Darbe Sonrası Kentleşme Pratikleri ve Sorunlar
Cumhur Salcı
Coğrafya Bölümü YL. Öğr.
Coğrafya Öğretmeni
Türkiye’de modern anlamda kentleşme hareketleri II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Marshall yardımlarının ülkeye ulaşmasından sonra başlamıştır dersek gerçeğe aykırı bir şey söylemiş olmayız. Bu dönemde ABD, Sovyetler tehlikesine karşı, SSCB’ye yakın ve gelişmemiş ülkeleri Truman Doktrini kapsamında maddi anlamda destekleme kararı alır ve bunun sonucunda, Türkiye ve Yunanistan başta olmak üzere, ülkelere yüklü miktarda maddi destek temin eder (16 ülkeye, 12.731 Milyar Dolar). Bu nokta, Türkiye’deki kentleşme hareketlerinin başlangıcını anlamamız için, ciddi bir önem arz etmektedir.
Bu yardımlarla birlikte, geçimini tarımdan sağlayan binlerce kişi, temelde tarımda makineleşmenin mağduriyetiyle ve Türkiye'nin çeşitli bölgelerine kurulan fabrikalar, gelişen alt yapı hizmetleri özelinde yapılan yeni yollar gibi gelişmelerin ‘zorunlu seçmeli’ çekiciliğiyle kentlere göç etmek durumunda kalmış ve Türkiye’nin kentleşme macerası da kısaca böylece başlamıştır, denebilir. Bundan sonraki süreç ise; üç büyük kent başta olmak üzere Anadolu’nun birçok kentinde nüfusun artması ve buna bağlı oluşan sorunlarla geçmiştir. Benim burada değinmek istediğim konu ise; 1980 sonrası neoliberal süreçler kapsamında Türkiye’deki metropollerde (özellikle İstanbul'da) kentleşme açısından ne gibi değişiklikler olduğu ve bu kentleşme hareketinin ne şekilde olduğudur. Bunun için tarihte kısa bir yolculuğa çıkmamız gerekecek.
1970’li yılları, döneme işaret eden film ve gazetelerden az çok hatırlarız. O dönemde ithal ikameci birikim modeli (İİBM) vardı. Bu modeli; dışa karşı, ülkenin iç ekonomisini korumak şeklinde özetleyebiliriz. 70’lerin sonunda söz konusu model iflas etmiş ve ardından ülkemizde, hepimizin hatırlayacağı 12 Eylül 1980 askeri darbesi yaşanmıştır. Bundan sonraki süreç meselenin nirengi noktasına karşılık geliyor.
Özal Dönemi ve Neoliberal Ekonomi
«Her Mahallenin Bir Zengini Olacak»
Darbe sonrası Türkiye’ye baktığımızda –Özal’ın iktidara gelmesiyle– ülkede liberalizm fırtınası esmektedir. İİBM terk edilerek, tamamen dışa açılma dönemine girilmiştir. Yazı boyunca bu dönemin ekonomik özellikleri yerine, süreci kent ekseninde ele alacağız. Bu dönemde Türkiye’de kentleşme bütün hızıyla devam etmiştir. Özellikle Türkiye’nin 3 büyük şehri (İstanbul, Ankara, İzmir) bu hızlı kentleşmeden nasibini almıştır. Büyük şehirler artık bu nüfusların ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalmaya başlamış ve bunun sonucunda kentlerde yaşayan üst–orta gelir seviyesine sahip kesimler kentin karmaşıklığından, sıkıcılığından ve kalabalığından kaçarak (desantralizasyon) kent çeperlerinde yeni kurulan siteler, kapalı konutlar (gated–community) gibi yerleşkelerde yaşamaya başlamışlardır. Böylece, kuşkusuz, toplumsal sınıf farklılıkları bir kez daha demirlenmiş oluyordu. 1980 ve sonrası dönemde dış ticaretin serbestleşmesi, yeni tüketim ürünlerinin ülkeye giriş yapması ve döviz hareketliliğinin sağlanmasından sonra ülkede belli bir kesim ekonomik açıdan ön plana çıkmıştır. O zamanki tabiriyle bunlar ünlü cemiyet gazetecileri tarafından ‘yuppie’ veya ‘crème de la crème’ isimleriyle adlandırılırlardı. Özellikle Çiller döneminde bu kavramların dilimizde çokça kullanıldığını görebiliriz.
Hepimizin hatırlayacağı üzere 1968’den 1980’e kadar geçen dilim, Türkiye’de işçi hareketleri ve solun hareketli olduğu dönemlere denk düşmektedir. Bu dönemlerde iş yeri sahibi veya patronlar halk arasında genellikle, zalim, gaddar, göbekli, kolunda altın saat olan tipler olarak bilinirdi. Patronlar ve iş adamları genellikle perde arkasında kalmayı tercih ederlerdi. Çünkü o dönemlerde iş adamı, kapitalist sömürünün vücut bulmuş hâli olarak anlaşılmaktaydı. Gerçi şimdi de pek farklı sayılmaz. Ancak imaj üretme ve pazarlama araçlarını kendi lehine ustaca araçsallaştıran pek çok iş adamı hoyrat kapitalist sömürüyü halkın vicdanında aklama çabalarını sürdürmektedirler. Günümüzde neredeyse haberleri her izlediğimizde, ya TÜSİAD’ın açıklamalarını görüyoruz ya da MÜSİAD’ın açıklamalarını. İş adamları artık kendi reklamlarında oynamaya başlamış (örneğin, Sakıp Sabancı ve Ali Ağaoğlu) ve halkın gözüne hoş görünür hâle gelmiştir. Geçmişteki iş adamı imajı silinmiş, onun yerine halktan birisi imajını yansıtan iş adamları gelmiştir. Hiç kuşku yok ki o dönemin Halkla İlişkiler çalışmaları bu noktada çok etkili olmuştur. Bu dönemlerde iş adamları medyanın gücünün farkına varmış ve sanayi yatırımından ziyade kendilerine yatırım yaparak pek çok gazete, dergi, kanal satın almıştır. Bunun en iyi örneğini Doğan Yayın Grubu Onursal Başkanı Aydın Doğan üzerinden görebiliriz.
Peki, 70’li yıllardan günümüze değişimi belirleyen en etkili olay ne olmuştur? Bunun cevabı oldukça basittir: 12 Eylül Askeri Darbesi. Darbeden sonra sendikal faaliyetler iptal edilmiş, sendikalar kapatılmıştır. Türkiye’nin önde gelen solcuları ya cezaevlerinde öldürülmüş ya da işkence görerek yıllar sonra cezaevinden tahliye edilmişlerdir. Bu dönemde, sol’un ve işçi hareketlerinin bastırılması ve halkın apolitize hâle getirilmesi sonucunda artık büyük iş adamları ve sanayiciler eskiden olduğu kadar gizli kal(a)mıyor ve halkın içine rahatça karışabiliyorlardı. Tabii bu dönemde sendikal hareketlerin yavaşlatılmasını veya zayıflatılmasını sadece darbeye bağlamak doğru bir yorum olmaz, bunun yanında dünya üzerinde Fordist üretimden (seri üretim), Postfordizme (esnek üretim–birikim) geçilmesi de sendikal faaliyetleri sekteye uğratan bir diğer neden olarak değerlendirilebilir. (Konumuzla pek alakası olmadığı için buna fazla değinmeyeceğim.) Gelgelelim, 1980 sonrasında uygulanmaya başlanan neoliberal politikalarla ülke nüfusu dikey (sınıflar arası geçiş) ve yatay (sınıf içi geçiş) olarak hareketlilik göstermiştir… O dönemde artık yeni iş kolları ortaya çıkmaya başlamıştır; özellikle bankacılık, borsacılık (Broker) gibi sektörler bunların önde gelenleridir. Ayrıca Türk insanının tüketim kalıpları değişmiş, eskiden kanaatkâr olan halk bu dönemde daha fazlasını ister hâle dönüşmüştür. İhtiyaç ve ihtiras arasındaki çizgi gittikçe silikleşmeye başlamıştır. Bu durumun meydana gelmesindeki temel nedenler; reklam sektörü ve televizyonun yaygınlaşmasından çıkarsanabilir. Hürriyet gazetesinin 6 Ocak 1984 tarihli bir haberinden pay çıkarıp bu durumu somutlaştırabiliriz:
«Orta yaşlı aydın kişi, eleştirileri uzun süre sessizce dinledi. Ama sonunda patladı. ‘Tamam, yıllardır darlık içinde yaşıyoruz. Bırakın da biraz bolluk görelim.’ Karşı cephe, bu defa da ‘bolluktan sana ne? Paran mı var, sigarasından, viskisinden, ithal peynirden, videodan yararlanasın?’ diye hücuma geçti. Bu kez cevap hazırdı: ‘Özal’ın getireceği bolluğu vitrinlerden izlemek parayla değil ya?’»
Türkiye artık Batılı ülkelerin açık pazarı hâline gelmiş ve ticaret ülke içinde canlanmıştır. Bunun yanında ülkede inşaat sektörü de tam gaz ilerlemeye devam etmektedir. Özellikle yeni iş kollarının ve üst gelir sahibi kesimin daha bariz görünür olmasıyla bu kesime yönelik konutlar ve siteler üretilmeye başlanmış ve dolayısıyla özellikle İstanbul’a göç ile gelen nüfustan kesin ve kararlı bir şekilde ayrılma talepleri görünür olmaya başlamıştır. Bali’ye göre (2013), o dönemde yapılan bütün lüks konutların temasında ‘İstanbul’u İstanbulluya teslim etmek’ veya ‘yeni yaşam tarzı satmak’ vardı. Bu sitelerde konut edinen kişiler bir daire edinmekten öte, elle tutulmayan, gözle görülmeyen ve ‘ayrıcalıklar dünyası’ şeklinde özetlenebilen bir katma değeri satın almaktaydılar. Bu ayrıcalıklar dünyasına karşılık gelen siteler; zaman fukarası işadamı ve yöneticiler için ‘nezih ve seçkin bir ortamda’ her türlü sporun yapılabildiği ‘fitness centerlar’dan ve boş zamanları değerlendirmek için sinema, restoran ve gece kulüplerini içeren ‘club’ kültürünün mevcut olduğu kendi kendine yeten birer mini kentti.
Kent ile ilgili kökü Ortaçağ’a dayanan bir deyiş vardır: ‘Kent havası insanı özgürleştirir’. Ancak günümüze geldiğimizde ve kentlere baktığımızda özgür olan sadece belirli bir gelir seviyesinin üstünde olan insanlardır. Onlar, kendi kararlarını bir nebze de olsa kendileri verebilme lüksüne sahiptirler. Peki, kentlerdeki alt gelir grubuna dâhil insanların durumu ne olacak? Bu da herhalde çağımızın en önemli sorunlarından biridir. Öyle ki ilerleyen yıllarda bu sorun daha da büyüyeceğe benziyor. 90’lı yıllara geldiğimizde İstanbul’daki durum artık ‘crème de la crème’ tabakası için çekilmez hâle gelmiştir ve bunu da her fırsatta gazetelerde dile getirmektedirler.
«Evet, ırkçılığım iyice depreşiyor İstanbul’da. Şöyle dev bir kepçenin kumandasına oturup, belli bir tür ahaliyi kent dışına sürmek geliyor içimden. Yalnız son zamanlarda, bu dev boyutlardaki sürgün fikri, yerini daha mütevazı bir çılgınlığa bıraktı. Çünkü arada, o belli bir tür ahali pek arttı. Başa çıkabilecek gibi değil. Dolayısıyla artık tek bir semti kurtarmayı hayal ediyorum. Örneğin, Beyoğlu ve yöresini. Şuraları bize verseler diyorum, çevresini yeni İstanbul surlarıyla kuşatsak ve o belli bir tür ahaliyi kesinlikle sokmasak aramıza… Oraya buraya dağılan ve belli bir tür ahaliyle karşılaşmamak için küçücük köşelere sığınan dostlar da gelirdi; ne iyi, ne mutlu olurduk kendi aramızda!»[1]
Bir başka gazetede köşe yazısında şu cümleler yer almaktadır:
«Kent kültüründen zerre kadar nasibini almamış cahil, hesapsız, insafsız ve gaddar bazı İstanbullular(!) mangal sefası yapmaya kalktıkları ormanları cayır cayır yakıyor; söndüreceğine bırakıp kaçıyor. Belediye grevi, İstanbulluların MKK’cılar (Modern Kentin Kıroları) adını verdiği bu güruhun yüz karası marifetlerini su yüzüne çıkardı; ruhlarının ne kadar pis olduğunu ortaya koydu. İstanbul’da yaşamaya hakları olmayan ama kenti istila eden MKK’cılar parkları, bahçeleri çöp deryasına çeviriyor.»[2]
Bildiğimiz anlamdaki metropollerin ortaya çıkmasıyla beraber bu mekânlar üzerinde sürekli hâkimiyet kavgaları süregelmiştir. Biliyoruz ki devletler meydanları ve kentleri kontrol ettiği sürece ülkeleri de çok rahat bir şekilde kontrol edebilirler. Ancak küresel kapitalizmin gelişmesinden bu yana kent üzerindeki söz, genellikle burjuva diye tabir edilen ve parayı (gücü) elinde bulunduran kesimin elinde olmuştur. Dünyanın sayılı zenginlerinden olan Warren Buffet şöyle demektedir:
«Biz yüzde 99'u oluşturanlarız.
Çoğunluğa sahibiz ve bu çoğunluk egemen olabilir, olmalı ve olacak da.»
Tevfik Güngör Uras ise köşesindeki yazıda şöyle diyor:
«Türkiye’nin yarınları zengin çocuklarınındır. Çünkü bugün Amerika’da çocuk okutabilmenin yıllık faturası en az 25-30 bin dolardır. Bu parayı ancak sınırlı aileler verebilir. Bu parayı verecek ailelerin Amerikan üniversitelerinde okuma şansına sahip olacak çocukları, yarın Türkiye’nin elitini oluşturacaktır. Çünkü bu şansa kavuşmamış ve Türkiye’nin kısır imkânları ile eğitim görmüş olanlarla aralarında dağlar kadar bilgi farkı bulunacağından elitler önde koşacak, ülkenin dümenine onlar geçecektir. Bu böyle biline ve de bu gerçek yüreklere sindirile…»[3]
Yukarıdaki yazılarda da gördüğümüz üzere, metropollerde yaşayan gelir seviyesi yüksek elit kesim kentlere göç eden nüfusları adeta marjinalleştirerek veya lümpenleştirerek hor görmüşlerdir. Aşağıdaki pasajda ise Harvey adeta duygularımıza tercüman oluyor ve durumu gayet güzel şekilde açıklıyor:
«Halk olarak bizler ülkemizi, şu an onu yöneten parasal güçlerden geri almaya kararlıyız. Amacımız Warren Buffet'ı haksız çıkarmak. Onun sınıfı, yani zenginler, bundan böyle rakipsiz yönetemeyecekler; dünya onlara miras kalmayacak. Onun sınıfının, yani zenginlerin kaderinin daima kazanmak olduğu doğru değil. Parasal güç bize bütün diğer ifade kanallarını kapattığına göre, görüşlerimiz işitilene ve ihtiyaçlarımız karşılanana kadar yaşadığımız şehrin park, meydan ve sokaklarını işgal etmekten başka seçeneğimiz yok.»[4]
Bu son cümle bize 1871’den günümüze kadar süren kent ayaklanmalarının neden gerçekleştiğini açıklar gibidir. Kentler bir zamanlar özgürleşme mekânları iken şimdi ise azınlığın tahakkümünün olduğu, çoğunluğun ise ezildiği mekânlar hâline dönmüştür. Marksist kurama göre devrim proletarya öncülüğünde gerçekleşecektir. Ancak 2000’li yıllara geldiğimizde Marx’ın bahsettiği gibi bir proleter sınıftan bahsetmek mümkün değildir. O zaman Harvey’e tekrar başvuruyoruz:
«Günümüzün üretim yerleri artık büyük fabrikalar değil, kentlerdir. Kentlerde her türlü değer üretimi ve tüketimi mevcuttur. Değer üreten herkes de işçi olduğuna göre devrim kentlerden gelecektir. Bunun örneklerini de dünya çapında yakın zamanlarda gördük ve göreceğiz de.»
Sonuç Yerine
1980 ve sonrası dönemde, yani fordist üretimden esnek üretim tarzına geçiş sürecinde, üretim ve tüketim modelleri değişikliğe uğramıştır. Bunun sonucunda da dünya çapında kentlerde büyük değişimler gözlenmiştir (bunda neoliberal politikaların etkileri yadsınamaz). Yine dünya çapında işçi hareketleri sekteye uğramış, sendikal hareketler zayıflamış, prekarya sınıfının (prekarya –precarious– dengesiz, belirsiz, istikrarsız ve proleteriat –proletarya– karışımından üretilmiştir. Günümüzde ise güvencesiz, sendikasız (örgütsüz) çalışan kesimi kapsamaktadır.) örneğin, taşeron işçiler denilen güvencesiz yeni bir sınıfın tohumları atılmıştır. Kentlerdeki sınıfsal ayrımcılık, şiddetini daha da artırmış, özellikle kent çeperlerinde yapılan bahçe kentler veya kapalı konutlar ile kentlerin elit kesimi kendilerini var olan gerçeklikten soyutlamıştır. Bunun yanında artık eskisi gibi büyük işçi hareketlerini görmek imkânsıza yakın hale gelmiştir (90-91 Zonguldak–Ankara Madenci Yürüyüşü’nü ayrı tutmak isterim). Bu süreçlerin etkileri de Türkiye’nin büyük kentlerinde gayet açık şekilde görülmektedir. İstanbul örneğine baktığımızda, gelir dağılımındaki uçurumlarla, kent çeperlerindeki lüks siteler ve villalarla, kent merkezlerindeki soylulaştırmalarla bunları açık şekilde görmekteyiz. Kentler artık sermayenin hizmeti altına girmiş ve onun istediği şekli alarak dönüşmektedir. Ancak iyimser ve ümitli bir insan olarak söylemek isterim ki, günü geldiğinde çoğunluk, kentlerdeki hakkını geri almaya çalışacak ve bunu başaracaktır. Son dönemlerde dünyanın pek çok yerinde gerçekleşen kent isyanları bu mücadelenin ayak seslerine işaret ediyor olmalı.
Kaynaklar
Bali, R. N. (2013). Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a, Yeni Seçkinler, Yeni Mekanlar, Yeni Yaşamlar. (10.Baskı). İstanbul: İletişim Yayınları.
Davis, M. (2007). Gecekondu Gezegeni. (1.Baskı). (G. Koca Çev.) İstanbul: Metis Yayıncılık.
Harvey, D. (2012). Postmodernliğin Durumu, Kültürel Değişimin Kökenleri. (6.Baskı). (S. Savran Çev.) İstanbul: Metis Yayıncılık.
Harvey, D. (2013). Asi Şehirler. (1.Baskı). (A. D. Temiz Çev.) İstanbul: Metis Yayıncılık.
[1] Mine G. Kırıkkanat, ‘Centilmenlik’, Radikal, 16 Ekim 2000 – Akt. Bali, 2013
[2] Sabah Gazetesi, İstanbul, 22 Ağustos 2000 – Akt. Bali, 2013.
[3] Tevfik Güngör Uras, ‘Amerika’da Üniversiteler’, Dünya Gazetesi, 9 Ağustos 1989 – Akt. Bali, 2013.
[4] David Harvey'in, Asi Şehirler’inde, (2013).