Çevrimiçi Bir Zeitgeist'ta Büyümek
Fatih Bayraktar
Doç. Dr.
Zeitgeist Türkçe’ye zamanın ruhu olarak çevirebileceğimiz bir Hegel kavramı. Zamanımızın ruhunun (en azından internete bağlanabilen dünyadaki 4 milyar insan için) çevrimiçi olmak ya da olmamak olduğunu söyleyebiliriz. 2000-2018 yılları arasında dünyada internet kullanan insanların sayısının yüzde bin elli iki (%1052) arttığını ve 2017 Aralık sonu itibariyle ilk kez dünyanın toplam nüfusunun yarısından fazlasının internet kullanmaya başladığını da belirtelim. Hâl böyleyken insan gelişimi açısından interneti yok saymak psikoloji bilimi açısından imkânsız hâle geliyor. Bu alandaki bilinen ilk bilimsel makalelerin 1990’lı yılların başında yayınlandığını düşünürsek (örn., Walther ve Burgoon, 1992) yaklaşık 35 yıllık çok da geniş olmayan bir külliyatla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Buna rağmen özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte giderek artan bir ilgiden de bahsedebiliriz. Psikoloji bilimi klinik anlamda (örn., aşırı internet kullanımı), sosyal anlamda (örn., internet üzerinden oluşan insan ilişkileri) ve gelişimsel anlamda (örn., gelişim dönemlerinde internetin nasıl kullanıldığı), yani tabiri caizse neredeyse tüm temel alt dallarıyla konuyu incelemeye ve uygulayıcılara öneriler sunmaya devam etmekte. Bu yazının amacıysa ergenlerde internet kullanımına yoğunlaşmak. Şu anda yaşamakta olan ergenlerin internetin yaygınlaştığı bir dünyaya doğduklarını ve büyüdüklerini varsayarsak (ki en azından içinde bulunduğumuz coğrafya için bu söylenebilir) konunun önemini teslim etmemiz gerekir.
Konuya gelişimsel görev (Havighurst, 1972) kavramıyla başlayabiliriz. Her ne kadar gelişim psikologlarının evrelere dayandığı ve evrensel olmadığı için eleştirdiği bir kavram olsa da gelişimsel görev iyi bir çıkış noktası. Havighurst (1972) gelişimsel görevlerin modern toplumlarda yaşayan insanların yaşamları boyunca başarması gereken ve zorluğu gittikçe artan hedefler olduğunu belirtiyor. Ergenliğin var olduğu toplumlarda (çünkü çocukluktan yetişkinliğe doğrudan geçilen topluluklar da var) ergenlerin üç temel gelişimsel görevi olduğu söylenebilir: (1) kimlik inşası, (2) diğer insanlarla iletişimin yeniden tanımlanması ve (3) psikolojik özerkleşme (Adams ve Berzonsky, 2008). İnternetin yaşama içkin hâle geldiği günümüzde her üç görevin de çevrimdışı ve çevrimiçi ortamlarda zaman zaman birbirini tamamlar nitelikte, zaman zamansa birbirini ketleyerek sürdüğünü söylemek yanlış olmaz. Benim burada aktaracağımsa her üç gelişimsel görevin internet üzerinden nasıl gerçekleştirildiği ve bunu yaparken yüzleşilen olası riskler.
Çevrimiçi kimlik keşfinin genellikle çok kullanıcılı ortamlarda, sanal oyunlarda ve chat sistemlerinde gerçekleştiğini belirtiyor Greenfield ve Subrahmanyam (2003). Tüm bu alanların ortak noktası anonim olabilme özelliği. Bu da ergenlerin kimlik keşiflerinde daha rahat ve daha esnek olabilmesini sağlıyor. Üstelik bilinmez olma beraberinde sosyal ilişkilerde risk oluşturabilecek ipuçlarını da görünmez kıldığından bu ortamların özellikle içe dönük ve benlik saygısı düşük ergenler için cazip olduğu da bilinmekte. Bu noktada olaya fırsat-risk perspektifinden bakmakta fayda var: Çevrimiçi kimlik keşfi yukarıda da belirtildiği gibi birçok fırsatı içinde barındırıyor. Ancak Valkenburg ve Peter’in (2007) tanımladığı Sosyal Telafi Hipotezi’ne (Social Compensation Hypothesis) göre bazı insanlar yüz yüze ilişki kurmakta zorlandıklarından dolayı (ki buna romantik ilişkiler de dahildir) kaygılarını azaltmak ve gerçek dünyadaki zorlukları telafi etmek için çevrimiçi ilişkilere yönelmekte. Ancak bu ilişkilerin yüz yüze ilişkilerin yerini tutmadığı, niteliksel anlamda daha zayıf olduğu da tartışılmakta (Subrahmanyam ve Greenfield, 2008). Hâl böyleyken zorluklarını/zayıflıklarını telafi edebilmeyi başaran ergenlerin çevrimiçi ilişkileri yüz yüze ilişkilere tercih edebileceği ve bu durumun da onları gelişimsel görevlerini yerine getirmekten alıkoyacağı söylenebilir. Çünkü günün sonunda görevin gerçekleştirilmesi gereken birincil ortam hâlen gerçek hayattır. Sanal olan ancak onun tamamlayıcısı olabilir. Bu noktada, Valkenburg ve Peter (2007) Sosyal Telafi Hipotezi’ne alternatif olarak Zenginlik daha da Zenginleştirir Hipotezi’ni (Rich-get-Richer Hypothesis) ortaya atıyorlar. Bu hipoteze göre gerçek hayatta sosyal ağları zengin olan ergenler, çevrimiçi ilişkileri bu ağları daha da zenginleştirmek için kullanıyorlar. Yani çevrimiçi kimlik keşfinin nasıl olacağı internetin ne amaçla kullanıldığına yani geri planda davranışları güdüleyen etmenlere bağlı. Buna göre kimlik keşfi kolaylaşabiliyor ya da uzamış bir ergenlik söz konusu olabiliyor. Tabii kimlik keşfinin aslında yaşam boyu sürdüğünü ve artık dünya görüşü, mesleki kimlik, ilişki kimliği gibi daha ciddi kimliklerin ergenlikte değil beliren yetişkinlik dediğimiz başka bir ara dönemde gerçekleştiğini belirtmekte de fayda var. Ancak bu başka bir yazının konusu. O yüzden gelişimsel görevlere devam edelim.
İnternet (o zamanki adıyla ARPANET, The Advanced ResearchP rojects Agency Network/Gelişmiş Araştırma Projeleri Dairesi Ağı) askeri bilgilerin paylaşımı için tasarlandığı 1960’lı yıllarda da sivilleştiği ve yaygınlaştığı 1990’lı yıllarda da temel olarak bir iletişim/bilgi alış-verişi aracıydı. İlk anında mesajlaşma programlarından olan ICQ’nun 1995 yılında yazılması bunun en önemli kanıtlarından biri. 2000’li yılların sonlarına doğru ise Facebook gibi interaktif programların yaygınlaşmasıyla internet aracılı iletişim yeni bir evreye girdi. Bugün Google+, Myspace, Instagram, LinkedIn, Pinterest, Snapchat, Tumblr, Twitter, Viber, WeChat, Weibo, WhatsApp gibi uygulamalarla gittikçe yaygınlaşan sosyal medyanın etkileri üzerine sayısız çalışma yapılmakta. Burada yine fırsat ve risk perspektifini kullanarak ilerlememiz gerekiyor. Best, Manktelow ve Taylor (2014) tarafından yapılan yakın zamanlı bir gözden geçirme çalışması, sosyal medyanın ergenlerin psikolojik iyilik hâliyle ilişkisine odaklanmış. Literatürü tararken kullandıkları anahtar kelimeler arasında sosyal destek, psikolojik sağlık, kendine yeterlik, yaşam doyumu, benlik saygısı ve –her ne kadar bu kavramı çok kapitalist bulduğumdan sevmesem de- sosyal sermaye (social capital) var. Genel olarak sosyal medya kullanımının benlik saygısı ve aidiyet duygusunun artması üzerinden psikolojik iyilik hâline katkıda bulunduğunu belirtiyorlar. Bu aslında bildiğimiz bir kavramla yakından ilişkili; kendini açma-ifade edebilme (self-disclosure). Yalnızca ergenlerin değil, tüm gelişim dönemleri için sosyal ağlar kendini ifade edebilmenin en iyi yollarından biri. Tabii kendini ifade ederken alınan geribildirimler de en az o kadar önemli. Best ve arkadaşlarının (2014) yukarıda ifade ettiğimiz bulgusundan hareketle bu geribildirimlerin genellikle olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Ancak sosyal ağların karanlık taraflarından da bahsetmemiz gerekiyor. Literatürde çevrimiçi riskler genel olarak dört boyuta ayrılıyor: (1) içerikle ilgili riskler, (2) iletişimle ilgili riskler, (3) ticari konularla ilgili riskler ve (4) gizlilikle ilgili riskler (Livingstone ve Haddon, 2008; Valcke, De Wever ve Van Keer, 2011). Livingston ve Haddon (2008) ergenlerin diğer gelişim dönemlerine göre içerikle ve iletişimle ilgili risklere daha yatkın olabildiğini belirtiyorlar. Bu bağlamda yazarlar yabancılarla tanışma, siber zorbalık uygulama, siber zorbalığa maruz kalma ve cinsel içerikli mesaj almayı iletişimle ilgili riskler olarak; aşırı internet kullanımı ve pornografik görüntülere maruz kalmayı ise içerikle ilgili riskler olarak tanımlıyorlar. Ancak ben burada yer kısıtlamasından dolayı yalnızca doğrudan sosyal medyayla ilgili olan riskleri ele alabileceğim.
Trolleme, sanal taciz (stalking), siber zorbalık sosyal medyanın yaygınlaşmasından sonra tanıştığımız kavramlardan bazıları. Ancak hepsini de içerebilen bir kavram olarak siber zorbalık üzerinde durmamız yerinde olacak. Yüz yüze zorbalığın sanal ortamdaki devamı niteliğinde olan siber zorbalık bilişim teknoloji üzerinden gerçekleştirilen tekrar eden ve zarar verme amacı güden tüm eylemler olarak tanımlanıyor (Hinduja ve Patchin, 2010). Araştırma yöntemlerinin farklılaşmasından dolayı net bir istatistik olmasa da siber zorbalık oranlarının %3 ile %23 arasında, siber zorbalığa maruz kalma oranlarının ise %4 ile %72 arasında değiştiği görülüyor. Ve tahmin edilebileceği gibi bu sorunun en yoğun yaşandığı gelişimsel dönem ergenlik. Geleneksel versiyonundan daha yıkıcı sonuçlara (depresyon, kaygı, yalnızlık, davranış sorunları, duygusal sorunlar ve intihar) neden olabilen siber zorbalığın birkaç ayırt edici özelliği var: Öncelikle siber zorbalar çoğunlukla bilişim teknolojileri bilgisine sahip kişiler. Bu anlamda kendilerini çok iyi gizleyebiliyorlar. Ayrıca zorbalık yaptıkları kişiyle olan duygusal uzaklıkları (diğer bir deyişle, karşılarındaki kişiye ne kadar zarar verdiklerini doğrudan gözlemlememe) siber zorbaların çok daha acımasız biçimde saldırmalarını kolaylaştırabiliyor. Burada aklımıza Milgram’ın o ünlü deneyi geliyor ister istemez. Hani elektrik şokunu verenlerin karşılarındaki insanların yalnızca seslerini duyabildikleri durumda şokun düzeyini neredeyse öldürücü düzeylere kadar artırabildikleri çalışma. Buna ahlaki geri çekilme (moral disengagement) de deniyor literatürde. Siber zorbalığın en tehditkâr yönlerinden biri de kuşkusuz izleyiciler dediğimiz kitle. Geleneksel zorbalıkta izleyicilerin sayısı sınırlı olmasına rağmen siber zorbalıkta (özellikle utandırıcı-onuru zedeleyici videoların paylaşımında) izleyiciler milyonlarla ifade edilebiliyor. Bu da siber zorbalığa maruz kalan kişi hakkındaki olumsuz bilginin kontrolsüz biçimde yayılması demek ki siber zorbalığın çok daha fazla intiharla sonuçlanmasının ardında yatan temel nedenin bu kontrol edilemezlik olduğu sıklıkla tartışılıyor. Sözün kısası, bir gelişimsel görev olarak diğer insanlarla iletişimin yeniden tanımlanması internet söz konusu olduğunda ipince, kırılgan ve çetrefilli bir yol üzerinde ilerliyor.
Psikolojik özerkleşme kavramı her ne kadar Batı literatüründe hâlen ebeveynlerden ayrışma-bireyleşme olarak tanımlansa da geçen yıllarda kaybettiğimiz Kültürel Psikoloji’nin öncülerinden Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın alternatif ideal benlik tipi olarak önerdiği ve kuramsal/uygulamalı anlamda kabul ettirmeye başladığı özerk-ilişkisel benlik çerçevesinde çok daha iyi anlaşılabilir (Kağıtçıbaşı, 1996). Bugün ayrışma-bireyleşmenin yüceltildiği bağlamların insanları yalnızlaştırdığı ve hatta İngiltere örneğinde olduğu gibi yalnızlıktan sorumlu bakanlıkların kurulmasının gündeme geldiği sıkça tartışılmakta. Oysa Kağıtçıbaşı (1996) henüz internetin yaygınlaşmadığı, sosyal medyanın olmadığı bir dönemde ebeveynlerle (ve/veya önemli diğerleriyle) ilişkileri sürdürerek de özerkleşilebileceğini sağlam bir kuramsal altyapıyla ortaya koymuştu. Konuyu internete bağladığımızda son yıllarda öne çıkmaya başlayan başka bir kavramdan, ebeveyn aracılık stratejilerinden (parental mediation strategies) bahsetmek yerinde olacak. Ebeveyn aracılık stratejileri, çocukların ve ergenlerin internette karşılaştıkları fırsatları artırmak, riskleri ise azaltmak yönünde girişilen tüm ebeveyn tutum ve davranışları olarak adlandırılmıştı, Kirwil (2009) tarafından. İnternet söz konusu olduğunda dört ebeveyn aracılık stratejisi ön plana çıkmakta (Lee ve Chae, 2007; Livingstone ve Helsper, 2008; Lwin, Stanaland ve Miyazaki, 2008): (1) Kısıtlayıcı Aracılık (ebeveynlerin hem internet kullanım zamanına hem de kullanılan içeriğe dair düzenleyici ve kontrol edici tutum/davranışları), (2) Aktif Aracılık (internet kullanımıyla ilgili açıklayıcı ve yönlendirici tutum/davranışlar), (3) Birlikte Kullanım (internet ergenle birlikte ya da aynı ortamda kullanma) ve (4) Ebeveyn İzlemesi (ebeveynin ergenin ziyaret ettiği internet sayfalarını ya da mailleri denetlemesi). Ayrışma-bireyleşme sürecinde bu ebeveynlik stratejilerinin hiçbirinin yerine getirilemeyeceği açık. İlişkinin sürdürülerek psikolojik özerkleşmenin amaçlandığı durumlarda ise hangi ebeveyn aracılık stratejisinin ergenlerin çevrimiçi risklerini azalttığı tartışılıyor. Chen ve Shi (2018) tarafından yapılan çok yakın tarihli bir gözden geçirme çalışmasında kısıtlayıcı aracılık stratejisinin internet kullanım zamanını kısıtlamak anlamında, aktif aracılık, izleme ve birlikte kullanımın ise riskleri azaltmak anlamında etkili olduğu bulunmuş. Bu noktada risklerin her zaman zarar görme anlamına gelmediği, kontrollü bir risk almanın ergen gelişimi için gerekli olduğu da vurgulanmalı. Ayrıca özerkleşmek için gerekli olan özel alanın (privacy) da göz ardı edilmemesi gerekmekte. Çünkü ergenlerin aşk, cinsellik gibi konularda bilgi almak için yüz yüze iletişimden ziyade çevrimiçi ilişkileri tercih ettiği bilinmekte (örn., Schouten, Valkenburg ve Peter, 2007; Davis 2012). Yani bu satırları okuyabilecek ebeveynler ya da ebeveyn adayları şu mesajı açıkça almalı: Ergenlerinizin gerçek hayatta olduğu gibi sanal ortamdaki kişisel gizlilik hakkına saygı gösterin! Bunu yaparken de demokratik ebeveynliğin temel yapıtaşları olan duygusal sıcaklık/yakınlık gösterme, yasaklayıcı değil, açıklayıcı bir dil kullanma, detektiflik sınırlarına ulaşmadan ergenin yaşamını izleme kriterlerini takip edin. O zaman psikolojik özerkliğin yolu açılmış ve internet de bu yoldaki işlevini en iyi şekilde gerçekleştirmiş olur.
Sonuç Yerine
Çevrimiçi bir Zeitgeist’ta büyüme konusunu yine çevrimiçi olan bir dergide yazmak bence oldukça anlamlı. Her ne kadar kâğıda dokunmanın, bir kitabı kalemle çize çize okumanın yeri doldurulamasa da ağaca ve ormana bağlı ekosistemi yaşatabilmek adına mümkün olduğunca çevrimiçi versiyonları kullanmakta fayda var. En azından kendi yaşamımda bunu yapmaya ve çevremdekileri de bunu yapmak yönünde cesaretlendirmeye çalışıyorum. Uzun uzadıya sayfalarca yazabilirdim bu konuda, ama ilgili okuru yönlendirebilecek yeteri kadar kaynak verdiğim düşüncesiyle özetin özetini vermekle yetindim. Ve bunu yaparken de fırsat-risk perspektifini dengeli bir biçimde kurmaya çalıştım. Her yeni teknolojik gelişimi yalnızca risklerle ele alan felaket tellalı psikolog modelini sevmiyorum çünkü. Bu radyo ve TV keşfedildiğinde de böyle olmuştu, internet hayatımıza girdiğinde de… O yüzden bizi daha nice değişimin beklediği önümüzdeki on yıllar ve yüzyıllarda bu dengeli bakış açısının kitlelere daha doğru mesajlar vereceğine inanıyorum. Çünkü zamanımızın ruhu aynı hızla devam edeceğe benzer.
Kaynaklar
Adams, G. R. ve Berzonsky, M. (Ed.). (2008). Blackwell handbook of adolescence. Oxford, England: Blackwell.
Best, P., Manktelow, R. ve Taylor, B. (2014). Online communication, socialmediaandadolescentwellbeing: A systematicnarrativereview. Children and Youth Services Review, 41, 27-36.
Chen, L. ve Shi, J. (2018). Reducingharmfrommedia: A meta-analysis of parentalmediation. Journalism & Mass Communication Quarterly, 1-21.
Davis, K. (2012). Friendship 2.0: Adolescents’ experiences of belongingand self-disclosure online. Journal of Adolescence, 35, 1527-1536.
Greenfield, P. M. ve Subrahmanyam, K. (2003). Online discourse in a teenchatroom: New codesandnewmodes of coherence in a visualmedium. Journal of Applied Developmental Psychology, 24, 713-738.
Havighurst, R. J. (1972). Developmental tasks and education (3. baskı). New York: David MckayCompany.
Hinduja, S. ve Patchin, J. W. (2010). Bullying, cyberbullying, andsuicide. Archives of Suicide Research, 14(3), 206-221.
Kağıtçıbaşı, Ç. (1996). The autonomous-relational self. European Psychologist, 1, 180-186.
Kirwil, L. (2009). Parental mediation of children’s internet use in different European countries. Journal of Children and Media, 3, 394-409.
Lee, S. ve Chae, Y. (2007). Children’s Internet use in a familycontext: Influence on familyrelationshipsandparentalmediation. Cyber Psychology & Behavior, 10, 640-644.
Livingstone, S. ve Haddon, L. (2008). Riskyexperiencesforchildren online: Charting European research on children and the Internet. Children & Society, 22, 314-323.
Livingstone, S. ve Helsper, E. (2008). Parentalmediation of children’s Internet use. Journal of Broadcasting& Electronic Media, 52, 581-599.
Lwin, M., Stanaland, A. ve Miyazaki, A. (2008). Protectingchildren’sprivacy online: How parental mediation strategies affect website safeguard effectiveness. Journal of Retailing, 84, 205-217.
Schouten, A.P. ve Valkenburg, P.M., Peter, J. (2007) Precursorsandunderlyingprocesses of adolescents’ online self-disclosure: Developing and testing an “internet attribute-perception” model. Media Psychology, 10, 292-314.
Subrahmanyam, K. &Greenfield, P. M. (2008). Online Communication and Adolescent Relationships. The Future of Children, 18, 119-146.
Walther, J. B. ve Burgoon, J. K. (1992). Relationalcommunication in computer-mediated interaction. Human Communication Research, 19, 50-88.
Valcke, M., De Wever, B. ve Van Keer, H. (2011). Long-term study of safe internet use of young children. Computers&Education, 57, 1292-1305.
Valkenburg, P. ve Peter, J. (2007). Preadolescents’ andadolescents’ online communication and their closeness to friends. Developmental Psychology, 43, 267-277.