Çeviri: Varoluşçu Psikoloji
Yazar: Sander L. Koole
Çeviren: Çağlar Kuzu
Psikolog
Varoluşçu psikoloji, insanın varoluşundan kaynaklı temel verileriyle nasıl yüzleştiğini inceleyen bir psikoloji dalıdır. Varoluşçu bakış, dünya üzerindeki insanın varlığının mantığını uzun süredir çalışan felsefede önemli bir daldır. Varoluşçu psikolojiyle en ilişkili felsefi yaklaşım Kierkegaard, Nietzsche ve Heidegger gibi düşünürlerin öncüsü olduğu varoluşçu felsefedir. Bahsi geçen ve diğer varoluşçu filozoflar, insan varoluşunun doğasında olan anlamsız dünyaya ilişkin anlam bulma endişesi ve insanların gerçek isteklerine dair seçimler yapmasının önemi üzerine yazılar yazdılar. Varoluşçu psikoloji, Dostoevsky ve Kafka gibi romancılar ve Sartre, de Bouvoir, Camus, Ioneco ve Beckett gibi varoluşçuların çalışmalarından, anlamsızlık ve absürtlükle (mantıksızlık) yüzleşen insanların deneyimlerindeki yabancılaşma ve kargaşanın sanatsal ifadelerinden etkilenmiştir.
Geleneksel olarak varoluşçu psikologlar psikolojide kullanılan deneysel yöntemleri reddetmekte ve bunun yerine insanların bireysel deneyimlerini ve kişisel fenomenolojisini analiz etmeyi tercih etmektedirler. Bu metodolojik duruş giderek deneysel olan ve doğa bilimleri doğrultusunda ilerleyen 20. yüzyılın başındaki ana akım akademik psikoloji ile varoluşçu psikoloji arasında bir ayrılığa neden olmuştur. Varoluşçu psikologlar gelişmekte olan varoluşçu psikoterapiye soktukları düşünceleri ve yöntemleriyle birlikte terapötik alanda daha etkin oldular. Freud’un eski çalışma arkadaşlarından olan Otto Rank bu terapötik hareketin önemli öncülerinden biridir. Rank ‘burada ve şimdi’de bulunan konulara ilişkin kişinin bireysel sorumluluğunu vurgularken, Freud’un erken çocukluk çağındaki deneyimlere verdiği önemi reddetmiştir. Rank’ın oluşturduğu terapi, dönüşüm ve psikolojik büyüme için insanların yaratıcı iradesini bir araç olarak kullanmaya çalışmıştır. Rank ABD’de varoluşçu psikolojinin gelişmesinde önemli bir figür olan Rollo May üzerinde önemli etki yapmıştır. Varoluşçu psikoterapinin Avrupa’daki öncüsü ise hayatın anlamını bulmanın önemi üzerine odaklanan logo-terapinin geliştiricisi Victor Frankl’dır.
Varoluşçu psikoterapi üzerine ses getiren dönüm noktalarından biri 1980 yılında Irvin Yalom tarafından ortaya konmuştur. Bu önemli çalışmada varoluşçu psikoterapinin tarihsel arka planını ve varoluşçu psikoterapistler tarafından kullanılan temel düşünceler ve yöntemlerden bahsedilmiştir. Varoluşçu psikoterapi insanların varoluşsal çabalarına ve buna ilişkin işlevsiz olmayan ama daha çok insan olmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak var olan kaygı ve yabancılaşmaya önem vermektedir. Varoluşçu psikoterapi, danışanların en derin varoluşsal korkularıyla yüzleşmesine izin vererek hayatın gerçekteki önemini özgür bir şekilde anlamalarını istemektedir. Varoluşçu psikoterapi şimdiki zamanda neyin önemli olduğunun keşfedilmemiş ve artan farkındalığı yönünde danışanlarını arayışa teşvik etmektedir. Bu farkındalık danışanların yeni bir seçim ve sorumluluk gerçekleştirmelerini sağlamayı amaçlamaktadır. Britanya’daki çeşitli akademik programlar varoluşçu psikoterapi ve danışmanlık üzerine çalışmalar sunmaktadırlar. Varoluşçu psikoterapi üzerine yayınlar İngiliz Fenomenoloji Derneği ve Varoluşçu Analiz Derneği’nin dergilerinde düzenli bir şekilde yer almaktadır. Emmy van Deurzen ve Digby Tantam 2006 yılında Uluslararası Varoluşçu Danışmanlar ve Terapistler Topluluğu’nu kurmuştur.
1980li yılların ortalarından bu yana deneysel odaklı psikologlar arasında varoluşçu temalar üzerine yeni bir ilgi mevcuttur. Bu gelişme adına önemli bir itici güç varoluşçu perspektif ve özellikle sosyolog Ernest Becker’in çalışmasından esinlenilerek oluşturulan teorik bakış açısı terör yönetim kuramı (TMT)’dır. TMT sosyal davranışta varoluşsal kaygı faktörünün önemi üzerinde durmaktadır. Kuram, insanların ölümlerinden kaçamayacakları gerçeğinin ölüm kaygısı üzerinde önemli bir potansiyel oluşturduğunu varsaymaktadır. İnsanlar ölüm kaygısını yönetmek için kendilerine sembolik olarak ölümsüzlük duygusu veren çeşitli sosyal bilişsel yapılara inanmaktadırlar. Bu yapılar arasında önde gelenler ise, insana kalıcı değer duygusu veren benlik saygısı duygusu ve dünyalarının anlamlı ve hatta öngörülebilir olduğunu sağlayan kültürel dünya görüşleridir.
TMT’nin en önemli bilimsel yeniliklerinden biri varoluşsal düşünceyi ampirik ve hatta deneysel yöntemler aracılığıyla test edilebilen bir forma işlemesi olmuştur. Daha özel olarak, TMT’nin anahtar ilkelerinden biri deneysel psikologların ‘hazırlama’ (priming) olarak adlandırdığı yöntemi, kişinin ölümünü kısaca hatırlatarak araştırmasıdır. Ölümü hatırlatıcı şeylerin etkisi sonradan insanların daha sonraki davranışlarında gözlenmiştir. TMT’ye göre, benlik saygısı ve sabit dünya görüşü ihtiyacı olan insanların ölümle ilgili psikolojik çatışmaları artmaktadır. Buna göre, ölümü hatırlatan şeyler birinin kültürel dünya görüşünü sürdürme ve benlik saygısı geliştirme çabalarında bir artışa neden olacaktır. Her iki sonuç da çok sayıdaki sosyal psikolojik deneyle doğrulanmıştır (Greenberg, Solomon, ve Pyszczynski, 1997). Böylece güvenilir deneysel yöntemlerle varoluşçu görüşün birlikteliği üzerine inşa edilen TMT, varoluşsal psikoloji ve deneysel psikoloji arasında önemli bir köprü oluşturmuştur.
Deneysel ve varoluşçu psikolojinin bütünleşmesi diğer varoluşçu temalara da genişletilmiştir. Hatta bu gelişmeler şu an deneysel varoluşçu psikoloji (XXP) olarak bilinmekte olan psikolojinin yeni bir alt dalının doğuşunu sağlamıştır (XXP; Greenberg, Koole, ve Pyszynski, 2004; Pyszynski, Greenberg, Koole, ve Solomon, yayında). XXP, deneysel yöntemler aracılığıyla insanların varoluşsal kaygılar ile nasıl başa çıktığını incelemektedir. İlk varoluşsal psikologların deneysel yöntemi reddetmesine rağmen, 1920lerde varoluşçu ve deneysel psikoloji arasındaki ayrımda, bugüne göre o zamanlarda deneysel psikolojinin deneysel ve metodolojik olarak daha dar ve daha az tecrübe sahibi olduğu fark etmek önemlidir. Modern deneysel yöntemler ve teoriler gittikçe insanların varoluşsal kaygılarının altında yatan muhtemel üst düzey bilişsel süreçlerine açıklık getirme kapasitesine sahip olmaktadırlar. XXP’deki modern yöntemler ‘hazırlama’ (priming), tepki süresi ölçümlerini ve hatta nöroimaj (beyin görüntüleme) tekniklerini içermektedir. XXP, kesin gözlem ve deneysel yöntemler kullanarak, insanın varoluşsal kaygılarının öznel fenomenolojisinde var olan temeli tamamlamayı hedeflemektedir.
Koole, Greenberg ve Pyszczynski (2006) derlemesinde XXP’deki mevcut araştırmanın merkezinde olan varoluşsal kaygıları beş ana başlığa ayırmıştır. İlk ana varoluşsal kaygı ölüm, kişinin varlığının devamı arzusuna karşı ölümün kaçınılmazlığının farkındalığı arasındaki psikolojik çatışmadan bahsetmektedir. İkinci ana varoluşsal kaygı yalnızlık, kişisel deneyimlerin gerçekte var olan şekliyle asla tam olarak paylaşılamadığı gerçekliği ve reddinin deneyimine karşı insanın diğerlerine bağlı hissetme ihtiyacı arasındaki çatışmadan doğmaktadır. XXP’deki üçüncü ana varoluşsal kaygı kişinin kimlik duygusu, benliği ve benliği olmayan ya da sınırlı benlik anlayışı ile benlik yönlerinin belirsiz sınırları arasındaki değişkenlikler nedeniyle olan çatışmalara karşı insanların net bir anlam ve dünyaya nasıl uyulacağı arzusu arasındaki çatışmadan doğar. Dördüncü ana varoluşsal kaygı özgürlük, davranış ve kendi seçimlerinin sorumluluğu üzerindeki dış güçlere karşı kişinin özgür irade deneyiminden kaynaklanmaktadır. Son olarak, XXP’deki beşinci ana varoluşsal kaygı anlam, insanların hayatın anlamlı olduğuna inanma arzusu ve anlamın temellerinden biri ile rastgele ya da tutarsız görünen olaylar ve deneyimler arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır.
Deneysel çalışmalar, varoluşsal kaygıların ‘büyük beşli’sinin insanların düşünce, duygu ve eylemleri üzerinde geniş bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir (Koole ve ark., 2006). Özellikle XXP araştırmaları varoluşsal kaygıların çoğu zaman bilinçdışında aktif olduğunda insan davranışları üzerinde en etkili olduğunu göstermiştir. Bu paradoksal bulgular bilinçdışı düşüncenin modern teorisi ile varoluşsal psikoloji arasında ilgi çekici bir bağ oluşturmuştur. Günümüz psikologları ilk olarak bilinçdışının ‘donuk’ bilişsel hesaplamalardan oluştuğuna inandılar, oysaki XXP araştırmaları, bilinçdışının varoluşsal etkilere sahip motivasyonel çatışmalardan da beslenebileceğini öne sürmüştür (Westen, 1998). Bir bakıma bu bulgular birçok geleneksel varoluşçu düşünürün bu konuyla ilgili derin şüphelerini onaylamaktadır: varoluşsal kaygılar insan davranışında büyük bir itici güçtür ve bu kaygıların göz ardı edilmesi bunlarla ilişkili psikolojik çatışmalara yönlendirmektedir.
Makalenin Orijinal Adı: Existential Psychology