Dean İçimizden Biri


Bağlan Keskin
Psikolog

Söz konusu filmler olunca karşımıza arka plandaki duvarın renginden kapı tokmağının şekline kadar tahmin edemeyeceğimiz ayrıntıda gönderme çıkar. Sinema, entelektüel birikimini bu şekilde ortaya çıkarır çünkü. Dünyadaki öykü sayısı, ortaya çıkan yapıtlardan çok çok azdır. Hep aynı öyküler farklı yorumlarla bu yüzden işlenir.

Rebel Without a Cause her dönemin ikonu James Dean için belki de fenomenliğinin başlangıç filmidir. Sinemada her zaman fazla ayrıntılı karakterler akılda kalmıştır. Bu fazla ayrıntılılık bir bakıma fazla psikolojik durum demektir. Yani tek bir karakter aynı anda birden çok insanı temsil eder. James Dean’in Rebel Without a Cause’da canlandırdığı Jim karakteri sorunlu bir profil çiziyor. En başında üç ana karakterimiz Jim, Judy ve John karakolda bir araya geliyor. Üçü de ergenlik çağında lise öğrencileri. Sarhoş olduğu için karakola götürülen Jim’in ailesi karakola geldiklerinde Jim anne ve babasına aynı konu hakkında sürekli farklı şeyler söyledikleri için kızar. Polis Jim ile yalnız konuştuğunda Jim buraya yeni taşındıklarını ve eskiden oturdukları yerde kendisine ‘ödlek’ dediği için bir çocuğu dövdüğünü söyler. Ardından gelen konuşmalarda Jim babası gibi olmak istemediğinden bahsederken söz konusu ödleğin babası olduğunu anlarız. Daha sonraki bir sahnede Jim eve geldiğinde babasını hizmetçi önlüğüyle yere dökülen tepsiyi toplarken görür. Yerdeki dağınıklığı annesi görürse babasına kızacaktır. Bu sahnede eğer babası yere saçılan yemekleri toplarken fırfırlı hizmetçi önlüğü giymemiş olsaydı Jim’in babasının annesi tarafından ezilmesine sinirlenmesi olarak yorumlayabilirdik. Ancak babaya giydirilen kadın önlüğü bariz Jim’in babasının toplumun kadına atfettiği rolleri yapmasından kaynaklanan bir utanç duymasını anlatır. Başka bir sahnede Jim babasının annesine karşı kendi arkasında durmasını istediğini söyler ancak babası sesini çıkaramaz. Çocuklar asla ebeveynleri gibi olmak istemezler. Aslında oluştuğu şeyden daha iyi bir duruma gelme fikri yaşam için temel koşuldur. Ancak Freud’a göre insanın iki içgüdüsü vardır: Ölüm ve Yaşam İçgüdüleri. Jim’in film boyunca sürekli babası gibi ödlek olmamak için kendi ölüm içgüdüsünün yükseldiği ve hep uçurumun kenarından döndüğünü görüyoruz. Jim’i ölümden kurtaran Yaşam İçgüdüsü ise filmde Judy ile vücut buluyor. Yaşam İçgüdüsü seksle sağlanan bir durumdur. Kavramsal olarak devamında üremeyi getirir. Yaşamı sadece dünyaya bir çocuk getirme kavramına bağlar. Filmde adından da anlaşılacağı gibi bir asilik durumu söz konusu. Asi olma durumu saldırganlıkla bir tutuluyor. Saldırganlık ise ölüm içgüdüsünün bir başka gösteriş biçimi. Ölüm ve Yaşam İçgüdüleri birbirleriyle iç içe geçerek yavaş yavaş filmin bizi geren atmosferinde oldukça iyi harmanlanıyorlar. Jim’in uçurumun kenarına doğru arabadan atlaması ‘ödlek’ olmaması için Ölüm İçgüdüsünün peşinden gitmesi ancak ağır basan Yaşam İçgüdüsü ile Buzz’dan önce atlayarak bir ‘ödlek’ olması insanın filmden aldığı hazzı arttırıyor.

O gece karakolda Judy ve John da vardı hatırlarsanız. Judy babasıyla kavga ettiği için, babası kendisine şıllık dediği için gece dışarı çıktığını anlatıyor. Judy ile konuşan polis Judy’nin babasını cezalandırmak için bir arkadaş arayıp aramadığını sorduğunda Judy ‘Belki de’ diye cevap verir. Oldukça sağlıksız bir Elektra Kompleksi Judy’i esir almıştır. Elektra Kompleksi babanın penisini paylaşma isteği ve annesinden nefret etme durumunu kapsar temelde. Tam da tüm bu Judy’nin anlattıklarının üzerine polis annesinin karakola onu almaya geleceğini söyler. Judy annesinin geleceğini duyunca çıldırır. Eksik parça da yerine konmuştur. Judy anneyi rol model seçerek tamamlamış olması gereken Freud’un Fallik Dönemini başarıyla atlatamamıştır. Babaya karşı cinsel bir dürtü hissetmesi ise evlerinde babasını dudağından öpmesiyle ortaya çıkar.

John ise seyahate giden annesi ve ortalıklarda olmayan babası yüzünden yalnızlık çekiyordur. Etrafındaki tek kişi dadısıdır. Ancak hem sosyal statü hem de dadısının kadın olmasından dolayı onu pek ciddiye almamaktadır. Kadına karşı tavırlarından onu bir eşyası gibi gördüğünü anlarız. John’un karakolda olma sebebi köpekleri tabancayla vurmasıdır. Polise ifade verirken takma adının Platon(Eflatun) olduğunu söyler. John’un bütününe bakıldığında kendisine Platon demesi tamamıyla bir kimlik bulma çabasıdır. En temelde anne ve babasının ilgisizliğinin insanın idealine uymadığını düşündüğü için sorunları vardır. Jim karakolda üşüyen John’a ceketini vermek ister ancak John almaz. Bu önemli bir ipucudur.

Jim ve Judy aslında filmdeki her şeyin verildiği karakol sahnelerinden sonra atlar yerine klasik arabaların olduğu bir Romeo ve Juliet hikâyesinin içine düşerler. Judy lisenin en popüler çocuklarıyla takılıyordur. Judy’nin erkek arkadaşı Buzz ve Jim alfa erkeklerine özgü bir rekabete tutuşurlar. Bu rekabetin bütün erkeksi vurguları Judy’e haz vermektedir. Buzz ile Jim’in trajedi ile biten olcukça erkeksi düellolarında önemli bir rolde John’undur. John da aynı lisede okumaktadır. Okulun gözlem evi gezisinde dünyanın sonunu gösteren simülasyonu izlerken John korkup koltuğun altına girer. Judy ise aynı simülasyonu yüzünde bir zevk ile izliyordur. Bir bakıma John başlarda Jim’e rehberlik etmektedir. Aslında istediği tamamen Jim’in ona yol göstermesidir. Jim’e ‘Benim babam olsana’ der. Öyle bir planları olmadığı hâlde Jim ile ava gideceklerini anlatır Judy’e. Başarısız olduğunda kendisine kızmayacağını düşünür. John’un Jim’e ilgisi hem baba yoksunluğudur hem de cinsel anlamlar taşır. Buzz aradan çekiliğinde Judy ile Jim bir çift olduklarında John onları ebeveynleri yerine koyar ve bir anda Jim ile olan ilişkisindeki cinsel izler ortadan kalkar. Aslında John bir bakıma kendi travmasını atlatmıştır. Baba ilgisinden yoksunluğu erkeklere karşı cinsel bir ilgi de doğurmuştur. Ancak Judy’nin devreye girmesiyle mükemmel aileye sahip olmuştur. Üstelik üçü John’un hep küçükken kaçtığı haraba evde vakit geçiriyorlardır. Mutlulukları Buzz’ın arkadaşları gelene kadar sürer. Yeni ailesi ile huzur içinde otururken uyuya kalan John uyandığında Buzz’ın arkadaşları ile karşılaşır. Hem onlardan kaçma hem de Judy ile John’un ortalıklarda olmaması John’u çıldırtır. Gerçek ailesinin kendisini terk etmesiyle bağdaşlaştırmıştır Jim ile Judy’nin ortada olmamasını. Annesinin çekmecesinden aldığı silahı çıkarır ve ateş eder. Jim onu engellemeye çalışıp elinden silahı almak istediğinde John ‘Sen benim babam değilsin’ der. Bu sahnedeki silahı alma Oidipus Kompleksinin meşhur babanın oğlunu hadım etme durumudur.

Yolları yeniden gözlem evine geldiğinde polisler etrafı sardığında Jim’in John’un elinden silahı alması aslında Oidipus Kompleksindeki hadım olma durumunu temsil eder. Birebir değildir ancak John fallik dönemini başarıyla atlatamamıştır. Üstelik bağlanma problemi de Jim ve Judy’i etrafında göremeyince ortaya çıkmıştır.

Oğlu tehlikede olduğu için gözlem evine gelen Jim’in annesi böyle şeylerin kendi başına gelebileceğini asla tahmin etmediğini söyler. Belli bir şekilde adil dünya inancından bahsedilmektedir.

John kendini bekleyen sona ulaştığında babasının Jim’i yerden kaldırışı ortak bir noktada buluştuklarını temsil eder. Bundan sonra hep oğlunun yanında olacağını söyler.

Erkeklerin dünyasında geçen film toplumsal cinsiyet rollerini katı bir şekilde hissettirir. Karakterlerinin belirgin yaşadığı Elektra ve Oidipus Kompleksleri tamamıyla toplumsal cinsiyet oluşumlarını anlatır ve kız çocukların kadın olma yolculuğunda hadım korkusu yaşamadıkları için kadın cinsiyetinin çıkarcı olduğunu vurgular. Judy’e verilen rol ise tamamen güçlü erkeklerin desteğine muhtaç çıkar güden bir konumdur. Babasından ve Buzz’dan güç umar ancak istediği gücü şefkat ile birlikte Jim’den bulur. Tüm bunlar tabii ki de bir destekçilik değildir. Dönemin toplumsal yapısını başarılı bir beyaz perdeye taşımadır. Rebel Without a Cause her seferinde izlendiğinde insana yeni bir şey katan büyük bir klasiktir.

  •  
  •  
  •