ve mağdurların yolculukta ve Lahey’e giderken onlara eşlik edecek bir yardımcılarının bulunması yer alıyordu (Anderson, 1999). Tavsiye Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edildi.
Sonuç
Psikologların savaşa katkısı yaklaşık yüz yıldır önemli bir düzeyde olsa dahi, son yıllarda barış psikolojisi başlı başına bir güç olarak büyümüştür. Barış psikolojisinde örgütlü şiddetin doğasına ilişkin yeni kavramların yanı sıra kökeni, azaltılması ve önlenmesi de gelişmeye devam etmektedir. Bilimde önemli bir gelişme olmakla beraber barış psikolojisi, dışa kapalı, izole ve tecrit edilmiş bir akademik girişim değildir. Aksine, dünya genelinde barış psikologları, uygulama çalışmaları ve barışı ve sosyal adaleti destekleyen politikaların geliştirilmesi yoluyla toplumsal dönüşüme yönelik süreçlere katılırlar. Elbette, barış psikologları ve ABD savunma kuruluşunun hedefleriyle daha uyum içinde olan psikologlar arasındaki gerginliklerin sürmesi şaşırtıcı olamaz. Örneğin, şu anda APA’nın sorgulama ve işkence politikası, psikologların sorgu sürecini “güvenli, yasal, etik ve etkili” tutmada kritik