Değerlendirme Yazısı: Evrimsel Psikolojinin Cinsiyet Farklarını Ele Alışında Bilimsel Tarafsızlığın Tehlikesini Görmek
Onto Dergisi Mutfak Ekibi
Giriş: Bu Metni Neden Yazdık?
ONTO dergisi mutfak ekibi Türkiye’nin farklı şehirlerinde ikamet eden kimselerden oluşuyor bu nedenle her bir sayının hazırlanması sürecinde bir çevrim içi dosya depolama hizmetini kullanmanın yanı sıra güncel sayı süreçlerini ortaklaşa konuşup tartıştığımız bir e-posta koridoru kuruyoruz.
24. sayımızda, özellikle son yıllarda bilimsel bilgi birikimimize yaptığı değerli katkılarını vurgulamak, hakkındaki bilgi eksiklerimizi gidermeye çalışmak ve (hatalı) algı ve değerlendirmeleri gözden geçirmek amaçlarıyla evrim ve evrimsel psikolojiyi tematik odak olarak belirledik. Bu kapsamda hem evrim ve evrimsel psikolojiyle ilgili çalışmalarıyla öne çıkan araştırmacı ve yazarlara “Evrim ve İnsan” başlıklı özel sayımıza katkıda bulunabilmeleri için özel davet mektupları gönderdik hem de bu konulara ilgi duyabilecek yazarlara genel çağrılarda bulunduk. Konuyla ilgili çevrim içi mini bir araştırma ve alandaki araştırmacı ve yazarlarla söyleşiler gerçekleştirdik. Neticede heybemizdeki hayli zengin içeriği kıymetli yazarlarımızın katkılarıyla biriktirebildik.
“Evrim ve İnsan” temalı özel sayımız için de yukarıda tarif ettiğimiz iletişim süreçlerimizi ilerletirken, davetli yazarlarımızdan Değerli Hocamız Hasan G. Bahçekapılı tarafından gönderilen “Psikolojik Cinsiyet Farklarının Evrimi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliklerinin Açıklanmasındaki Rolü” başlıklı yazının düzeltisi aşamasında, yazının dergimizin yayın kimliğine ve politikalarına uygunluğu konusunda hayli öğretici ve değerli tartışmalar yaptığımıza tanıklık ettik. Misafir editörümüzün ise bu tartışmalarda yazıyla ilgili değerlendirmesi yazının literatür ile uyumlu olduğu ve yazının bilimsel olarak bir sorun teşkil etmediği dolayısıyla yazının revizesine ihtiyaç olmadığı yönündeydi. Bu tartışmaların neticesinde, ilgili yazının yazarına öneri mahiyetinde birtakım yorumları içerecek şekilde yazısını ilettik, ardından yazar, yazısının temel fikri ile paralel ve oldukça meşru bir şekilde hangi değişiklikleri nasıl yapabileceğine dair güncellenmiş yazı dosyasını bize yeniden iletti. Önerdiğimiz değişiklikler ile yazarın yapmayı istediği değişiklikler arasında farklılıkların iki tarafın beklentilerini karşılayacak şekilde kapanmadığını, daha doğrusu kapanamayacağını fark ettik. Bu durumun çok temel ve oldukça basit bir gerekçesi olduğunu düşünüyoruz: Onto Dergisi Mutfak Ekibi ile yazarın (sosyal) bilim anlayışı birbirinden farklı varsayımlara sahip. Bu farklılıkların şu veya bu biçimde sıfırlanmasının ya da farklı sosyal bilim anlayışları arasında adı koyulmamış hiyerarşilerle bu yaklaşımların tartışılmasının uygun olmadığını; hatta bu tür konulardaki tartışmaları sürdürmenin sosyal bilimlerdeki insan anlayışlarımızı zenginleştireceğini kanaatindeyiz. Bu sebeple, ilgili yazara, yazısını orijinal versiyonuyla bu özel sayımızda yayınlanmak istediğimizi teklif ederek, aynı sayı içinde bu metin ekseninde süregelmiş tartışmaların temalarını içerecek şekilde bir değerlendirme/yorum yazısı hazırlamak istediğimizi açıklayan bir bilgilendirme e-postası ilettik. Böylece bu yazı ile hem kapalı e-posta koridorunda yaptığımız tartışmanın temalarını kayda geçirmek istediğimizi hem de yazıyla ilgili daha sonradan farklı değerlendirmelere yol açabilecek bazı kısımları sosyal bilim anlayışımız açısından tartışabilmenin değerli olacağını vurgulamak istediğimizi açık bir şekilde ifade ettik. Yazarın önerimize sıcak bakmasıyla Onto Dergisi Mutfak Ekibi olarak bu yorum/eleştiri metnini hazırladık.
ONTO Mutfağında Kuramsal, Etik ve Politik Açıdan Bir Refleksivite Denemesi
Bu yazıda, ONTO dergisinin kimliğini yansıtan sosyal bilimler anlayışına dair ana hatları kuramsal düzeyde özetledikten sonra, yukarıda sözünü ettiğimiz metni, öne çıkan örnekleriyle, diğer bir deyişle argümanlarıyla yorumlamayı deniyoruz. Bu incelemenin, benzer tartışmaların da önünü açarak, insan anlayışlarımızın ufkuna katkı sunma çabalarımızı tetiklemesini samimiyetle ümit ediyoruz.
Psikoloji biliminin ana akım yorumu, insan davranışlarını en temelde görgül çalışmalar ile biyolojik ve bilişsel süreçlere odaklanarak açıklama eğilimindedir. Bu tür bir yaklaşım neredeyse yüz elli yıllık ampirik araştırmalara dayanan geçmişiyle psikoloji alanının bilgi birikimine ve uygulama sahasına göz ardı edilemeyecek katkılar sundu ve sunmaya devam ediyor. Günümüzde insan bilişinin ve zihinsel süreçlerinin derinliklerine dair birikimli bilgilerimizden müdahale programlarına kadar oldukça geniş spektrumlu bir sahadaki psikoloji temelli bilgilerimizin büyük çoğunluğunu bu sosyal bilim anlayışına borçluyuz.
Ancak bu katkılarına rağmen ana akım psikoloji kavrayışı çoğu zaman insan davranış ve deneyiminin zaman, mekân, sosyal ilişkiler ve psikolojik özelliklerinin kendi bütünselliği içinde ve anlam üreten özneler arası niteliklerini gizlediğini düşünüyoruz. Hatta ana akım yorum sadece bu nitelikleri gizlemekle kalmıyor, gündelik rutinlerinde insan davranışlarına yön veren sosyal, kültürel ve politik kaynaklarla olan ilişkilerinde niyetli ya da niyetsiz bir biçimde sıradan insanın dezavantajlı koşullarının sürdürülmesinde de araçsallaştırılabiliyor. Bu araçsallaştırma riski ilk bakışta ana akım psikoloji anlayışının sorumluluğunda değilmiş gibi bir düşünceye neden olsa da esas itibariyle tutumlarımızın ve eylemlerimizin sadece psikolojik özelliklerimizi vurgulayan bir vakumda gerçekleşmediği, diğer tutum ve eylemlerle sürekli ilişkide ve onlarla anlam kazandığı düşünüldüğünde, farklı oranlarla, sorumluluğun o bağlamı paylaşanlarda olduğunu ileri sürmenin meşru olduğunu düşünüyoruz.
İnsan davranışlarının nedenlerini olguya içkin olarak değerlendirmek, diğer bir deyişle insan davranışının gerçekleşme kaynaklarını biyolojik ve bilişsel süreçler olarak “içsel kaynaklara” yüklemek, böyle bir niyet olmasa dahi, göreli olarak bu davranışın insanların sosyal temsillerinde meşrulaştırılma riskine olumsuz yönde katkı sunarak toplumsal düzeydeki eşitsiz koşulların “bilimsellik” zemininde meşrulaştırılmasını beraberinde getirebiliyor. Öte yandan, insan davranışlarını açıklarken bu davranışları olguya içkin olarak kabul eden bir dünya görüşü veya analiz/açıklama düzeyi benimsemek, bu olguyu inceleyen araştırmacıyı da kendiliğinden ele alınan olgudan ayrı ve objektif bir konumda olduğu kabulüne iter. Hâlbuki biyolojik ve bilişsel psikoloji çalışmalarında bir nebze yakalanabilecek bu “ayrı” ve “objektif” olma pozisyonu, toplumsal yaşamdaki ilişkilerin odağa alındığı ya da etkileri bakımından toplumsal olana temas eden psikoloji çalışmalarında yerini “bütünselliğe” ve “öznelliğe” bırakmak durumundadır. Çünkü insan deneyim ve davranışları, kendi psikolojik süreçleri, diğer insanlar, mekân ve zamanın karşılıklılığı içinde meydana gelmektedir. Bu karmaşıklık, olgu ile değerin ayrılamayacağına, diğer bir deyişle ampirik bilgi ile normatif bilgi sahalarının gerçek yaşamda birbirinden ayrılamayacağına işaret etmektedir. Dolayısıyla ampirik iddialarla normatif iddiaların ayrı tutulması gerektiği talebinin, sadece ele alınan konunun tartışılabilmesi için ileri sürülen araçsal bir temenni olabileceğini düşünüyoruz. Bu da bizi tarafsızlığı bir “mit” olarak okumaya sevk ediyor.
Ana akım psikoloji bilgisine dayalı yorumlar; genellikle sosyal, kültürel ve politik olarak “tarafsız” olduğuna dair açık ya da örtük bir tavırla ifade edilmektedir. Analiz birimi mikro düzeyde insanın biyolojik ve bilişsel bileşenleri söz konusu olduğunda yahut metodolojik bireycilik kavrayışı ya da birey indirgemeci bir zeminde, bu tavır kendi içinde bir miktar tutarlı olarak görülebilir. Ancak insan “doğasının” yukarıda sözü edilen bütünselliği ve ilişkiselliği, bu analiz biriminde üretilen bilginin, diğer analiz birimlerinden sadece ve bir miktar kurgusal olarak ayrılabileceğini düşündürmektedir. Yani bir araştırmacı biyolojik ve bilişsel parçalara odaklanarak ürettiği “tarafsız bilginin” aşırı sosyal varlıklar olarak insan türünün etkileşimlerini içeren sosyal, kültürel ve politik bağlamlarındaki etkilerinin sorumluluğunu üstlenmesi, hiç değilse bu tür bir bilginin hangi tür riskler barındırabileceğini titizlikle vurgulaması beklenir. Daha açık bir ifadeyle bilimsel hipotezler ve normatif iddiaların/tezlerin birbiri ile karıştırılmaması gerektiği savını ileri sürmenin, hâlihazırdaki eşitsiz toplumsal ilişkilerdeki sosyal sorumluluğu azaltmakla kalmayacağını, aynı zamanda eşitsizliklere bir tür kayıtsız kalma tavrı ile bu eşitsizliklerin sürdürülmesine niyetli ya da niyetsiz olarak katkı sunabileceğini savunuyoruz.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi ayrımcılık içeren konulara dair verilen bireysel, sosyal ve politik mücadeleler, eşitsizliğin azaltılması yönündeki uygulamaları artırsa dahi (ki bu durum nispeten Batı Avrupa ve Kuzey Amerika coğrafyalarıyla sınırlı gibi görünmektedir), ayrımcılığı azaltmaya dair girişimler süreklilik içermek durumundadır, çünkü insan deneyimi çok çeşitli ve karmaşık bir örüntüyü takip etmektedir ve bu örüntü her an yeterince öngörülemez süreçlere ve sonuçlara evrilme eğilimi göstermektedir. Ayrımcılık içeren konular hakkında farkındalık kazanmış kimselerin hem sonraki deneyimlerinde hem de gelecek nesillerinde benzer bir farkındalığı sürdüreceklerini garanti altına almak, verili bilgilerden de hareketle, yeterince mümkün görünmüyor. Bu sebeple ayrımcılığı azaltma temelli politikaları sürekli kılmanın ve bu politikaları temel insan hakları bağlamında bilimsel bilginin üzerine konuşlandırarak bu bilginin sosyal, kültürel ve politik sorumluluğunu üzerimize almanın gerekli olduğunu ileri sürüyoruz.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini birden fazla kaynağı ve bu kaynakların birbirleriyle etkileşimlerine dayalı yeni kaynakları söz konusu olabilir. Hatta biyolojik ve psikolojik açıdan cinsiyetler açısından birtakım farklar ampirik olarak keşfedilebilir. Bu durum kendi içinde toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin kaynaklarından biri dahi olabilir. Ancak bu kaynak, öyle bir niyetle olmadan ileri sürülse bile gündelik ilişkilerde ve söylemlerde toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin meşru (bilimsel) gerekçesi olarak işlev görebildiğinde ya da bu tür bir algıyı beslediğinde, hatta besleme ihtimali söz konusu olduğunda, vurgulanan biyolojik ve psikolojik cinsiyet farkları, ayrımcılığa aracılık eden bir konuma kayabilmektedir. Bu durumda bilimsel bir hipotezin ilkesel olarak cinsiyetçi olamayacağı kabulü, oldukça sınırlı bir içeriğe gönderme yapmaktadır. Bu sınırlılık kendi anlayışı içinde bir kusur olarak görülmeyebilir, ancak biyolojik psikoloji ve bilişsel psikoloji alanlarında üretilen steril bilgilerin, toplumsal yaşamdaki karmaşık ilişkilerde dezavantajlı konumlarda olan insan gruplarınca niçin “tehdit” ve “tehlike” olarak değerlendirildiği anlaşılmalıdır. Bu hassasiyete duyarlılıkla yaklaşıldığı takdirde, olgu ve değer arasında “bilimsellik” adı altında yapılan suni ayrımların toplumsal alandaki konularda işlevsiz olduğu kolaylıkla fark edilebilecektir.
Bilimin ve disiplinlerin tek başlarına ideolojik ve etik bir sorumluluk taşımaları beklenemez. Bu etik ve politik sorumluluk akademisyenlere, araştırmacılara ve herhangi bir konuda söz üreten gerçek öznelere aittir. Bilginin nasıl yorumlandığı ve kamuoyuna nasıl sunulduğu söz konusu bilginin kimler tarafından ne amaçla kullanılacağını da belirlemede bir rol üstlenebilir. Bilimsel çalışma bulgularının, geçerliği ve güvenirliği dışında, yorumlanması ve okuyucuya sunulma şekli ampirik olamayacağı gibi büyük ölçüde araştırmacının veya yazarın öznel seçimlerine tabidir. Bu sebeple, araştırma bulguları ve ileri sürülen argümanlar ayrımcı bir amaç için kullanılabilecek nitelikteyse araştırmacı veya yazarın, bulguların ve argümanların yanlışlanabilirliğinden neyi temsil ettiğine ve özellikle neyi temsil etmediğine kadar net bir çerçeve sunma sorumluluğu taşıdığını düşünüyoruz.
Kritiğimiz: “Psikolojik Cinsiyet Farklarının Evrimi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliklerinin Açıklanmasındaki Rolü” Başlıklı Metne Dair Üç Kritik
Yukarıda temel özellikleriyle tarif etmeye çalıştığımız kuramsal sosyal bilim anlayışımızın ardından aşağıda sözü edilen metinde öne çıkan örnek argümanlar ve değerlendirmelerimizi özetledik.
Kritik I
Yazı “Psikolojik cinsiyet farklarını rahatça konuşmak kolay değil.” cümlesi ile başlıyor. Bunun pek çok açıdan doğru olduğunu kabul etmek mümkün gözükmektedir. Ancak bu tetikte olma hâli yalnızca birtakım farkların olduğunu işaret edenlere özgü değil. Psikolojik veya toplumsal cinsiyet farklılıkları sıklıkla erkeği daha rasyonel, atılgan ve baskın bir cinsiyet olarak konumlandırırken; kadına duygusal, sakin ve aile-çocuk odaklı pozisyonu biçiyor. Kadın-erkek arasında böyle bir cinsiyet farkı olduğu söylemleri her ne kadar feminist ve aktivist gruplar tarafından eleştiriliyorsa da bu farkların sosyal olarak inşa edildiğini ifade eden söylemler de bahsi geçen farkların toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından “fıtrat” olarak kabul edilmesi sebebiyle çok daha büyük eleştiriler alıyor. Nitekim cinsiyetçiliğin en köklü ayrımcılık türlerinden olduğu düşünüldüğünde, bu tartışmaların kişilere ve gruplara konforlu bir zemin sunmaması oldukça anlaşılır. Yine bu sebepten yazıdaki argümanların çeşitli perspektiflerden kritik edilmesi cinsiyet eşitsizliğine ve kadın-erkek arasındaki ilişkilere yönelik kavrayışı derinleştirmesi açısından oldukça kıymetli.
Kritik II
Yazı evrimsel psikoloji bulgularının psikolojik cinsiyet farklarını doğruladığını ve bu farkların kadınlar ve erkeklerin çeşitli kişilik özelliklerinde, meslek seçimlerinde, aile odaklı olup olmamalarında rol oynadığına değiniyor. Metinde örneklenen psikolojik cinsiyet farklarının bildiğimiz hâliyle toplumsal cinsiyet farklarıyla tamamen örtüşmesi tesadüf olmayabilir. Zira bu farkların sosyal olarak inşa edildiği ve bilfiil toplum tarafından pekiştirildiği argümanından yola çıkarsak bu örtüşme makul görünebilir. Toplum, çocuğu, dünyaya geldiği andan itibaren bilinçli veya bilinçsiz pek çok kategoriyle tanıştırır. Çocuk hangisinin kendisi için doğru hangisinin yanlış olduğu konusunda ilişkisel pekiştireçlerin olduğu bir dizi geri bildirimler alır. Bu noktada herhangi bir cinsiyet farkının biyolojik temellerden mi geldiği yoksa sosyal etkileşimlerle mi inşa edildiğini bilmek zorlaşıyor. Klasik ve kadim denebilecek gen-çevre (nature-nurture) tartışmasında entelektüel olarak galip çıkar yolun ikisini de dışlamamak olduğu savunulabilir mi? Kendi payımıza, metinde, evrimsel psikolojik bulgu aktarımlarının tarihsel-toplumsal koşulları dışlayan yahut bunlara kayıtsız kalan bir zemin açtığını savunuyoruz. Ki bu da cinsiyet eşitsizliğini meşrulaştırma potansiyelini beraberinde getirmektedir.
Kritik III
Evrimsel psikolojinin sıklıkla amacından saptırılarak ayrımcı ve cinsiyetçi gruplar tarafından kadın-erkek arasındaki eşitsizliği meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanıldığı biliniyor (örn., Red Pill öğretisi). Bunun sebebi cinsiyetçi grupların toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini meşru görmeleri ve erkeğin ayrıcalıklı konumunun muhafaza edilmesi gerektiğine inanmaları. Hâl böyleyken toplumsal veya psikolojik cinsiyet farklarının genetiğimizde mevcut olduğu argümanı ayrımcı gruplar tarafından sahipleniliyor. Bunun evrimsel psikolojinin “kabahati” ya da misyonu olmadığı savunulabilir görünmektedir. Bu nokta bizi, bir önceki başlık altında da değinilerde bulunduğumuz, araştırmacının konumu ve refleksivite üzerine düşünmeye sevk ediyor. Örneğin, yazıda çeşitli araştırmalardan bahsedildikten sonra, bireylere geniş olanakların sağlandığı koşulda cinsiyetler arası psikolojik ve toplumsal farkların varlığının toplumsal sağlık göstergesi olabileceği iddia ediliyor. Bu türden bir söylemin toplumsal cinsiyet eşitsizliğini meşrulaştırabilen bir güce sahip olabileceğini düşünüyoruz. Kadına yönelik ayrımcılıkla mücadele etmede temel sorun alanı kadına ve erkeğe yüklenen toplumsal cinsiyet rollerinin kadının aleyhine olduğu ve onu edilgenleştirdiği iken bu rollerin sağlık göstergesi olduğunu ileri sürmenin bu mücadeleye ne denli ket vurabileceği açıktır. Üstelik bu tür söylemlerin akademik bir yazıda yer alması potansiyel olumsuz sonuçları uzmanlığın da etkisiyle artırabilir ve yaygınlaştırabilir.
Sonuç Yerine
Kuramsal ana hatlarıyla ve örneklerle tarif etmeye çalıştığımız pozisyonumuzun insan anlayışlarımızdan sadece biri olduğunu ve her biri kendine has güçlü ve zayıf yanları olan farklı insan anlayışları arasında hiyerarşi gütmemenin oldukça önemli olduğunu vurgulamak isteriz. Evrim ve İnsan temalı özel sayımıza gönderilen müstakil bir yazı üzerinden toparlamaya çalıştığımız görüşlerimizin bu tür konulardaki tartışma kültürümüze katkı sunmasını temenni ediyoruz.
Teşekkür: Metnin erken dönem versiyonlarına yaptığı eleştirilerle metnin şekillenmesine önemli katkılar sunan misafir sayı editörü, değerli arkadaşımız Dr. Çağlar Solak’a ve hazırladığı yazı ile bu konularda yeniden düşünmemize ve tartışmamıza destek ve vesile olan değerli Hocamız Dr. Hasan Bahçekapılı’ya teşekkürü bir borç biliriz.