Çeviri: Sosyal Psikolojiye ‘Sosyal Kimlik Yaklaşımı’


Stephen Reicher*
Russell Spears**
S. Alexander Haslam***


Giriş

Bu yazıda,[ii] Sosyal Kimlik Kuramı (SKK) ve Kendini Sınıflandırma Kuramı[1] (KSK) başta olmak üzere Sosyal Kimlik Yaklaşımı olarak adlandırdığımız yaklaşımı oluşturan sosyal psikolojik kuram ailesini yeniden gözden geçiriyoruz. Bu kuramlar, insanların kendilerini bir sosyal grubun üyesi olarak tanımlayan süreçlere olan ortak ilgileriyle bağlantılıdır, ki bu da bizatihi “sosyal kimlik” teriminin anlamına karşılık gelir. Bu yaklaşım, kavramsal bir düzeyde, psikolojideki kimlik anlayışını dönüştürmeye hizmet etmektedir. Üç temel noktadan bahsedebiliriz: Birincisi; sosyal kimlik, diğerleriyle benzerlik ve farklılıklarımızın fonksiyonu olarak kim olduğumuzu tanımlayan ilişkisel bir kavramdır. İkincisi; sosyal kimlik, diğerleriyle paylaşılır ve paylaşılan sosyal eyleme bir temel sağlar. Üçüncüsü; herhangi bir sosyal kimlikle ilgili anlamlar, kolektif tarihimizin ve bugünümüzün ürünüdür. Buna göre, sosyal kimlik, bizi sosyal dünyaya bağlamakta ve bir nevi birey ve toplum arasındaki ‘menteşe’ ihtiyacına karşılık gelmektedir.

Ancak sosyal kimlik yaklaşımı, sosyal teori içinde alelade bir uygulama olarak görülmemelidir. Sosyal kimlik araştırmacıları, genel çerçevede, grupların toplumda nasıl işlediğini içeren pratik bilgileri veren ayrıntılı süreçleri irdelemişlerdir. Etki ve iknanın doğası, liderliğin nasıl işlediği, grup kalıpyargılarının doğası dâhil olmak üzere bunların birçoğunu bu yazıda ele alacağız. Bu çalışma hattı, seçmenlerden kalabalıklara ve iş örgütlerine, birçok farklı türdeki grubun davranışlarına uygulanmıştır. Gerçekten de kuramın gücü, uygulama alanıyla doğrudan ilişkilidir.

Bunun yanında, kuramın zenginliği bir tehlike kaynağı da olabilmektedir. Sözgelimi, belli postülalar, kuramın genel çerçevesinden çıkartılabilir ve kuramın temel yapısını göz ardı edecek ve hatta kuramla çelişecek biçimlerde geliştirilebilir. Hepsinden önemlisi, sosyal kimlik yaklaşımı, denilebilir ki, psikolojik süreçlerin sosyal ve politik süreçlerle insan sosyal davranışının açıklanmasında nasıl etkileşime geçtiğini ele almayı amaçlamaktadır. Sosyal kimlik yaklaşımı diğer disiplinlerle arasına mesafe koymak yerine onlarla birlikte çalışarak eylem açıklamasının çoğunun psikolojik olmaktan ötede olduğunu benimser. Bununla birlikte, her zaman katkıları abartma ve hemen her şeyi sosyal psikoloji açısından açıklama gibi eğilimleri bulunmaktadır. Sosyal kimlik araştırmasının tarihi, bu eğilimlere karşı masum değildir. Ve, bunlar sadece yanlış yönlendirilmiş değil, aynı zamanda tehlikeli eğilimlerdir. Nasıl ki imparatorluklar genellikle kendilerinin ötesine geçerek helak oluyorlarsa, akademik imparatorluklar da bundan farklı değil.

Bu nedenlerden ötürü, yazıdaki temel vurgumuz öncelikle sosyal kimlik yaklaşımının temel ilke ve doktrinleri üzerine olacak. Bu, kapsamlı bir literatür taraması anlamına gelmemektedir. Sosyal kimlik literatürüne yaklaşabilmek, literatürün arka planında yatan soruları ve varsayımları anlayabilmek, genel girişim içindeki belirli çalışmaları bulabilmek ve bazen bu çalışmaların sosyal kimlik ilkelerince (sosyal kimlik araştırmasına) örnek teşkil edip etmediği, bu ilkelerin ötesine geçip geçmediği yahut da ilkeleri ihlal edip etmediği konularını değerlendirebilmek için okurlara bir yol haritası sağlamak amaçlanmıştır.

Devam eden bölümde, sosyal kimlik yaklaşımını tarihsel bağlam(lar)ına ikame ederek söze başlıyoruz. Yaklaşımın gelişimini şekillendiren sorular ve ilgileri açıklıyoruz. Arkasından, çekirdek kuramlar olan SKK ve KSK’yi ana hatlarıyla anlatıyoruz. Daha sonra, hem (duygular ve kişiler arası ilişkiler gibi) daha geniş olgulara uygulama açısından hem de sosyal kimlik ve sosyal gerçeklik arasındaki ilişkinin bütün karmaşıklığıyla başa çıkmadaki kavramsal girişimler açısından kuramdaki güncel gelişmelere bakmaya devam ediyoruz. Son olarak ise, sosyal kimlik ilkelerinin insan eyleminin bir bütün olarak açıklamasını sağlamada neden diğer disiplinlerle yan yana konumlandığını açıklıyoruz. Özetle, sosyal kimlik yaklaşımının sosyal bilimlere bir sosyal psikoloji (üslubu) sağladığını göstermeye çalıştığımızı belirtebiliriz.

1. Kökler ve Etkiler

Sosyal psikolojiye sosyal kimlik yaklaşımı, 1970’lerin başında Henri Tajfel ve meslektaşlarının gruplar arası süreçlere dair çalışmaları ile başladı. Bu yaklaşımın temel taşlarından biri, psikolojik süreçlerin sosyal bağlama bağlı olarak ortaya çıktığı konusundaki ısrardır. İnsan eylemiyle ilgili diğer açıklama düzeylerinde yerini almak için psikolojiyi kullanmak yerine, bu yaklaşımla, sosyal yapıların ve inanç sistemlerinin insanların yapıp etmelerini ne zaman ve nasıl etkilediğini açıklamak amaçlanmaktadır. Sosyal kimlik yaklaşımı, John Turner’ın ifadesiyle, kafalarını sosyal dünyaya doğru çevirmek noktasında psikologları zorlamaktadır. Buna göre, sosyal bağlamın, sosyal kimlik yaklaşımının kendisinin ilgi ve sınırlarını nasıl şekillendirdiğini irdeleyerek işe başlamak mantıklı gözüküyor:

Soykırımın gölgesinde yazılar kaleme alan Hannah Arendt’in, gözlemlerinden vardığı nokta şudur (akt., Judt, 2008): “Kötülük sorunu, Avrupa’da savaş sonrası entelektüel yaşamın temel sorunu olacaktır.” Bu ifade, sosyal psikoloji ve (savaş sonrası erken dönemdeki yıllarını, kamptaki çocukları aileleriyle kavuşturmaya harcayan Tajfel dâhil, pek çoğu Yahudi olan) sosyal psikologlar için geçerliydi. Disiplinin üzerinde yoğunlaştığı soru, sırf grup üyelikleri yüzünden insanların diğerlerine yönelik böylesi bir şiddeti nasıl onayladığı üzerineydi.

Temel varsayım, nefret eden kimselerin nefret dolu, otoriter kişilikleri olduğunu söylüyordu. Bu bireyci anlayış, sosyal psikolojiye uzun süredir hâkimdi ve Sosyal Kimlik Kuramı’nın gelişimine karşı da bir engel teşkil ediyordu. Bu anlayışa göre; herhangi bir sosyal davranış düzenliliğinin, bireysel durumlar ya da bireyler arası etkileşimlerin bir araya getirilmesi ile anlaşılabileceği varsayılıyordu. Gelgelelim bir alternatif vardı: Sherif’in 1949 ila 1954 yılları arasında süren ‘çocuk kampı çalışmaları’ göstermişti ki insanları gruplara yerleştirip, gruplar arasındaki ilişkileri manipüle ederek aşırı düşmanlık tetiklenebilirdi. Gruplar rekabet içinde olduğunda (ki burada bir grubun kazancı, diğerinin kaybı demektir), üyeler birbirlerine karşı olumsuz duygulara sahip olacak ve birbirlerine olumsuz davranacaklardır (Sherif, 1966). Daha açık ifade etmek gerekirse, henüz Arendt “kötülüğün sıradanlığı” kavramını ortaya atmadan on yıl önce, Sherif, gruplar arası rekabetin en uyumlu erkek çocuklarını dahi “kötücül, kaçık, saldırgan genç sürülerine” (s. 58) çevirebildiğini göstermiştir.

Ancak, hâlâ böylesi bir dönüşümün arka planında ne olduğu sorusu yanıtlanmayı bekliyordu. Gruplar arası rekabet düşmanlık yaratmak için yeterli olabilir, ancak gerekli midir? 1960’lardan beri yapılan pek çok çalışma, böyle bir gerekliliğin olmadığını ileri sürmektedir. Dış-gruplara yönelik önyargı, açık ve hatta örtük rekabet olmasa dahi var olabilir. Öyleyse, grup yanlılığını doğuracak asgari koşullar nelerdir? Bu, tam da Tajfel ve Turner’ı Sosyal Kimlik Kuramı’nı geliştirmeye sevk eden birincil soruydu. Nazi Soykırımı, sosyal kimlik yaklaşımının geliştirildiği geniş entelektüel çerçeveyi şekillendirse de daha yakın geçmiş, sınıf temelli ve ayrıca 1960 olaylarıyla ırk, cinsiyet ve cinsellik üzerine sosyal hareketin filizlendiği bir döneme işaret etmektedir. Buna göre, sosyal değişim birdenbire yeniden gündeme gelmişti ve bu değişimin üretiminde kolektif süreçlerin rolü göz ardı edilemezdi. '68 Olayları ve sonuçlarının, sosyal adaletsizliklerin yalnızca sonucu olarak değil, çözümü için de ‘gruba’ işaret ettiği ifade edilebilir.

Bunun yanında, kolektif eylemin temelleri sorunsallaştırıldı. Artık insanların işçi olmak gibi sosyal konumların bazı “nesnel” yönleri açısından hareket ettiği ileri sürülemezdi; insanlar pekâlâ buna paralel biçimde bir kadın yahut bir siyahi olarak hareket edebilirlerdi. Bu, kaçınılmaz biçimde, aktörlerin kendi sosyal dünyalarında kendi kendilerini kavrayışlarını temel alan kimlik sorularını şiddetlendirdi. Böylesi bir yaklaşım, Emerson’un, Tajfel’in (1978) de desteklediği milli kimlik tanımında hayli açıktır: “Millet olduğunu hisseden bir insan topluluğu ifadesi, bir millet hakkında yapılabilecek en basit açıklamadır…” (Emerson, 1960, s. 102).

Bu etkiler, Israel ve Tajfel’in (1972) editörlüğünü yaptığı (gelişmekte olan Avrupa sosyal psikolojisinin gayriresmî manifestosu mahiyetindeki) kitapta Tajfel’in, sosyal davranışı bireysel eğilimlerin bir ürünü olarak ele alanları ‘fırçalamasından’ net biçimde anlaşılmaktadır. Sosyal faktörler genellikle -her şeyden çıkarsandığı ölçüde- ikincil planda görülüyordu ki Tajfel buna ironik biçimde ‘nihayetinde sosyal psikoloji’ diyerek atıfta bulunmuştu. Ve, Tajfel daha sonra, “insan ile sosyal değişim arasındaki ilişkinin” temel mesele olduğu konusundaki ısrarını sürdürüyordu (Tajfel, 1972, s. 108).

Tajfel’in değişime dair zamanın ruhu içindeki ilgisi, salt bilimsel bir konu olmaktan fazlasıydı: Bu aynı zamanda normatif bir bağlılıktı. Avrupa sosyal psikolojisinin diğer öncü figürü, Serge Moscovici’nin ifade ettiği gibi, amaç “bir ‘düzen’ bilimi yerine ‘hareket/eylem’ biliminin gelişimini görebilmekti” (Moscovici, 1972, s. 22). Bu normatif bağlılık, sosyal kimlik yaklaşımında hayli önemli bir yere oturmaktadır. Tajfel ve takipçileri grup süreçleri üzerine odaklandılar, çünkü kolektif eylem tam da alt statüdeki dezavantajlıların baskı ve zulme karşı itiraz edebileceği tek kaynaktı. Diğerleri gibi, Tajfel de geniş çaplı düşmanlığın grup-düzeyi açıklamaları üzerinde duruyordu; fakat Tajfel diğerlerinin aksine, konu kolektif süreçlerin çıktılarına geldiğinde optimist ve aktivist kalmaya devam etti. Kimlik kavramının niçin bu süreçlerin doğasını açıklamada merkezi rol üstlendiği, bu noktada anlaşılır olmaktadır.

2. Sosyal Kimlik Kuramı (SKK)

Minimal Grup Çalışmaları

Sosyal Kimlik Kuramı, dış gruplara yönelik olumsuzluğun meydana gelmesi için gerekli ve yeterli olan asgari koşulları incelemek üzere tasarlanan bir dizi çalışmanın bulgularını açıklamak amacıyla geliştirilmiştir. “Minimal grup çalışmaları” (Tajfel, Flament, Billig ve Bundy, 1971) sosyal psikoloji literatürünün en klasikleri arasında yer almaktadır. Başlangıç çalışmalarında, Bristol’daki öğrenciler (örn., ressam tercihi gibi) önemsiz bir ilkeye göre gruplara ayrılmıştır. Bu gruplar, üyeleri arasında hiçbir temasın olmadığı, geçmişi ve geleceği olmayan gruplardı. Gerçekten de katılımcıların bildiği, bir gruba atanmış olduklarıydı. Sonrasında, görevleri, (Klee ya da Kandinsky severler biçimindeki iki grup örneğinde olduğu gibi) ‘iç-grup’ üyesi ve ‘dış-grup’ üyesi olduklarını bilmekten başka bir bilgi sahibi olmaksızın, iki kişi arasında ödül dağıtmaktı.

Bulgular provokatif ve şaşırtıcıydı: Bireyler, tanınmayan iç-grup üyesine, tanınmayan dış-grup üyesinden daha fazla puan (ya da para) verme eğiliminde olarak sıkça iç-gruptaki kazanımların maksimize edilmesi pahasında yüksek düzeyde iç-grup tarafgirliği sergilediler. Bu bulgular, insanları sırf gruplara ayırmanın, düşmanlık yaratmak için yeterli olduğunu gösteriyor gibi görünüyordu. Göreceğimiz üzere, minimal grup çalışmalarını bu şekilde yorumlamaya yönelik yaygın bir eğilim hâlâ olsa da, bu sağlam bir temele dayanmaktan uzak ve ironik biçimde bağlamından kopuk bir ele alış tarzıdır. Ancak bu, açıklama için araştırma yapmayı giderek daha önemli hale getirdi. Elbette bulgular (insanların kendi kararlarıyla kişisel olarak kazanacakları ya da kaybedecekleri bir şeyleri olmadığı için) kişisel çıkarlar ya da gruplar arasındaki maddi rekabet açısından dikkate alınmamıştır. Devam eden yıllarda diğer bir açıklama olarak Sosyal Kimlik Kuramı, bu olguyu açıklamada çözüm olarak görülmeye başlandı.

Sosyal Özdeşimden[2] Gruplar Arası Farklılaştırmaya

SKK’nin arka planındaki fikirleri; Tajfel’in kategorizasyonun bilişsel çıktılarına ilişkin başlangıç çalışması (Tajfel, 1969) ile kim olduğumuzu, nasıl hissettiğimizi, ‘diğeri’ olarak diğerlerini nasıl gördüğümüz ve onlara nasıl davrandığımızı tanımlamada grup üyeliğinin gücüne ilişkin kendi tarihsel deneyimleri arasındaki köprü oluşturmaktadır. Tajfel’e göre, eğer insanların kendi benliklerini grup üyelikleri açısından tanımladıklarını varsayarak işe başlarsak, niçin sadece göstermelik biçimde anlamsız gruplara dağılmanın insanların davranışlarını etkilemesi gerektiğini anlayabilirdik. Benliğin sadece diğer bireylerle ilişki içindeki birey olarak anlaşıldığı geleneksel varsayımdan tümüyle kopma ve bazı durumlarda benliğimizi ait olduğumuz gruplar üzerinden tanımladığımız kabulü, Tajfel’in kritik başlangıç noktasıdır. Bu yolla, sosyal kimlik, grup davranışına zemin teşkil etmektedir (Tajfel, 1978).

‘Sosyal kimliği’ ele alırken anlaşılması gereken iki ayrı yön söz konusudur. Birincisi, sosyal kimlik, eş zamanlı olarak bireysel ve sosyaldir. Bir taraftan -örneğin, ‘Ben bir kadınım’, ‘İskoç’um’ gibi tüm diğer- sosyal kimliklerim, dünyanın neresinde olduğumla ilgili temel bir şey anlatır. Fakat bu üyeliklerden herhangi birinin anlamı, herhangi birinin bireyselliğine indirgenemez. Bir toplumsal cinsiyetin yahut milli kimliğin ifade ettiği olgu; tarihi, kültürel ve kutsiyet atfedilerek insanlar arasında müzakere hâlinde, anlaşmazlığa açık olan bir anıt veya müzeymişçesine tartışmalı bir niteliktedir. Dolayısıyla, sosyal kimlik, toplumun öznede ikame ettiği bir kanal sağlamaktadır. Bu nokta, Kurt Lewin ve Solomon Asch gibi isimlerin örnek teşkil ettiği sosyal etkileşimci gelenek açısından, bireyden içeri sosyal olarak inşa edilen alan görüşüne bir töz vazeder (Asch, 1952, Lewin, 1951; ayrıca bkz., Turner ve Giles, 1981). Buna göre, insanların çoğunun nasıl tutarlı ve anlamlı yollarla, kendine has inançlardan ziyade, paylaşılan grup normları, değerleri ve anlayışlarını referans alarak hareket ettikleri anlaşılabilmektedir.

İkincisi, sosyal kimlikle ilişkili açıkça psikolojik dinamikler varken, bir grup üyesi olarak kendini tanımlama eylemi, “bazı bireysel ihtiyaçlardan kaynaklı” olduğu yönünde değerlendirilmemelidir. Başka bir ifadeyle, denilebilir ki, sosyal kimlik ve sosyal süreçlere göre bireysel kimlik ve bireysel süreçler oldukça temel düzeyde kalmaktadır. Bireysel kimlik, sosyal kimlikten daha ‘gerçek’ ve önem taşıyan bir mahiyette değildir. İnsanların grupları için sevebildiğini, nefret edebildiğini, öldürebildiğini ve dahi ölebildiğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Bu noktada, sosyal kimliklerin benlik algılarından çok daha fazlası olduğu vurgulanmalıdır: Sosyal kimliklerin değeri ve duygusal önemi de söz konusudur. Kendimizi bir grubun üyesi olarak tanımladığımız ölçüde, saygınlığımızın anlamı grubun kaderine bağlanır (ve dolayısıyla diğer dost grup üyelerinin kaderi de bizimkine). Sözgelimi, İngiliz halkı olarak, İngiltere’nin üstünlüğüne koşut biçimde özsaygımız yükselir. Benzer şekilde, İngiltere’yi üstün kıldıkça kendi özsaygımızı arttırabiliriz.

Bununla birlikte, grup mensubiyetimize yüklediğimiz anlam ve değerler muhakkak karşılaştırmalı ve görelidir. Kim olduğumuz, kısmen kim olmadığımıza referansla tanımlanır. Üstün olmak, diğerlerinden daha iyisini yapmak anlamına gelir. Bu unsurları bir araya getirdiğimizde, süreci, ait olduğumuz grupları diğer gruplardan farklılaştırmaya çalışmak ve bunu kendi iç-grubumuzu kayırarak yapmak izlemektedir. Değerli karşılaştırma boyutları boyunca sosyal gruplar arasında farklılaştırma yoluyla pozitif grup ayırt ediciliğine ulaşmayı amaçlarız. Son cümle oldukça önemli ve fakat sürekli gözden kaçırılan bir noktaya işaret etmektedir. Az sonra bu noktaya geri döneceğiz.

Minimal Grup Çalışmalarında Farklılaştırma

Minimal grup çalışmaları, şüphesiz, grup eylemlerini olağan bağlamından bir hayli (soyutlayarak) çıkarır, ancak bağlamı tamamen ortadan kaldırmaz (sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi!). Yalnızca geriye kalan unsurlar daha güçlü hâle getirilmiş olur. Buna göre, kendini tanımlamanın dünya ölçeğinde pek çok yolu varken, bu çalışmalar atanmış grup üyeliğini veya anlamsız hâle sokulan görevleri kapsar. Tajfel’in laboratuvarında olduğu gibi, dışarıdaki dünyanın aksine, yalnızca bir dış-grubun varlığı karşılaştırma için işe yarardır. Son olarak, kişinin kendini diğer gruplarla karşılaştırabileceği pek çok boyut olabilmesine karşın (örneğin, “Diğerlerinden daha akıllı, daha güçlü, daha zeki miyiz?” sorusunda olduğu gibi), minimal grup paradigmasında sadece dış-grup üyelerine kıyasla, kişinin kendi grup üyelerinin lehine yüksek seviyede ‘ödül farklılaştırması’ söz konusudur.

Dolayısıyla, minimal grup çalışmalarında dış-gruplara karşı negatif yanlılık, pozitif farklılaştırma örneği olarak değerlendirilebilirken, paradigmadaki sınırlamaların böyle bir çıktı elde etmek için neredeyse mükemmel şekilde tasarlandığı göz önünde bulundurulmalıdır. SKK tarafından belirlenen süreçler açısından, bu çalışmalar minimal değil, maksimal (asgari değil, azami) grup çalışmaları olarak tarif edilebilir. Herhangi (verili) bir dış-gruba karşı ayrımcılığın evrensel yahut genelgeçer olabileceği önermesi kesinlikle geçersizdir. Ayrımcılığın ne zaman olduğunu anlamak için bu çalışmalarda sağlanmış adımların durumsallığını vurgulamak gerekir. Bu nedenle, ırkçı düşmanlığın gerçekleşmesi için ırksal kategorilerin sosyal olarak ulaşılabilirliğinin yanında, ilgili bağlamda belirgin ve kabul gören nitelikte olması gereklidir. Ayrıca, grup üyeleri kendi gruplarını verili diğer ırkla karşılaştırmayı seçmelidir. Sonuncusu, prososyal/olumlu davranışlara (örn., ‘Hayırsever olduğumuz için onlara yardım ediyoruz.’) karşılık antisosyal/olumsuz davranışlara (örn., ‘O aptalları dışlıyoruz, çünkü biz zekiyiz.’) yol açan boyutlar boyunca kendi grubunu farklılaştırma peşinde olmaları gerekmektedir.

Burada, SKK’nin, karşılaştırmanın değerli boyutları boyunca insanların pozitif ayırt edilme amacında olduğu iddiasını hatırlatmak kritik bir önem taşır. Son cümle önemli bir noktaya işaret etmektedir: Farklılaştırmanın genel grup süreci ve süreçteki belirli davranışsal çıktıların da a priori olduğu görüşü yerine, kuram belirli grupların çıkarlarıyla ilişkili olarak belirli inanç sistemlerini (ve dolayısıyla değerli karşılaştırma boyutunu) anlamak gerektiğini varsayar. Yani, süreci bağlamında incelemek gerekmektedir. Sosyal kimlik geleneğinin yalnızca bu temel öncülünü unutmak, minimal grup paradigmasındaki belirli ayrımcı davranışlar ile (sonsuz sayıda mümkün çıktıya sahip olan) farklılaştırma sürecini bir tutmaya yol açabilir.

Bununla birlikte, SKK’yi ayrımcılığın kaçınılmaz olduğunu söyleyen bir kuram olarak görmenin hatalı olmasının başka ve daha derin bir nedeni bulunmaktadır. Çünkü, temelde SKK hiç de ayrımcılığın kuramı değildir. Çepeçevre bakıldığında, SKK daha çok ayrımcılığa karşı direnişin kuramıdır.

Sosyal Kimlik ve Sosyal Değişim

SKK’nin birçok yorumu kendini (1) özdeşim (ya da özdeşleşme), (2) karşılaştırma ve (3) sosyal farklılaştırma tartışmasıyla sınırlar. Bu sınırlılık, ‘özsaygı hipotezi’ denilen (örn., ‘farklılaştırma aslında özsaygıyı arttırır mı?’ ve ‘düşük özsaygıya sahip insanlar özsaygılarını yükseltmek için daha fazla mı farklılaştırırlar?’ soruları eksenindeki) uzun-erimli tartışma ile örnekleneceği gibi bu üç unsur arasındaki içsel ilişkilere odaklıdır.

Bu türden bir yaklaşımın en sevimsiz biçimiyle grup davranışlarını kişisel motivasyonlara indirgediği gerçeğinden başka; kuramın kendisini geliştirenler için farklılaştırma süreci bu analizin başlangıç noktası olmuştur, sonucu değil. Tajfel insanların pozitif özsaygı ve dış-gruplardan pozitif olarak ayırt edilmek için genel bir arzuya sahip olabileceğini, ancak bu dinamiklerin sosyal bir vakumda işlemediğini öne sürmüştür. Eşitsiz dünyamızda, pek çok insan olumsuz değerdeki gruplara sevk edilir: kadınlar, cinsiyetçi bir dünyada; siyahi insanlar, ırkçı bir dünyada; emekçiler, sınıfsal bir toplumdadır. Öyleyse, insanlar böyle bir değersizleştirmeyi nasıl karşılayacaklardır? Bunu ne zaman kabul edecek ve buna ne zaman uyum sağlayacak yahut ne zaman itiraz edeceklerdir? Diğer bir ifadeyle, sosyal bağlamdan soyut farklılaştırma yerine, Tajfel’in kavramsal düzeyde ilgisi, farklı şekilde yapılandırılmış sosyal dünyamızda psikolojik dinamiklerin nasıl işlediği konusu üzerineydi. Daha da somutlaştırırsak, Tajfel bu dinamiklerin, kendi sosyal dünyalarını değiştirmek için insanları ne zaman birlikte hareket etmeye yönlendirdiği sorusuna eğiliyordu. O’na göre, sosyal kimlik kavramı sosyal değişim sürecinde karıştırıcı değişken olmaktan ibaretti.

Dolayısıyla -Tajfel ve Turner (1979) tarafından irdelendiği üzere- SKK’nin daha iyi bir ifadesi düşük statülü grupların psikolojisi ve stratejilerine odaklanmasında yatar. Grup sınırları geçirgen olduğunda, yani grup üyelikleri durağan ve sabit olmadığında, düşük statülü grup üyelerinin grup mensubiyetini reddetmesi ve daha yüksek statülü bir gruba geçmeye çalışması kesin çözümlerden biridir. Bu, sosyal hareketlilik ya da ‘çıkış’ stratejisi olarak adlandırılır.

Grup sınırları geçirgen olmadığında ise farklı stratejiler söz konusudur. Eylem hatlarından biri, (düşük statülü) mevcut grup konumunun anlamını yeniden yapılandırmayı içeren sosyal yaratıcılık stratejisini benimsemektir. Bu en az üç yolla yapılabilir: (a) iç-grubu daha dezavantajlı diğer gruplarla karşılaştırmak (örn., “milyarder değiliz belki ama en azından fakir fukara garip gureba değiliz”), (b) iç-grubu pohpohlayıcı karşılaştırma boyutlarına yönelik değerlendirme yapmak (örn., “fakir ama gururluyuz”), (c) grup üyeliğinin anlamını yeniden tanımlama çalışmak (örn., “yoksullar Allah’ın sevgili kullarıdır, hep bunlar imtihan…”).

Bununla birlikte, bu stratejilerin hiçbiri dezavantajlılık gerçekliğini değiştirmez. Aslında SKK’ye göre sosyal yaratıcılık stratejileri kişinin maddi koşullarının değişme olasılığı kısıtlı olduğunda takip edilmeye dönüktür. Bu durumda, insanlar doğrudan grup-düzeyi zorluklar içinde yüksek statülü bir dış-gruba ne zaman katılırlar? Daha spesifik olarak söylemek gerekirse, insanlar, (minimal grup çalışmalarında olduğu gibi) iç-grup yanlılığı yoluyla sosyal rekabet stratejisine, gruplar arası çatışmaya ya da kolektif eyleme ne zaman yönelirler? Tajfel ve Turner’a (1979) göre, düşük statülü dezavantajlı gruplar, gruplar arası statü ilişkilerini gayrimeşru ve istikrarsız olarak algıladığında sorunun böylesi bir çözümüne yönelmektedir (yani, yüksek statülü grubun konumu haksız ve değişmesi mümkün olarak görüldüğünde). Bu tür güvensiz sosyal karşılaştırmalar karşı-olgusal (ve karşı-hegemonik) düşünmeyi (yani, “statükoya bilişsel alternatifler” bilincini) ve sosyal değişme olanağı ve umudunu canlandırır. Böylece, dezavantajlı olanların, güvenli sosyal değişimi sağlamak için hareket edeceği koşulları oluşturur.

Sosyal Kimlik Kuramı’nın Başarı ve Sınırlılıkları

SKK’nin belki de en önemli katkısı sosyal kimlik kavramının kendisinde yatmaktadır. Bu kavramın, birey ile sosyal arasında bir köprü oluşturduğunu ve sosyo-kültürel gerçekliklerin bireylerin davranışlarını düzenleyebileceğini açıklamayı sağladığını yukarıda vurgulamıştık. İnsan sosyalliğini açıklamanın bir aracı olarak kimliği kullanmaya yönelik Freudyen ve diğer açıklamaların aksine SKK’de, bağın sosyal doğası ikincil değil, birincildir. Yani, bir lidere olan ortak bağımız dolayısıyla diğerleriyle özdeşleşmeyiz. Daha ziyade, aynı sosyal kategoriye aidiyet duygumuzla bir araya geliriz. Dolayısıyla, grup üyeleri olarak yaptığımız şey bireysel bir duruştan değil, ilgili sosyal kategoriyle ilişkili sosyo-kültürel anlamlardan ileri gelir. Diğer bir ifadeyle, sosyal kimlik insanlara indirgenemez bir şekilde biricik kültürel varoluş için psikolojik bir aygıt temin eder. Bu duruşun tam anlamını idrak edebilmek için, sosyal kimliğin yalnızca benlik kavramımıza ilişkin kavrayışımızı değil, benlikle ilişkili her şeyi kavrayışımızı dönüştürdüğünü bilmeliyiz. Dolayısıyla, özsaygı, öz-etkililik, öz-sunum[3] ya da ‘öz-herneyse’ hakkında konuştuğumuzda, her zaman “ne özü, ne benliği?” diye sormak durumundayız. Çünkü saygı, etkililik ve sunumun hem içeriği hem de dinamikleri kişisel benliğimiz yahut çeşitli sosyal kimliklerimiz ile ilişkilerinin bir işlevi olarak bir hayli farklılaşacaktır.

Belki de en gizil anlamlar baskın rasyonalite kavramlarını destekleyen (öz-)çıkar nosyonuyla bağlantılıdır. Burada rasyonel aktör, bireysel benliğini doyurmak için (evrensel standarda atıfta bulunularak, parasal kazançla bir tutulan) ‘faydayı’ maksimize edendir. Öz-çıkar gibi kavramsallaştırmalarda, ‘öz’ün (ya da ‘benliğin’), kişisel benlik olduğu ön kabulü yatmaktadır. Bununla birlikte, sosyal kimliklerin belirgin olduğu ve benliği oluşturduğu durumlarda, dost bir iç-grup üyesine fayda, (kolektif) benlik için bir fayda anlamı taşıyabilir. Dahası, “faydayı” oluşturan şey, gruptan gruba değişiklik gösterecektir; sözgelimi, bazı dini ya da dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş (sofu) gruplar için daha fazla para, (örn., cennete kavuşmak adına) fayda değil, zarar ve engel olarak görülebilir. Sosyal kimlikler ve gruplar, irrasyonelleştirici olmaktan öte, bize rasyonalite için yeni temeller sağlamaktadır. İnsan bilimlerinin tümünde, böylesi bir konumun doğurguları üzerinde hemen hemen hiç durulmamıştır.

Devam edecek olursak, sosyal kimlik yaklaşımı bir dizi meseleyi gündeme getirirken, SKK onları yanıtlamaktan oldukça uzaktır. Bunu yapabilmek için, kuramın belirsiz kaldığı noktalar üzerine eğilmek gerekmektedir. SKK’nin gruplar arası ilişkileri kavramak için katkısı söz konusu olduğunda, soruları tanımlamak ve yanıtlamak arasındaki ilişki hakkında benzer noktalar belirtilebilir. Vurguladığımız üzere, bu katkının en temel yönü sosyal değişimi merkezi bir sorun olarak yeniden kurmaktır. Tajfel’in kendi tarihini yansıtan bir dönüşüm içinde, kolektif baskı ve zulme olan ilgisi, kolektif direniş kuramının gelişmesine doğru seyreder. Bununla birlikte, Tajfel’in bu katkısını ‘bitmiş bir ürün’ olarak görmektense ‘gündem belirleme’ meselesi olarak ele almak daha isabetli olacaktır. Tajfel, bir bakıma geliştirilecek bir kurama girmesi gereken bazı unsurlar önerir: geçirgenlik, istikrar, meşruiyet, bilişsel alternatifler. Bununla birlikte, bu anlayışların ortaya çıktığı koşulları, madun ve baskın gruplar arasındaki ilişkilerin dışsal olup olmadığı ve bunun çıktılar üzerindeki payını asla açıklamamaktadır.

Tajfel’in sosyal değişim konusundaki tartışmasının bir diğer yönü var ki, bu da temel öneme sahip, fakat yine de, daha fazla önemi hak etmektedir.Yaklaşımın tümünde, insanların çeşitli kişisel kimlikleri temelinde ayrı ayrı hareket etmeleri yerine paylaşılan sosyal kimlik temelinde beraber hareket etmeleri hâlinde sosyal değişimin ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Burada üstü örtük olan terim ‘güç’tür: (eski işçi sendikasının sloganını hatırlatmak üzere) güçsüzlerin gücü birlik olmalarında yatar ve birliği mümkün kılan sosyal kimliktir. Bununla birlikte, paylaşılan sosyal kimliğin, insanları nasıl kasıtlı ve etkin biçimde birlikte hareket etmelerine imkân verdiği sorusu açıkta kalmaktadır. Eğer öne sürdüğümüz gibi, SKK (en azından kısmen) bir sosyal güç kuramıysa bu gücün nasıl oluştuğunu bilmemiz gerekir.

3. Kendini Sınıflandırma Kuramı (KSK)

Sosyal Kimlik Kuramı’nın en büyük gücünün de en büyük sınırlılığının da sosyal kimlik kavramında yattığını belirttik. Bu sınırlılığın revizyonu için Kendini Sınıflandırma Kuramı geliştirilmiştir (Turner, Hogg, Oakes, Reicher ve Wetherell, 1987; Turner ve ark., 1994). KSK’de, sosyal kimlik ve benlik kavramının diğer boyutları arasındaki ayrımı açıklığa kavuşturmak, benlik sisteminin nasıl örgütlendiğini ve verili bir bağlamda bu sistemin herhangi bir parçasını psikolojik olarak aktif hâle getirenin ne olduğunu açıklamak amaçlanmıştır. Sosyal kimlik araştırması, bunu yaparak gruplar arası ilişkilerden genel mahiyette grup davranışına (ve de en azından potansiyel, sosyal davranışa dek) uzanmış olur.

Sosyal Grubun Bilişsel Tanımı

KSK’nin geliştirilmesinin arka planında, özdeşimin farklı düzeyleri arasındaki ayrımı ve daha önce Tajfel tarafından tanımlanan (yukarıda açıklandığı üzere) kişiler arası-gruplar arası süreklilik boyunca bireylerin hareketine zemin teşkil eden yolları kapsamlı bir şekilde açıklayabilmek amaçlanmıştır. Turner (1982), benliğin her zaman toplumsal ilişkiler yoluyla (diğer bir deyişle “diğeri” ile karşılaştırma hâlinde) tanımlandığını, ancak bunun farklı soyutlama düzeylerinde gerçekleşebileceğini savunmaktadır. Bu değerlendirmeye göre, kişi, kişisel kimliğe denk düşecek şekilde diğer insanlardan ayrımla kendini biricik bir birey olarak (“bana” karşı “sen”) tanımlayabilir. Bunun yanında, diğer gruplardan ayrımla bir grubun üyesi olarak kendini tanımlaması da mümkündür (“bize” karşı “onlar”), ki bu, sosyal kimliğe karşılık gelecektir. Ayrıca, kişi kendini, insan olmayanlara kıyasla ‘insan’ yahut da cansız varlıklara kıyasla bir ‘canlı’ olmak üzere daha üst soyutlama düzeylerinde tanımlayabilir.

SKK ve KSK’nin ikisinde de odak nokta her zaman ortadaki soyutlama düzeyi olan, sosyal kimlik olmuştur. Bununla birlikte, KSK kişisel (ya da kişiler arası) davranışın belirgin bir kişisel kimlik tarafından, yalnızca basitçe desteklenmesi değil, olanaklı hâle geldiğini yahut da grup davranışının (ya da gruplar arası davranışın) belirgin bir sosyal kimlik tarafından hem desteklendiği hem olanaklı hâle geldiğini ileri sürmesi yönüyle SKK’nin ötesine geçmektedir.

Buradaki önemli yaklaşım, bireyler arasındaki (kişiler arası) bağların toplamıyla oluştuğu savunulan grubun, önceki modellerin aksine KSK’de bilişsel olarak tanımlanıyor olmasıdır. Gerçekten de KSK’nin ilk kuruluş safhasındaki taslağı, ‘sosyal grubun bilişsel yeniden-tanımına doğru’ biçiminde isimlendirilmiştir (Turner, 1982). Ancak bu, kişiler arası bağ ve etkileşimlerin konu dışında olduğu anlamına gelmemektedir. Kişiler arası bağ ve etkileşimler benlik sınıflandırmasının bir öncülü olarak hareket edebilir ve aynı zamanda, benliği sınıflandırmanın bir sonucu olarak değişebilirler; fakat kendi içinde ve kendilerine psikolojik grup oluşturmaya yeterli değildirler. Bu başlangıç noktasından itibaren, KSK bir grup üyesi olarak benlik sınıflandırmasının sonuç ve öncüllerini ele almaktadır. Şimdi, her birini sırasıyla değerlendirelim.

Depersonalizasyon,[4] Öz-kalıpyargılama[5] ve Sosyal Etki

Kendini sınıflandırma, depersonalizasyon sürecini gerektirir. Bireysel kimlik açısından hareket ederken kendimizi bireysel karakteristiklerimiz üzerinden; sosyal kimlik açısından hareket ederken de, insanları grup üyelikleri açısından görürüz. Bunun birtakım sonuçları söz konusudur. Öncelikle, aynı grubun üyelerini, birbiriyle benzer (ve başka grupların üyelerinden farklı) olarak görmeye eğilimliyizdir. Aşırı uçlardaki insanlar ilgili sosyal kategorinin değiştirilmesi mümkün örnekleri olarak kabul edilir. Dahası, diğer grup üyeleriyle olan benzerlik, inançlarımız ve değerlerimize dek uzanırsa, grup üyeleriyle aynı fikirde olmayı bekler ve gerçekten de grupla fikir birliğine varmaya çalışırız (Haslam, Turner, Oakes, McGarty ve Reynolds, 1998).

Devam edecek olursak, bireylerin doğasını ait oldukları gruplarla ilişkilendirdiğimiz özellikler bakımından algıladığımızı belirtmeliyiz. Bu, kalıpyargılama sürecine işaret etmektedir. Bireyleri, ait oldukları gruplara göre kalıpyargıladığımızı iddia etmek neredeyse hiç de orijinal olmasa da, ‘kendimizi de kalıpyargıladığımız’ iddiası özgün bir noktaya temas eder. Kendimizi belirli bir grubun üyesi olarak kategorize ettiğimizde, diğer grup üyeleriyle paylaştığımız özellikler bakımından ‘ben kimim?’ sorusuna cevap veriyoruz. Bunun yanında, iç-grup kalıpyargılarına referansla ‘ne yapmalıyım?’ sorusunu da yanıtlamış oluyoruz. Somutlayacak olursak, hem kendimizi kalıpyargılıyoruz (öz-kalıpyargılama) hem de grup kalıpyargısına uymaya çaba sarf ediyoruz. Buna göre, farklı zamanlarda belirgin olan farklı kategorilerle ilişkili farklı karakteristikler temelinde farklı biçimde davranmamız söz konusudur. Sözgelimi, amfide bir akademisyenken ölçülü, objektif ve yansız olmaya uğraşabiliriz. Tribünde bir spor fanıyken taraflı, sadık ve tutkulu olmaya çabalayabiliriz.

Bununla birlikte, iç-grup kalıpyargılarının doğasının ya da şimdi ve burada ne yapmamız gerektiğine dair kalıpyargıların doğurgularının belirsizliğini koruduğu zamanlar olacaktır. Bunun bir sonucu olarak öz-kalıpyargılama kavramı, Turner’ın (1982, 1991) ‘referans bilgisel etki’[6] (RBE) olarak isimlendirdiği grup sosyal etkisinin modeli için bir temel hâline gelmektedir. Bireyler hem kendi grup kalıpyargılarının doğası hakkındaki enformasyonları hem de bu konudaki eylem çıkarımlarını o anki bağlamda aktif olarak arayacak ve buna tepki vereceklerdir. Böyle bir model, kaynağı ve etki içeriğini anlamak için önemli birtakım niteliklere sahiptir.

Kaynak açısından; grubun inanç, norm ve değerleri hakkında bilgili olacak bir konumda olduklarından ötürü diğerlerinden etkilendiğimizi belirtebiliriz. Bu, özellikle iç-grubun en tipik (prototipik) bireyleri için geçerli olacaktır. ‘Kim olduğumuz’ ve dolayısıyla ‘ne yapmamız gerektiği’ hakkındaki tartışmalara rehberlik etmek ve yol göstermek için en uygun yer burasıdır. İçerik açısından; telkin ve öneriler, kategori tanımının geniş ve üzerinde anlaşılan hatlarıyla uyumlu görülmelidir. Bununla birlikte prototipik kişiler, grup üyelerinin her şeyi yapmalarını sağlayamazlar ve eğer ki bunun için çabalayacak olurlarsa, büyük ihtimalle tipik olma iddialarını kaybederlerdi. Bu husustaki tartışmalara izin vermekle ve dolayısıyla sosyal kimliğin tanımındaki belirsizlikler nedeniyle, RBE sosyal etkinin kültürel kısıtlılıklar çerçevesinde meydana geldiği gerçeğini bastırmaya müsaade etmez.

Bu bizi KSK’nin başka bir yönüne götürür. Sosyal psikologlar, geleneksel olarak, dünya hakkında nesnel bilgi arayışı (bilgisel etki) ile özellikle, önde gelen grup üyeleri tarafından kabul görmek amacıyla diğer grup üyelerinin görüşleri hakkında bilgi arayışı (normatif etki) arasında bir ayrım gözetmişlerdir. KSK, bilgisel ve normatif etki arasındaki bu ayrımı reddetmektedir. Kim ve ne olduğumuzu, yaşadığımız dünyanın doğasını ve onun içinde nasıl hareket etmemiz gerektiğini anlamak noktasındaki sosyal gerçeklik testi, muhakkak bir fikir birliği (konsensüs) meselesidir. Dünyanın özü ve dünyadaki olayların önemi hakkındaki bireysel görüşlerimiz, bakış açısını paylaştığımız ve değerlerini onayladığımız diğerlerince (yani, dost grup üyeleri tarafından) onaylanana kadar her zaman bir olasılık teşkil eder. Dolayısıyla, öznel görüşü (örn., ‘Bana kalırsa, küresel ısınma bir felaket.’) sosyal olguya (örn., ‘Küresel ısınma bir felakettir.’) dönüştürmek için fikir birliği hâlindeki grup konumları hakkında enformasyonlara ihtiyacımız vardır.

Ayrıca, KSK’de grup etkisinin, kaçınılmaz biçimde objektifliği ve mantığı bastırdığı temel görüşü de reddedilir. Bilgisel etki ve normatif etki arasındaki ayrımda yer etmiş olan şey, sadece yalnız ve bir başına olan bireyin rasyonel olabileceği varsayımıdır. Yine de, daha önce de belirttiğimiz gibi, sosyal gerçeklik testi ve sınaması, ‘diğerlerini’ gerektiren bir faaliyettir. Kolektif inançlarımızın geçerliliğini, kendimize benzer şekilde kategorize ettiğimiz diğer kişilerle iş birliği içinde belirleyebiliriz. Bunun için, dost grup üyeleri kendi algımız için temel referans noktaları olurlar. Onlara olan güvenimiz, gerçekliğe olan ilgimizle çelişmez, ki bireysel görüşlerin koordine edilmesi, objektif niteliğe sahip paylaşılan değer, inanç ve davranışlara dönüştürülmesi dost iç-grup üyeleri sayesindedir.

Hata ve irrasyonelliğe sahip gruplar tahayyülündeki geleneksel denkleme yönelik bu meydan okuma, KSK’de işleyen önemli bir kanaldır. Buna, Batı kültüründe ve kendi disiplinimizde yaygın olan toplulukçuluk karşıtlığına ve bireyciliğe karşı, grupların daha genel savunusunun bir parçası diyebiliriz. Bu meydan okuma, koşulları ve kendini sınıflandırmanın içeriğini açıklamaya gelince daha da netliğe kavuşacaktır.

Sınıflandırma Süreci: Kategori Belirginliği ve Kategori Prototipleri

Kendini sınıflandırmanın hem bireysel hem de toplumsal düzeyde önemli ve geniş kapsamlı sonuçları olduğu açıktır. Bundan yola çıkarak, kendimizi kategorize ettiğimiz yolların ve bu kategorilere yüklediğimiz anlamların, sosyal davranışların kritik belirleyicileri olduğunu ifade etmek mümkündür. KSK bu iki soruya hatırı sayılır ölçüde önem vermektedir: (1) Kategori belirginliğini belirleyenler nedir? (2) Kategori prototipini belirleyenler nedir?

Tekrar ifade edecek olursak, geleneksel görüş grup-düzeyi algıyı hatalı olarak addetmiştir. Neden insanları (kendimizi de dâhil) grup üyeleri olarak görüyoruz? Çünkü, sosyal dünyadan yayılan bilgi o kadar karmaşık ki, onu basitleştirmek zorundayız. Bu görüşe göre, basitçe, beynimizin işlem kapasitesi her bireyi tekil olarak görmek için çok küçüktür ve bu nedenle onları grup üyeleri olarak görürüz. Bu ise bozulmalara yol açabilir; ancak en azından dünyada işlev görmemizi sağlar… KSK bu görüşü tamamen reddeder: Kategorik algının sosyal gerçekliği çarpıtmaktan ziyade yansıttığına dair radikal iddiasını ileri sürer (Oakes, Haslam ve Turner, 1994). İnsanları kategorilere göre sınıflandırıyoruz; çünkü insanlar gerçek dünyada bu yolla örgütlenmektedirler. Bunu yapmak yanlış değil, işlevseldir. Örneğin bir arbedede, göstericilerin onlara yönelen çevik kuvvet üyelerinin birbirinden nasıl farklı olduklarını düşünerek zaman harcaması mantıksızdır. Bunu yaptıkları takdirde, çok geçmeden yerde kanlar içinde uzanacak olabilirler. Burada önem arz eden, çeşit çeşit bireylerin grup üyelikleri açısından eşdeğer olduklarıdır.

Kategori belirginliği iki süreç tarafından belirlenmektedir. Biri, iki boyutu olan ‘uygunluk’tur. Göreli uygunluk[7]verili bağlamda insanlar arasındaki benzerlik ve farklılıkların sosyal organizasyonunu ifade eder. Sınıflar arası farklılıklara kıyasla sınıf içi farklılıkları en aza indiren kategorilere başvuruyoruz. Bununla birlikte, sosyal organizasyon yer yer ve zaman zaman değiştiği için, farklı kategoriler belirgin hâle gelebilir. Sözgelimi, bir odadaki sosyal psikologlar ve sosyologlar kendilerini kendi disiplinleri açısından sınıflandırabilirler. Ancak odaya fizikçiler girdiğinde, doğa bilimcileriyle ortak farklılıklar ile kıyaslandığında sosyal bilimciler olarak benzerlikler kendini sınıflandırmada bir kaymaya sevk edecektir. Bunun yanında, eğer bir grup iş insanı gelecek olsaydı, bu da akademisyenler olarak ortak kendini sınıflandırmayı destekleyebilirdi. Normatif uygunluk[8]insanlar arasındaki benzerlik ve farklılıklarla ilişkili (beklenen) içerikten kaynaklanır. Yukarıda verilen örneği genişlettiğimizde; eğer ilk bahsedilenler, sonrakilerden biraz daha pejmürde ve faaliyetlerinin kazancı ile daha az ilgiliyse, bu insanları “akademisyenler” ve “iş insanları” olarak sınıflandırmaya daha eğilimliyizdir. Göreli ve normatif uygunluk üzerine yapılan çalışmalar (bkz., Oakes, Haslam ve Turner, 1994) iç-grup ve dış-grup arasında fıtri, özsel ve değişmez farklılıkların ve yine insanın kendini tarif ettiği önceden tanımlanmış evrensel kimliklerin olmadığının altını çizmektedir. Dünya değiştikçe kategori belirginliği de değişiyor. Kendimizle karşılaştırdığımız ‘diğeri’ değiştikçe, ‘benliğimiz’ de değişiyor. Bu bakımdan her şeyden önce, kategoriler karşılaştırmalı/göreli bağlama uygun olmalıdır.

Yine de, sosyal kategorileri tanımlamadaki uygunluk ilkelerinin önem derecesini büyütmemek gerekir. Bireyler, belirli bir kişinin belirli bir kategorinin üyesi olarak görülüp görülmemesi gerektiğine duygusuzca karar verip, bilgiyi yansız bir konumda mekanik olarak işleyerek sosyal karşılaşmalara dâhil olmazlar. KSK’ye göre, uygunluk ilkeleri, algılayanın hazıroluşu (veya ulaşılabilirlik)[9] ile etkileşimi içinde kategori belirginliğini belirlemektedir. Bu, (öncelikli anlam ve öneminden ötürü) algı ve eylem için bir temel olarak kullanılmak üzere, verili bir kategorinin, algılayanın psikolojik olarak yatkınlığına göre belirgin olma olasılığının yüksek olduğu anlamına gelmektedir. Sınıflandırma, belirli bir uyaran bağlamında, algılayanın önceki beklenti, hedef ve teorilerince yapılandırılır (ki bunların çoğu grup üyelikleri ve grup karşılaşmalarından köken alır). Böylesi deneyimlere, kişisel ve sosyal tarihler tarafından stabilite ve öngörülebilirlik getirilmektedir. Örneğin, ırkçıların kendilerini ve diğerlerini ten rengi açısından sınıflandırdıkları gerçeği, göreli ve normatif uygunluk esasıyla ten renginin sınıflandırma için kullanılabilir olmasına dayanır. Bu, düzenleyici ilke olarak ten renginin pratik ve ideolojik etki ve nüfuzuna bağlıdır. Bu nüfuz olmaksızın, uyaran dizisi enformasyon yerine gürültü getirecektir.

Kendini Sınıflandırma Kuramı’nın Başarı ve Sınırlılıkla

SKK ve KSK arasında kırılma varsayanlar, KSK’yi, SKK’den daha fazla mekanik, soyut ve bilişsel olmakla kritik ediyorlar. Gelgelelim, KSK’nin eleştirilerinde SKK’de olduğu gibi, başlangıç ile sonuç noktası karıştırılmaktadır. Grup psikolojisini sosyal gerçekliğin örgütlenmesinden kaynaklanan bilişsel bir kendini sınıflandırma eylemiyle destekleme biçimindeki başlangıç noktası, aslında KSK’nin ilerleyişi için kritiktir. Bu nokta, spesifik sosyal kategorilerin bireye nasıl ve ne zaman yerleştirildiğini anlamak için bir temel sağlar (ya da başka bir deyişle, bireyin belirli sosyal kategoriler tarafından nasıl ve ne zaman yorumlanacağını anlamada). Aynı zamanda, bu kategorilerle ilişkili inanç sistemlerinin nasıl tanımlandığı, detaylandırıldığı ve eylemin nasıl şekillendiğini anlamak için de bir temel sağlamaktadır.

Bu açıdan, KSK’nin, SKK’ye göre farklı vurguları bulunsa da iki kuram arasında bir harmoni söz konusudur. Gerçekten de KSK’nin başarılarından biri, SKK’nin başlangıç aşamasında olan mantığını geliştirmektir. SKK, gruplar arası ilişkilerin analizi bağlamında sosyal kimlik kavramını ortaya koyarken, KSK sosyal kimliği ve onun diğer kimlik düzeyleriyle ilişkisini açıklığa kavuşturmaktadır. KSK sosyal özdeşimin altında yatan süreçleri açıkladığı gibi, kalıpyargılama, grup kararı, grup uyumu ve sosyal etki gibi grup olgusu için geniş ölçekte çıktıları da ele alır. Böylece, grup-içi ve gruplar-arası olguları da kapsayarak indirgemeci olmayan bir grup psikolojisi tarifi için temel oluşturur.

KSK, kendini sınıflandırmayla ilgili bilişsel eylemi grup sürecini anlamak için başlangıç noktası tayin etse de, asla bilişin her yerde olduğu görüşünü savunmaz. Kurama göre, grubun tam olarak anlaşılması için açıkça, grupların bizim için sahip olduğu önem ve bizden talep ettiği tutku dikkate alınmalıdır. Aynı şekilde, grup psikolojisi sadece kategorileri içsel olarak temsil etme biçimiyle değil, aynı zamanda iletişim kurduğumuz ve etkileşime geçtiğimiz kimseleri grup üyesi olarak sınıflandırıp sınıflandırmamanın bir fonksiyonu olarak da ele alınmalıdır. KSK teorisyenleri aynı noktaya yeni ve farklı bir açıdan bakmak için bazen ‘grup içindeki birey’den ‘birey içindeki grup’a olan yönelimden bahsetmektedirler. Gelgelelim, bunun anlamı sadece iki şeyin yer değişiminden ziyade, ancak bireydeki grubun analizinden başlarsak grup içindeki bireyi anlamamızın mümkün olacağı görüşüdür. Tersi olanaksızdır.

Bununla birlikte, KSK’nin grup etkileşiminin niteliğini anlamaya bir temel olduğunu savunmak, grup içinde yaşanmış deneyimin doğası ve kolektif yaşamın duygusal yoğunluğunun aslında bu yolun çok gerisinde olduğunu söylemekle aynı şey değildir. KSK’nin katkıları sadece araştırma gündemini daha ileriye taşıyarak sağlanabilir. SKK’de söz konusu olduğu gibi, KSK de birbirinden bağımsız olarak izlenebilen münferit bir dizi hipoteze indirgenmemelidir (özellikle de sınıflandırma süreci üzerinde değişen göreli bağlamların etkileriyle ilgili bir dizi güçlü hipotez sağlamasına rağmen). Şu var ki, bu hipotezler birey, grup ve toplumun doğası arasındaki ilişkiyle ilgili daha genel bir çerçevede yer alırlar.

4. Sosyal Kimlik Yaklaşımındaki Gelişmeler

Görgül Açılımlar

Sosyal kimlik yaklaşımı, şimdiye kadar muhtemelen, psikolojide grup süreçlerini ele alan en baskın yaklaşım olmuştur. Gerçekten de Avrupa’da, bütün bir sosyal psikoloji içinde, en başat geleneği oluşturmaktadır. SKK ve KSK’ye yapılan son açılımları burada özetlemek, bu alanda yapılan sayısız çalışma bulunduğundan imkânsız bir çaba olurdu (bir inceleme için bkz., Ellemers, Spears ve Doosje, 2002). Yazımızı, önceki bölümlerde ifade edilen konuları örneklendiren iki gelişme alanıyla sınırlayacağız. Bunlar sırasıyla, grup duyguları ve grup üyeleri arasındaki sosyal ilişkiler üzerine çalışmalar olacak.

Grup duyguları. Grup hayatının en belirgin yönlerinden biri, tutkulu doğasıdır. Gruplarda, insanlar güçlü duygular deneyimlemektedirler ki bu klasik olarak, kolektif ortamlarda duygunun aklın yerine geçtiği iddiasına katkıda bulunmuştur. Bu iddiayı çürütürken, kutupluluğunu basitçe tersine çevirmekten ve kolektif eylemin akılcı doğasını vurgulamaktan kaçınmak, tüm tutkuyu tüketme pahasına önemlidir. Yani, sosyal kimlik yaklaşımının ve daha özelde, KSK’nin kolektif duyguları anlamada bir başlangıç noktası sağladığını teslim etmek gerekir.

Aslında sosyal kimlik yaklaşımı başlangıcından itibaren grup süreçlerini rasyonel (ve duygusal olmayan) yahut duygusal (ve irrasyonel) dikotomisinde görmeyi reddetmiştir. Daha ziyade, (üyeliğin) değeri ve duygusal önemi boyunca sosyal bir grubun üyesi olarak kendimiz hakkında bilgimiz noktasında, sosyal kimliğin orijinal tanımınca kurulan akıl ve duygu arasındaki ikilik benimsenmiştir (Tajfel, 1978). Bu yaklaşımı genişletirsek ve genel olarak duyguların kimlikler için olayların öneminden ileri geldiğini iddia edersek, duygusallığa sosyal kimlik yaklaşım (ve sosyal kimliğe, duygu) temeli ediniriz. Böyle bir yaklaşım hem duygu hem de sosyal kimlik anlayışımızı geliştirmeye hizmet eden üç farklı iddiayı içerir.

Birincisi; gelişmekte olan grup duyguları alanındaki bir dizi çalışma, sosyal kimlikler belirgin olduğunda, biz kişisel olarak dâhil olmasak bile, grubumuzun yapmış olduğu şeyler ya da grubumuzun başına gelen şeyler hakkında güçlü hislerimiz olabildiğini göstermiştir. Kategorik düzeyde tanımlandığında, duygular kişisel tarihlerden ziyade, kolektif tarihler tarafından belirlenmektedir. Hissetmiş olduğumuz duyguların doğası, verili bir kimlik için belirli bir durumun kesin doğurgularının değerlendirilmesine bağlıdır. Bu düşünce, Eliot Smith’in grup duyguları üzerine harekete geçtiği Grup Duyguları Kuramı (GDK; Smith, 1993) üzerine çalışmasının merkezinde bulunmaktadır. Tajfel gibi, Smith de başlangıçta gruplar arasındaki önyargı ve ayrımcılıkla ilgileniyordu. Verili bir dış-gruba karşı tepkilerimizin ‘bizim’ için ‘onlar’ın ne ifade ettiğine bağlı olduğunu göstermeye çalıştı. Bu sadece bizim neye benzediğimize göre değil, aramızdaki statü ve güç ilişkilerine de bağlı olacaktır. Dolayısıyla, düşük güçteki gruplar güçlü dış-gruplardan korkabilirken, yüksek güçteki gruplar engellendikleri takdirde sert bir öfke duyabilir; meşru yüksek statüye sahip gruplar, düşük statüdekilere karşı hor görme, küçümseme ve hatta iğrenme yahut da tehdit içermeyen koşullar altında belki de babacan yardımseverlik hisleri duyumsayabilir. Dahası, kesin duygusal tepki gruba yönelik eylem eğilimlerinin çeşitlerini canlandırabilir ve destekleyebilir: Öfke, dış-gruba yönelik yaklaşmayı desteklerken, korku ve iğrenme dış-gruptan kaçınmayı teşvik edebilir.

Genel olarak grup duyguları çalışmalarına böylesi bir değerlendirme yaklaşımı biçmek için dikkate değer bir içerik bulunmaktadır. Benzer şekilde, dış-gruplara yönelik duyduğumuz hisler iç-grup, dış-grup ve gruplar arası ilişkilerin değerlendirilmesine bağlıdır; bu bakımdan hemen her şeye karşı hislerimiz olayları, grupları ve gruplar arası ilişkileri nasıl değerlendirdiğimize bağlı olacaktır. Problem, genel olarak, gerçeklikler ve kimlikler arasındaki farklı ilişkiler dâhilinde farklı duygu modelleri geliştirip geliştiremeyeceğimiz konusundadır.

Tartışmayı bir adım daha ileriye götürmek ve sosyal kimliklerin eylem belirleyicileri olmaktan çok, değerlendirme çerçeveleri olarak anlaşılması gerektiğini öne sürmek mümkündür. Yani, belirli bir kategori ile tanımlandığımız zaman belirli norm, değer veya inançları mekanik olarak harekete geçirmiyoruz. Aksine, belirli insan tiplerinde, verili duruma nasıl yanıt vermemiz gerektiğini düşünüyoruz. Bu bazen, kimliklerin kesin reçeteler olarak görülmesi durumunda, anlaşılması güç paradokslara yol açabilir. Sözgelimi, bir grup hoşgörü değeri, otoriter olarak algılananların daha fazla dışlanmasına yol açabilir. Başka bir deyişle; davranışların nasıl tanımlanacağını seçme süreci kimlik tanımlamalarına referanstan ileri gelmekle birlikte, sosyal kimlik süreçleri deterministik değildir. Bu kuram, bireysel ve kolektif eylemlilik ve seçime yönelik olarak elverişli bir yere eğilimin ve kısıtlamanın kuramıdır.

Düşünce meseleleri olarak değerlendirme süreçleri açısından görmeye başladığımızda bu argüman daha da güç kazanır. Değerlendirme teorisyenleri (appraisal theorists), değerlendirmelerin hızlı ve otomatik olabileceğini ve Smith’in bunu gruplar arası değerlendirmelere kadar genişleteceğini öne sürmüştür. Benlik ve diğerine -ve dolayısıyla diğerinin benlik için anlamına- ilişkin kalıpyargıların harekete geçmesi, neredeyse doğrudan/anlık ve bilince erişilemez olarak görülür. Dünya anlayışımızın kanıksandığı zamanlar olabilirken, sorgulanmaya açık olduğu zamanlar da olabilir. Ayrıca diğerlerinin, özellikle de bizi harekete geçirmek isteyenlerin, tehdidin değerlendirilmesi ve dolayısıyla dış-gruba karşı düşmanlığın meşrulaştırılmasında benlik ve diğerinin doğasını nasıl yorumlayabileceğini de düşünmeliyiz. Nazilerin Yahudiler için çizdiği portrenin ‘mikrop ve haşarat’, Hutuların Tutsiler için radikal portresinin ‘hamamböceği’ ve Hintlilerin Müslümanlar için milliyetçi portresinin ise ‘inek katilleri’ olması, bu durumu anlatan en iyi örneklerdendir. Bununla birlikte, bu konu daha özelde grup üyeleri ve liderlik arasındaki ilişkiler alanına işaret etmektedir. Bunun için, devam eden bölümde bu konuya tekrar döneceğiz.

Grup-içi ilişkiler. Sosyal özdeşim ve kolektif eylem arasındaki ilişkiyi anlamanın iki yolu bulunmaktadır: Biri, ortak benlik sınıflandırmaları yoluyla, bir grup bireyin bilişlerinin uyumlu hâle geldiğini ve böylece benzer yollarla hareket ettiklerini öne sürmektir. Bu, sosyal varlığın daha ziyade mekanik, yalnız ve sessiz bir görünümüdür. Ve, bu öyle bir dünya tahayyülüdür ki insanlar birlikte hareket ederler ama âdeta birbirleriyle hiç konuşmaz veya birbirlerini hiç etkilemezler… İkinci yaklaşım ise, paylaşılan sosyal kimliğin, insanlar arasındaki ilişkileri uyumlu ve verimli bir şekilde birlikte hareket etmelerini sağlamak üzere dönüştürdüğünü ileri sürmektedir. KSK’nin perspektifini daha doğru yansıtan bu yaklaşıma, daha önce aktarılan, fikir birliği (konsensüs) oluşumu üzerine yapılan çalışmalar örnek teşkil etmektedir (Haslam vd., 1998). Buradan hareketle, birlikte tanımlanan kimseler, hemen ve otomatik olarak uzlaşma sağlamazlar. Daha ziyade, grup üyeleri arasındaki anlaşma beklentisinin insanları diğerlerinin ne söyledikleri ile ilgili görüşlerini almaya yönlendirdiği ve bir süre boyunca, fikir birliğine yönelik grup tartışmasına kayan bir uzlaşma süreci söz konusudur.

Son yıllarda, sosyal özdeşimin grup üyeleri arasındaki ilişkilere etkisi ile ilgili benzer noktaları ortaya çıkaran, giderek büyüyen bir araştırma alanı bulunmaktadır. Dost kategori üyelerine güvenme ve saygı gösterme ve onlarla iş birliği yapma olasılığımız daha yüksektir. Ayrıca, iç-grup üyelerine yardım etme ve kişisel bedeli de olsa bunun desteklenme olasılığı daha yüksektir. Gerçekten de, sosyal kimlik belirgin olduğunda, dost grup üyeleri öteki/diğeri olarak görülmezler. Fiziksel düzeyde bile, iç-grup üyelerine büyük bir yakınlık arzuluyoruz denilebilir. Onların varlığı bir ihlal değil, benliğin onaylanması anlamını taşımaktadır.

Özetleyecek olursak, bu muhtelif çalışma kollarının; yakınlığın, özdeşimin ayrılmaz bir parçası olduğu ama öncüsü olarak değil, çıktısı şeklinde ifade edilebileceğini (bir inceleme için bkz., Reicher ve Haslam, basımda) belirtmek mümkündür. Paylaşılan sosyal kimlik etkili iş birliği sağlayacak şekilde insanlar arasındaki ilişkileri dönüştürmektedir. Kimliğin kolektif eylem ve sosyal gücün temeli olduğu örtük varsayımı ölçüsünde, SKK, yukarıda açıklanan araştırma alanındaki boşluklarını kapatmaktadır. SKK grup-içi koordinasyon ve dolayısıyla sosyal gücü üreten süreçleri irdelemektedir. Ancak bu süreçlerin bireysel olduğu gibi kolektif düzeyde de sonuçları söz konusudur. Sosyal kimlik araştırmalarında son zamanlardaki en ilginç gelişmelerden biri de sosyal özdeşimin zihinsel ve hatta fiziksel iyi oluşa olan etkisi ile ilgilidir (Haslam, Jetten, Postmes ve Haslam, basımda). Buna göre; grup üyeleri arasındaki artan sosyal destek, gerçek ve beklenen zorluklarla başa çıkma becerisini ve dolayısıyla, optimizm ve öz-etkililik duygusunu arttırırken, stres ve kaygıyı azaltmaktadır.

Burada anlattığımız çalışmanın içerdiği önemli bir anlam, grup üyelerinin çabalarını birleştirebilmeleri ve bir liderin yönlendirmesi olmasa dahi, etkili ve sosyal açıdan anlamlı yollarla birlikte çalışabilmeleri üzerinedir. Kitle eylemi, çoğu zaman ya anlamsızca kötücül oluşu yahut da grup üyelerine kılavuzluk eden bir ‘gizli el’i akla getirmektedir. Gelgelelim, paylaşılan sosyal kimlik, grubun doğal (ve kendiliğinden olan) sosyalliğini ve hatta kalabalık davranışını açıklamada yeterli olduğu için, böyle bir şey gerekli değildir.

Bu, liderliğin alakasız olduğu anlamına gelmez ki benzer şekilde, liderlik, kolektif etkileşimin bir belirleyicisi olarak sosyal özdeşimden bağımsız değildir. Son on yıl civarında, liderliğe yönelik araştırmalar, bu alana sosyal kimlik yaklaşımının getirilmesiyle yeniden canlandırıldı. Bu çalışma hattı, liderliğin her zaman bir grup olgusu olduğu tespitiyle başlar. Buna göre, liderliğin çözümlenmesinde bir sosyal grup içindeki liderler ve takipçileri arasındaki ilişkiye odaklanılmalıdır. Kendini sınıflandırma ilkelerini takiben, bu ilişkinin; her ikisinin de aynı sosyal kategorinin üyeleri olarak sınıflandırıldığı ölçüde garanti altına alındığı ileri sürülmektedir.

Aşağıdaki sonuçları bulgulayan bir araştırma hattı bulunmaktadır (bkz., van Knippenberg ve Hogg, 2003): (a) insanlar ortak bir sosyal kimliği paylaşmadığında, onlar üzerinde bir liderlik olanaksızdır (diğer bir ifadeyle; grubun niteliğini belirleyen, üzerinde uzlaşılmış kolektif norm, değer ve önceliklerin olmadığı durumlarda, grup hiç kimseye temsil edilmesi üzere bırakılamaz); (b) grubun prototipi olarak görülen bir kişinin, bir lider olarak görülmesi ve diğer grup üyelerini etkileyebilmesi daha olasıdır; (c) grup prototipi karşılaştırma bağlamına göre değişeceğinden, farklı kişiler makul ve makbul liderler olabilecektir.

Bununla birlikte, liderliği varsayılan prototipliğin pasif bir süreci olarak sunmak açıkça absürt olurdu. Bunun aksine, muhtemel liderler prototiplik iddiası (ve dolayısıyla grup adına konuşma hakkı) için paylaşılan kimliğin ve kendi benliklerinin doğasını aktif olarak yorumlayacaklardır. Kısacası, başarılı liderlerin vasıflı ve maharetli kimlik girişimcileri olması gerekmektedir (Reicher vd., 2005). Dahası, önceki bölümde gördüğümüz gibi, kimlikler yorumlanırken, duyguların yorumlanması da söz konusudur. Buna göre, terminolojiyle tutarlı olmak adına, maharetli liderleri duygu girişimcileri olarak görebiliriz.

Bu bakış açısı, liderlik için pratik çıkarımların yanında, sosyal kimlik süreçlerini kavramsallaştırma usulümüz için daha genel doğurgulara sahiptir (aşağıdaki bölüme bkz.). Şimdilik yalnızca, liderliğin analizinde, sosyal koordinasyon için sosyal kimliğin öneminin anlaşılmasında bu kavrayışı azaltmaktan ziyade arttırmanın önemini vurgulamak istiyoruz.

Kavramsal Açılımlar

Sosyal gerçeklik dâhilinde sosyal kimlik. Sosyal kimlik geleneğindeki çalışmalar, sosyal kimliğin şekillenmesinde bağlamın rolüne büyük bir vurgu yapmıştır; ancak sosyal kimliğin ifadesinin bağlam tarafından kısıtlanmasına daha az dikkat sarf etmiştir. Bireyliğin Yitimi Etkisinde Sosyal Kimlik Modeli[10] (BYE-SKM; Reicher, Spears ve Postmes, 1995; Spears ve Lea, 1994) belirli bir grup normunu ifade etmek istemek ile güçlü bir dış-grubun hiddetini düşürmek üzere bir grup normu aracılığıyla hareket etmenin, birbirinden farklı şeyler olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, bir grup davranışı analizi, hem kimlik belirginliğini şekillendiren faktörlerin bilişsel analizini hem de kimlik ifadesini şekillendiren faktörlerin stratejik analizini gerektirmektedir. Bazen aynı faktörler her iki analiz düzeyinde de çalışılabilir.

Bu nokta, bireyliğin yitimi kuramlarına yönelik (adından da anlaşılacağı üzere) BYE-SKM’nin geliştirdiği eleştiride açıktır. Bu kuramlar bir gruba (ki özellikle, kalabalıklar gibi büyük gruplara) girmenin, benliğin kaybolmasına ya da öz-farkındalığın azalmasına ve bireysel davranışları düzenleme becerisinin kaybına yol açtığını ileri sürmektedir. Bununla birlikte, sosyal kimlik yaklaşımı açısından bakıldığında, kişiler arası farklara ilişkin ipucu eksikliğinin bir grubun paylaşılan grup üyeliği algısını arttırdığı (‘depersonalizasyon’) ve dolayısıyla, sosyal kimlik aracılığıyla davranışların düzenlenmesinin mümkün olduğu gösterilebilir. Bu nokta, BYE-SKM’nin bilişsel yönüne denk düşmektedir. Bununla birlikte, bu tür bir anonimlik dış-grupların eylemlerinin hesabını vermeleri için insanları tutma becerilerini ve dolayısıyla kimlik ifadelerini de etkiler. Bu, karmaşık hâllerde olabilir. Böylece, dış-grup üyelerine karşı, iç-grubun anonimliği, dış-grubun iç-grup üzerindeki baskıcı gücünü azaltır ve dolayısıyla, dış-grubun yaptırımını cezbedecek grup normlarının ifade edilmesini arttırır. Diğer taraftan, grup üyelerinin birbirine karşı anonimliği, dış-gruba meydan okuma konusunda sosyal destek sağlama becerilerini azaltır ve dolayısıyla, bu anonimlik dış-grubun yaptırımını cezbedecek grup normlarının ifadesini azaltır. Bunlar, BYE-SKM’nin stratejik yönlerine işaret eder.

Bu başlangıç konularından itibaren, BYE-SKM, sosyal kimlik temelli davranışları yöneten bilişsel ve stratejik faktörlerin daha genel bir analizine dönüşmüştür (ancak konunun daha önceki -nispeten- ihmal edilmiş tarafı göz önünde bulundurulduğunda, stratejik yön özellikle vurgulanmıştır). Bu nokta, sosyal kimlikle ilişkili bütün bir dizi eylemin stratejik kaygılar tarafından nasıl yönetildiğini göstermektedir ki iç-grup yanlılığının ifadesinden dış-grup kalıpyargılamasına ve hatta verili bir kimliğin önemi için iddialara kadar pek çok şey buna dâhildir. Ayrıca laboratuvar ortamından (gruptan dışlanmayı içerebilecek sonuçların olduğu) sosyal olarak anlamlı gruplara geçildiğinde, söz konusu stratejik konuların özel bir önem kazandığı görülmektedir. Son olarak, bu yaklaşım kimlik ifadesinin çoğu zaman, mevcut üyeliklerin bir yansıması olarak grup üyeliğinin yeniden tanımlama girişimi olduğunu göstermektedir. Bir kimse gruba karşı, ne tür eylemlerin kabul edilebilir veya kabul edilemez olduğunu belirlemek için belirli bir duyguyu (örn., öfke) ifade edebilir.

Bu, bizi, yeni önemli alanlara götürmektedir. Yukarıdaki tartışmaların çoğunda, önceden tanımlanmış bir sosyal kimliğin farklı sosyal gerçekliklerin bir işlevi olarak nasıl ifade edildiğini gözetiyorduk. Ancak, daha önce göstermiş olduğumuz gibi, sosyal gerçekliği yeniden yapılandırmak için kimliğin kendisi yeniden tanımlanmaktadır. Kategoriler, dünyanın yansımalarından çok daha fazlasıdır. Kategoriler, dünyamızın doğasını müzakere ettiğimiz ve tartıştığımız sürecin bir parçası. Sosyal kimlik geleneğindeki değişimin merkezi önemine uzanan bu konu, başka bir kavramsal tartışma alanına işaret etmektedir.

Sosyal gerçeklik ve sosyal kimlik. Daha önce, KSK’nin temel katkılarından birinin sosyal kimlikler ve sosyal gerçeklik arasında bir bağlantı kurmak olduğunu belirtmiştik. Araştırmacılar, sosyal kategorilerin ve kalıpyargıların sınırlı bilgi işleme kapasitesi tarafından önyargılı veya çarpıtılmış ürünler olmadığını, sosyal dünyamızı ve içindeki grupların ve sosyal kategorilerin gerçekliğini yansıttığını göstermiştir. Sosyal kimlik geleneğinde grup seviyesindeki sosyal gerçekliğe yapılan bu vurgu, önyargı ve ayrımcılık gibi grup davranışlarını açıklamada tamamen “psikolojikleştirmeyen” maddi bir temel ortaya koyar (ve bu hat boyunca, çoğunlukla sosyal psikolojiyle problemleri olan diğer sosyal bilimlere bir köprü kurar).

Ayrıca, sosyal kategorileri verili sayma ve önceden belirlenmiş bir gerçekliğin sabit ve belirleyici yansımaları olarak nitelendirme noktasında, mekanik bir gerçekçiliğe (paralel) düşme tehlikesi olduğunu belirtmiştik. Sosyal gerçeklik ve sosyal kategoriler arasında iki yönlü bir ilişki bulunmaktadır: Bir yandan sosyal gerçeklik kategorileri şekillendirirken, diğer yandan kategoriler, (potansiyel) sosyal gerçekliği şekillendiren kolektif eylemi şekillendirmektedir. Bunu ifade etmenin başka bir yolu da, bu ikili ilişkinin farklı yönlerinin farklı zamansal yönelimler olduğudur: Kategoriler hem (dün ve bugün ne olduğumuzu yansıtmak açısından) hâlihazırdaki/mevcut oluş hem de (gelecekte ne olacağımız noktasında) muhtemel gidişat ile ilgilidir. Bu, insanların herhangi bir kategori inşasını kesinkes kabul edeceği anlamına gelmez. Geçici olarak sosyal kategoriler ile mevcut gerçeklik düzeni arasında bir ayrılık olabilir. Ancak, kullandığımız kategorilerin gerçek hâle gelmeyeceği (ya da en azından gerçek hâle gelme ihtimali olmadığı) görülüyorsa, ‘yanlış’ değil, ‘yararsız’ olması hasebiyle terkedilecektir. Bir örnek vermek gerekirse, başarısız milliyetçiliklerin uzun tarihi, bir devletin ulus ile eşleşmesi için çağrının, pratik olduğu kadar aynı şekilde arzulanır da görülmesi gerektiğini göstermektedir. Pratikliğe karşı temel engel, elbette, güçlü olan diğerlerinin sosyal yeniden örgütlenme taleplerine katılmalarının reddedilmesidir.

Bu değerlendirmeler, sınıflandırma sürecinin tam olarak anlaşılabilmesi için hem (zaman içinde genişletilmiş) tarihsel hem de (farklı sosyal gruplar arasındaki karşılıklı etkileşime dayanan) etkileşimli bakışın gerektiğini öne sürmektedir. Kalabalık Davranışının Ayrıntılandırılmış Sosyal Kimlik Modeli[11] (KD-ASKM; Drury ve Reicher, basımda) buna örnek teşkil etmektedir. Daha önceki çalışmalar (yukarıya bkz.) kalabalık davranışının sosyal olarak anlamlı örüntülerini açıklarken, kalabalık olayları sırasında ortaya çıkan psikolojik (katılımcıların kimlikleri genellikle katılım yoluyla değişmektedir) ve sosyal (kalabalık eylemi genellikle sosyal gerçekliği yeniden inşa etmektedir) değişime açıklama getirmemiştir. KD-ASKM bu boşluğu kapatmak üzere geliştirildi: Eğer kalabalık üyeleri mevcut sosyal kimlikleri temelinde hareket ediyorsa, sosyal kimlikler nasıl kalabalık eylemi sayesinde değişmektedir?

KD-ASKM, kendini sınıflandırma süreci gibi, içeriğin de, sosyal ilişkilerin örgütlenmesi ile ilgili olduğunu öne sürmektedir. Böylece, ‘Ben İngiliz’im’ demek; ulusların dünyasını konumlandırmak ve nerede durduğumu ve bu dünyadaki verili konumum itibariyle nasıl davranmam gerektiğini yahut nasıl davranabildiğimi söylemem demektir. Bu temelde, KD-ASKM’nin temel sorusunu, ‘böyle bir anlayışla hareket ederek, kendi sosyal konumum hakkındaki kavrayışım nasıl değişebilir?’ şeklinde yeniden değerlendirebiliriz. Buna verilecek yanıt, değişimin diğerlerinin benim eylemlerimi anlama ve tepki verme yollarının bir fonksiyonu olacağıdır. Bir etkileşimde yer alan farklı gruplar, çoğu zaman, her bir tarafın niteliğine dair simetrik bir anlayışı paylaşacak ve dolayısıyla her biri, diğerinin kimliğini onaylayacaktır. Bununla birlikte, bazen bir anlayış asimetrisi söz konusu olabilir. Bu meydana geldiğinde ve ayrıca bir taraf diğerini kendi anlayışının bir fonksiyonu olarak yeniden konumlandırma gücüne sahip olduğunda, değişim sürecini başlatan bir dengesizlik oluşacaktır.

Tartışmayı daha açık hâle getirecek somut örnekler sunalım. Bir dizi kalabalık olayında (bkz., Drury ve Reicher, basımda) göstericiler; polisi/devleti (toplantı ve gösteri hakkı da dâhil olmak üzere) kendi haklarının tarafsız garantörü gören ve görüşlerini ifade etmek isteyen liberal özneler olarak olaylara katılmışlardır. Ancak polis, sıklıkla, bazı radikal grupların varlığından dolayı, kalabalığı muhalif olarak görmüş ve kalabalığa müdahale etmiştir: İstedikleri yere gitmelerini ya da taleplerini hedef kitlelerine seslendirmelerini engellemek örneklerinde olduğu gibi. Bu yaygın baskıcı deneyim, kalabalık üyelerin daha fazla birlik olmalarını, daha da muhalifleşmelerini, radikal grupların seslerine daha fazla kulak verebilmelerini ve gayrimeşru gördükleri polis eylemlerine karşı çıkmada kendilerini daha fazla güçlü hissetmelerini sağlamıştır. Bu da, polisin ilk anlayışını onaylayarak değişim sürecini tırmandırmıştır. Kısacası, muhalif olarak konumlandırılan insanlar muhalif hâle gelmiş ve bu bakış açısıyla dünyanın doğasını yeniden inşa etmişlerdir. KD-ASKM’ye göre; benlik kategorileri algıyla ilgili değildir; kategoriler, sosyal pratiklerin organizasyonu konusunda hem tepkisel (reaktif) hem de temkinlidir (proaktif).

5. Sonuç: Sosyal Bilimler İçin Sosyal Psikoloji

SKK ve KSK’nin yarattığı etki, hayli büyük olmuştur. SKK’nin yeni ufuklar açan açıklamaları (örn., Tajfel ve Turner, 1979) yaklaşık 4,000 kez alıntılanırken, KSK’nin temel açıklamaları (örn., Turner, 1982, 1991; Turner ve arkadaşları, 1987, 1994) yaklaşık 3,500 kez alıntılanmıştır. Yukarıdaki bölümlerin gösterdiği gibi, bu ilginin çoğu sosyal psikologlar arasında olmuştur. Bununla birlikte, psikoloji dışındaki sosyal bilim alanlarında da ilgi büyüktür ve aslında yukarıda söz edilen alıntıların toplamda 2,500’den fazlası sosyal psikoloji alanının dışındadır. Bunların çoğu yönetim ve işletme alanlarındandır (ki bu da, sosyal kimlik ve kendini sınıflandırma ilkelerinin örgütsel yaşamın incelenmesinde olgusal olarak başarılı şekilde uygulandığını yansıtan bir gerçektir). Bu çalışma hattı, çok çeşitli konuları kapsamaktadır; ancak en etkili çalışmalar liderlik, motivasyon ve iletişim konularını odağına almıştır.

Kayda değer olan şu var ki, SKK ve KSK’nin etkisindeki güncel gelişmeler, sosyal psikoloji içinde olduğu gibi dışında da güçlü olmuştur. Burada yönetim ve işletmenin yanı sıra, büyümenin en büyük olduğu alanlar eğitim ve siyaset bilimidir. Bununla birlikte, iktisat, kamu politikası ve çevre bilimi alanlarında da yoğun bir ilgi artışı söz konusudur.

Peki, sosyal kimlik perspektifi neden bu kadar etkili oldu? Bu soruya en az üç ayrı cevap vermek mümkündür. İlki ve en açık olanı, SKK ve KSK’nin temel ilkelerinin, grup davranışlarının birtakım temel özelliklerini açıklamaya ve anlamaya çalışan araştırmacılar için hayli yardımcı olduğudur. Bu açıdan; her iki kuramın da önemli ve güçlü yönü, tanımlayıcı fikirlerinin geniş bir yelpazede uygulanabilir ve test edilebilir olmasıdır. Genel olarak da, bu fikirlerin güçlü destek almasıdır. Sonuç olarak, bu yaklaşım, ‘çalışan fikirler’ ile ilgilenen araştırmacılar için epey elverişli olduğunu kanıtlamıştır.

İkincisi; yaklaşımının analitik bir araç olarak kullanıldığı alanlarda, sosyal kimlik yaklaşımı varolan/yerleşik kuramsallaştırmalara canlandırıcı bir alternatif sağlamaktadır. Bu bağlamda, sosyal kimlik yaklaşımı ana akım (sosyal) psikolojinin birey indirgemeciliğini reddeden ve çalışmalarına uygun bir sosyal duyarlılık katmaya çalışan araştırmacılar için özellikle önemli bir kaynak olmuştur. Bu tür uygulamalar, psikologların, ilgilendikleri özel olgulara özgü, yüksek oranda yerelleştirilmiş ‘mini kuramlar’ geliştirmeye yönelik genel eğilimlerine de karşı gelmektedir. Bu anlamda SKK ve KSK, birlikte hem geniş hem de parsimonik bir kuram oluştururlar.

Yaklaşım, aynı zamanda birçok alternatif modelden daha çok yönlü, sofistike bir sosyal davranış analizi içeriyor. Sosyal kimlik yaklaşımının cazip tarafı, sadece sosyal farklılaşmayı (ve sonuçlarını) hesaba katmasında değil, aynı zamanda toplumsal, maddi ve politik güçlerin gerçekliğine odaklanmasından ileri gelmektedir (örn., Oakes vd., 1994). Bu özellik, politik psikoloji ve siyaset bilimindeki yaklaşımlara sarih bir katkı sunmuştur; ayrıca aynı zamanda (örn., coğrafya, sosyoloji, iktisat gibi) sosyal bilimler ve (örn., dil bilim, teoloji, tarih gibi) beşerî bilimlerdeki bir dizi temel meselenin merkezinde yer alan, siyaset ve psikoloji arasındaki etkileşime duyarlı araştırmacılar tarafından da değerli bulunmuştur.

Psikolojinin sosyal gerçeklikle etkileşime girme biçimine olan bu duyarlılık, sosyal kimlik yaklaşımını, (örn., kişilik, bilişsel yanlılık, evrimsel dürtü gibi) psikolojik temellerin tezahürleri olarak belirli birtakım sosyal koşulların süreç ve sonuçlarını yeniden birleştirme eğiliminde olan psikolojik kuramsallaştırmadan ayrı kılar. Sosyal kimlik perspektifi, indirgemeciliğe hücum içinde diğer disiplinleri bir kenara itmekten ziyade, araştırmacıları hem zihnin sosyal yapılanmasını hem de sosyal dünyanın psikolojik yapılanmasını değerlendirmek üzere diğer disiplinlerin (örn., iktisat, sosyoloji, coğrafya ve tarih) materyal gerçeklerine doğru yönelmeye teşvik eder.

Bunun ötesinde, sosyal kimlik yaklaşımı niçin etkili olduğu kadar önemlidir de? Çünkü bu yaklaşım dünyayı hem anlamak hem de değiştirmekle ilgilidir. Sosyal kimlik kuramları, tarihin sonuna geldiğimizin sıklıkla dillendirildiği bir dönemde, toplumsal eşitsizliklere getirdiği itirazın yanı sıra, eşit bir toplumu hayata geçirmek konusundaki ısrarını sürdürüyor.[iii]

Kaynaklar

Drury, J. ve Reicher, S. D. (basımda). Collective psychological empowerment as a model of social change: Researching crowds and power. Journal of Social Issues.

Emerson, R. (1960). From empire to nation. Boston, MA.: Beacon Press.

Haslam, S. A., Turner, J. C., Oakes, P. J., McGarty, C. ve Reynolds, K. J. (1998). The group as a basis for emergent stereotype consensus. European Review of Social Psychology, 8, 203-239.

Haslam, S. A., Jetten, J., Postmes, T. ve Haslam, C. (basımda). Social identity, health and well-being: An emerging agenda for applied psychology. Applied Psychology: An International Review.

Judt, T. (2008). The ‘problem of evil’ in postwar Europe. The New York Review of Books 55(14 Şubat) 33-35.

Oakes, P. J., Haslam, S. A. ve Turner, J. C. (1994) Stereotyping and social reality. Oxford: Blackwell.

Reicher, S. D. ve Haslam, S. A. (basımda). Beyond help: a social psychology of collective solidarity and social cohesion. Mark Snyder ve Stefan Sturmer (Ed.), The Psychology of Helping içinde. Oxford: Blackwell.

Reicher, S. D., Haslam, S. A. ve Hopkins, N. (2005). Social identity and the dynamics of leadership: Leaders and followers as collaborative agents in the transformation of social reality. Leadership Quarterly, 16, 547-568.

Reicher, S. D., Spears, R. ve Postmes, T. (1995). A social identity model of deindividuation phenomena. European Review of Social Psychology, 6, 161-198.

Sherif, M. (1967). Group conflict and co-operation: Their social psychology. London: Routledge and Kegan Paul.

Smith, E. R. (1993). Social identity and social emotions: Toward a new conceptualization of prejudice. D. M. Mackie ve D. L. Hamilton (Ed.), Affect, Cognition, and Stereotypingiçinde (ss. 297-315). San Diego, CA: Academic Press.

Spears, R. ve Lea, M. (1994). Panacea or panopticon? The hidden power in com­puter-mediated communication. Communication Research, 21, 427-459.

Tajfel, H. (1972). Experiments in a vacuum. J. Israel ve H. Tajfel (Ed.), The context of social psychology içinde (ss. 69-119).London: Academic Press.

Tajfel, H. (Ed.) (1978). Differentiation between social groups: Studies in the social psychology of intergroup relations. London: Academic Press.

Tajfel, H., Flament, C., Billig, M. G. ve Bundy, R. F. (1971).  Social categorization and intergroup behaviour.  European Journal of Social Psychology, 1, 149-177.

Tajfel, H. ve Turner, J. (1979). An integrative theory of intergroup conflict. W. G. Austin ve S. Worchel (Ed.), The social psychology of intergroup relations içinde (ss. 33-48). Monterey, CA: Brooks/Cole.

Turner, J. C.  (1982).  Towards a cognitive redefinition of the social group. H. Tajfel (Ed.), Social identity and intergroup relations içinde (ss. 15-40). Cambridge: Cambridge University Press.

Turner, J. C. (1991). Social influence. Milton Keynes: Open University Press.

Turner, J. C., Hogg, M. A., Oakes, P. J. Reicher, S. D. ve Wetherell, M. S. (1987). Rediscovering the social group: A Self-Categorization Theory. Oxford ve New York: Blackwell.

Turner, J. C., Oakes, P. J., Haslam, S. A. ve McGarty, C. A. (1994). Self and collective: Cognition and social context. Personality and Social Psychology Bulletin, 20, 454-463. 

van Knippenberg, D. ve Hogg, M. A. (Ed.) (2003). Leadership and power: Identity processes in groups and organizations.London: Sage.

Çeviren: Sercan Karlıdağ
(Uludağ Üniversitesi, Yüksek Lisans Öğrencisi)

*  St. Andrews Üniversitesi, Psikoloji Bölümü öğretim üyesi

** Groningen Üniversitesi, Psikoloji Bölümü öğretim üyesi

*** Exeter Üniversitesi, Psikoloji Bölümü öğretim üyesi

[1]  Çevirenin Notu (Ç.N.): Sırasıyla “Social Identity Theory” ve “Self-Categorization Theory”nin Türkçe karşılıkları olarak ifade edilmiştir. Bunların yanında, kimi çeviri alternatifleri bulunmaktadır: Farklı yazarlarca Sosyal Kimlik Kuramı’nın Toplumsal Kimlik Kuramı; Kendini Sınıflandırma Kuramı’nın ise Benlik Sınıflandırması Kuramı, Benlik Kategorizasyonu Kuramı ve Kendini Kategorilendirme Kuramı olarak çevrildiği görülmektedir.

[2]  Ç.N.: “Identification” kavramı Türkçe literatürde farklı sosyal psikologlarca ‘özdeşim’, ‘özdeşleşim’, ‘özdeşleşme’, ‘kimliklenme’ ve ‘kimlik’ kelimeleriyle karşılanabilmektedir.

[3]  Ç.N.: Diğer yaygın kullanımları için (sırasıyla): benlik saygısı, öz-yeterlik, benlik sunumu.

[4]  Ç.N.: “Depersonalization”ın Türkçe karşılığı olarak kullanılmıştır. ‘Kişiliksizleşme’ ya da ‘kişilik yitimi’ olarak da çevrilmesi uygun olabilecek bu kavram, pejoratif bir anlam yükleme hatasına yol açmamak adına, telaffuzunun Türkçeleştirilmesi ile kullanılmıştır.

[5]  Ç.N.: “Self-stereotyping”in Türkçe karşılığı olarak kullanılmıştır. Çeviri alternatifi olarak ‘kendini kalıpyargılama’ sözcük öbeği tercih edilebilirse de, yukarıdaki özsaygı ve diğer kullanımlar gözetilerek bu kavramsallaştırmalarda metin-içi tutarlıkhedeflenmiştir.

[6]Ç.N.: “Referent information influence”un Türkçe karşılığı olarak kullanılmıştır.

[7]  Ç.N.: “Comparative fit”in Türkçe karşılığı olarak kullanılmıştır.

[8]  Ç.N.: “Normative fit”in Türkçe karşılığı olarak kullanılmıştır.

[9]  Ç.N.: Sırasıyla “perceiver readiness” ve “accessibility”in Türkçe karşılıkları olarak kullanılmıştır.

[10]Ç.N.: “The Social Identity Model of Deindividuation Effects”in Türkçe karşılığı olarak verilmiştir.

[11]Ç.N.: “The Elaborated Social Identity Model of Crowd Behaviour”ın Türkçe karşılığı olarak verilmiştir.

[i]  Çevirenin Notu (Ç.N.): Bu metnin, çeviride esas alınan baskı öncesi kopyasına şuradan ulaşmanız mümkündür: https://goo.gl/43XQPW

Bu kitap bölümünün künyesi ise şöyledir:

Reicher, S., Spears, R. ve Haslam, S. A. (2010). The social identity approach in social psychology. M. Wetherell ve C. T. Mohanty (Ed.), The Sage Identities Handbook içinde (ss. 45-62). London: Sage. http://dx.doi.org/10.4135/9781446200889.n4

[ii]  Yazarların Notu: Bu yazı kolektif biçimde kaleme alınmış olup yazarlık sırası keyfi düzenlenmiştir.

[iii] Ç.N.: Redaksiyonları için sevgili arkadaşlarım Mehmet Karasu ve Betül Kanık’a çokça teşekkürüm var!