Değişen Çatışmalar Kalıcı Krizler: Sosyal Psikolojik Bir Sayıklama


Aydın Bayad

Bielefeld Üniversitesi
Çatışma ve Şiddet üzerine Disiplinlerarası Çalışmalar Enstitüsü
Doktora Öğrencisi

 

Psikoloji lisans eğitiminde evrensel insan doğası varsayımına dair temel metinler ve tartışmalar ilk bir-iki yıl arasında okunduktan sonra hepimizin yüzüne ikinci paylaşım savaşı tokat gibi çarpar! Zira Türkiye’deki ilk ve orta öğretim tarih müfredatının kurucu önder kültünün ölüm yılı olan 1938’de fiilen sonlanması; bizim jenerasyona çağdaş dünyanın üzerinde yükseldiği modern dönemi ancak bu yaşlarda görme şansı verir. Bu hızlandırılmış karşılaşmadan geriye şu sonuç kalır: Avrupa temelli ilerlemeci dünya görüşünün ulaşmaya çalıştığı ideal düzen Nazizm ile taçlanmış ve biz Y kuşağına (1980-1999 arasında doğanlar) da asıl ‘eğlenceli’ konu olan sosyal bilimlerin krizi meselesini konuşmak kalmıştır (Faye, 2012). Hatırlıyorum da sosyal bilimlerin krize girmesine neredeyse sevinmiştik; zira takip eden derslerde Frankfurt Okulu, bilim felsefesi, paradigma kayması, alan deneyleri gibi kavramlarla bir dolu yeni tartışmaya kapı aralayan bu krizin aslında ne kadar yaratıcı ve üretken olduğunu büyük bir iştahla okumuş, öğrenmiştik. Ama bütün tarihsel okumalarda olduğu gibi yakın tarihe doğru geldikçe sanki tüm ‘büyük’ meseleler çözülmüş ve yine geriye sınayacak sadece bir-iki hipotez kalmış oluyordu. Bunun anlaşılır bir tarafı var; çünkü modern uzmanlaşmaya dayalı bilim anlayışımız her birimizi sadece kendi alanının emekçisi hâline getirme üzerine inşa edilmiştir («senin de ruhun şad olsun!» Wallerstein ve diğerleri, 1996). Ancak son iki yılda kendi alanımdan, bölümümden, ülkemden ve bildiğim akademik çevreden uzaklaşınca, retorik değil, pratik düzeyde disiplinler-arası çalışmalar yürüten araştırmacılardan sosyal bilimlerin günümüzde karşılaştığı zorluklara dair farklı bakış açılarını görme ve tartışma şansım oldu. Bu yazıda son yıllarda sosyal bilimlerin çeşitli alanlarından tanıştığım farklı araştırmacılar sayesinde şahit olduğum genel küresel dönüşüme dair bir tartışma yürütüp, olası yeni bir krizin izini sürmeye çalışıyorum.

Dünya genelinde yükselen bir çatışma dinamiği var: Sydney merkezli Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün düzenli olarak yayınladığı ve Dünya nüfusunun %99,7’sini kapsayan Dünya Barış Endeksine göre (2019), geçen on yıllarda başlayan çatışmalar çözüme kavuşmadığı gibi, dünyanın ‘sükûnet’ oranı son dört yıldır sürekli düşüyor. Raporun parametrelerine derinlemesine bakıldığında, siyasi kutuplaşma ve ülkelerin askerileşmesi ise yükselen çatışmanın cabası. Üstelik bu istatistiki rakamların veya grafiklerin gerçek hayattaki karşılığı hiç de gözlerden ırak değil. Bir yandan sağ popülizm ile parlamenter demokrasiler içinde ya da vekalet savaşları aracılığıyla Suriye, Yemen, Mısır, Filistin gibi bölgelerde askeri yöntemlerle, diğer taraftan enerji ve teknoloji alanında Çin-ABD-AB arasında süregiden çatışmalar gözümüzün önünde cereyan ediyor. Şüphesiz bunların hiçbiri insanlık için yeni değil, zira dünya tarihinde çok daha fazla uzun süreli sıcak ve soğuk savaşlar ve çatışmalar yaşanagelmiştir. Yeni olan belki de ilk defa bunca şeye bu kadar yakından tanıklık edip yalnızca naklen seyrediyor oluşumuzdur.

Pasif izleyici pozisyonuna indirgenen kitleler dışında bu genel olumsuz tabloda insanlık için yeni olan bir şey bulmayı umabilir miyiz? Uppsala Çatışma Verisi Programı’na dayanarak, Roser (2019) tarafından hazırlanan aşağıdaki grafikte (Grafik 1) görüleceği üzere, çatışmaların niceliksel dağılımında yüzyıllardır birbirlerini yiyen imparatorluklar ve peşi sıra ulus devletlerin payı 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gitgide azalıyor. Bunun yerine sürekli büyüyen bir ‘sivil çatışma’ (çoğunlukla bir tarafın devlet ya da düzenli ordu olduğu iç savaş) günümüz dünyasında ana-akım çatışma formatı olmuş gibi duruyor.

Bu genel manzara ikinci paylaşım savaşının ardından ortaya çıkan resimden biraz farklı. Zira ilk olarak; ikinci paylaşım savaşı göz ardı edilemeyecek kadar ağır bir yıkım getirmişti; dünya nüfusunun %3’üne karşılık gelen yaklaşık 72 milyon insan, savaşta veya savaşa bağlı olaylarda ölmüştü (World War 2 Statistics, t.b.). İkincisi, savaşın Avrupa’nın göbeğinde vuku bulmuş olması sosyal bilimcileri doğrudan hedef almış, âdeta kalbinden vurmuştu. Sosyal bilimciler ve felsefeciler bu travmanın etkisini analiz etmeye başlamış; ırkçılık, totaliterlik, kötülük gibi konular devam eden yıllarda sosyal bilimlerin temel tartışması olmuştu (bkz., Adorno, 1950; Allport, 1954; Arendt, 1951).

Kendi alanım olan sosyal psikolojide bu dönüşümün yansımalarına bakacak olursak; 50’lerde Allport’un önyargı çalışmalarını, 70’lerde Asch’in uyma ve Milgram’ın itaat çalışmaları izlemiş ve alanda yaygın etkileri olan bu deneyler yıllarca tekrar edilmiş ve günümüz insan davranışının kökenine dair kavrayışımızı önemli ölçüde etkilemiştir. Bu geleneğin temel varsayımı gözlenebilir sosyal davranışlarımızın, diğer bir deyişle yüzeydeki fenomenin, altında yatan psikolojik mekanizmalarını deneyler aracılığıyla keşfetmektir. Hâlbuki bir sosyal deneye katılan her katılımcı, katıldığı ‘şey’in deney olduğunu bilir; çoğu zaman prestijli kurumların adı, imzası, onayı altında birtakım görevleri icra (perform) eder. Bu deneylerde uygun performans gerçekleşmezse ya katılımcı deneyden atılır ya da uçdeğer olarak tanımlanıp analizlerden çıkarılır. Yakın zamanda Haslam ve Reicher’ın (2017) Milgram ve takipçileri tarafından yıllarca tekrarlanan itaat çalışmalarına ilişkin verileri ve deney dokümanlarını inceleyerek ulaştığı sonuç oldukça trajiktir: İnsanların bu deneylerde yaptığı aslında uyma değildir; basitçe angaje takipçiliktir! Yani kişiler yaptıklarıyla aslında bilim insanlarına yardım ettiklerini biliyorlardı ve hatta onlarla özdeşleştikleri için bu şekilde davranıyorlardı. Sosyal bilimlerin krizi tartışmasını sosyal psikolojinin göbeğine yerleştiren Kenneth Gergen’in (2017) yakın tarihli röportajında söylediği gibi, deneyci aslında geleceğe veya insan davranışlarının derinlerine inmiyor; basitçe ‘toplumsal dönüşümün eğilimlerini takip ediyordu!’ (s.182). Yani Milgram ve devam eden itaat çalışmalarındaki deneysel karmaşıklık, sonuçların yanlışlanmasını imkânsızlaştırmaktan başka bir şey yapmamıştır. Velhasıl, paylaşım savaşlarından sonra yaşanan travmanın genel olarak sosyal bilimlerin Avrupa merkezli veya modelli ulus devletlerin tahkim edilmesiyle (örn., sosyal psikolojide önyargı, ayrımcılık gibi bir arada yaşamayı zorlaştıran etmenlerin ortadan kaldırılması) uğraştığını söylemek yanlış olmaz. Zira, yeni küresel sistemde etnik, dinsel ve sınıfsal çeşitliliklere rağmen insanların bir arada yaşayacağı şekilde tasarlanmış ulus devlet modeli bağımsız ama aynı zamanda itaat eden bireylere ihtiyaç duymaktadır (Gellner, 1992).

Ancak bu genel eğilim çok geçmeden tüm alanı kaplayan bir krize dönüşmüştür (Faye, 2012). Örneğin, Avrupalı düşünür ve bilim insanlarının kendi kültürel dünyalarına kör kalmaya devam ederek prestijli üniversitelerde deneyler yaptırıp, bu bilgilerle ‘insan doğasını’ keşfetmelerini sağlayan liberal hegemonya, grafikte görüleceği üzere, 1946’dan bu yana sayısı ve hacmi giderek artan iç savaşların Avrupa ve Amerika dışında, çoğunlukla 3. Dünya ya da ‘Küresel Güney’ olarak adlandırılan bölgelerde vuku bulmasından besleniyor. Çünkü bu bölgelerden insanların eğitim, göç, sürgün gibi gerekçelerle Avrupa ya da Amerika’ya gelip sosyal bilim camiasının da dahil olduğu toplumun çeşitli katmanlarında yer edinmelerini beklemek oldukça uzun bir zaman aldı, alıyor. Zira aynı dili konuşsanız bile aynı kimliğe, kültüre, sınıfa ve hatta cinsiyete dahil değilseniz akademiye kabul edilmek; hele hele yükselmek yakın zamana kadar bir hayaldi (Aisenberg ve Harrington, 1988; Kennedy, 1989). Günümüzde ise dillere pelesenk olmuş ‘liyakat’a dayalı yaşam tarzının yani meritokratik dünya görüşünün toplumsal eşitsizliklerin artışıyla birlikte-değiştiğini (korelasyon), yani aslında toplumsal hiyerarşiyi ve fırsat eşitsizliğini görünmez kıldığını artık en prestijli bilim kurumlarından duyar olduk (Mijs, 2019). Dahası yakın zamanda en özgürlükçü ve eleştirel bilim çevrelerinde bile olası ‘kapsayıcılıkların’ bir bedeli olduğunu öğrenmek zorunda kaldık (Henri Tajfel örneğinde cinsel taciz meselesi için bkz., Young ve Hegarty, 2019).

Gel gör ki, sosyal bilimleri krize sokan maddi ve sosyal koşullar aynı zamanda krizden çıkış tartışma ve yöntemlerini de belirlemekteydi. Nitekim sosyal bilimlerin krizi tartışması, 80’lerden sonra psikoloji içinde iki uçlu bir ilerlemeye neden olmuştur: Bir taraftan sosyal bilimlerin krizine dair eleştirilerini bertaraf etmek için deneysel sosyal psikoloji yöntemlerini daha da keskinleştirmiş ve bilişsel sosyal psikoloji araştırmaları yükselişe geçmiştir; öbür taraftan azınlık gruplara ait araştırmacıların psikoloji bölümlerine girmesiyle hem teorik zemin hem de yöntemsel çeşitlilik içeren ‘sosyal sorunların psikolojisi’ gelişmiştir (Demirdağ, 2015). Ne tesadüftür ki; Freud’un bilinçdışını ‘keşfetmesiyle’ neredeyse aynı motivasyonla ancak bu sefer daha sofistike yöntemlerle, mekanizma keşfine dönüşen deneysel sosyal psikoloji tıpkı psikanaliz gibi farklı yöntem ve bakış açılarını dışladığı bir loncaya dönüşmüştür. Günümüzde artık psikoloji dergilerinde 7-8 ayrı çalışmadan oluşan sayfalarca istatistiksel analizin norma dönüşüp geriye kalanların yeterince ‘bilimsel’ kabul edilmemesinin nedeni günümüz çağdaş bilim piyasasında, kalabalık ve bol ünvanlı insanların birbirini ezmeye çalıştığı yayın kurullarının ortasında oturan koca fili ısrarla görmemek olabilir mi? Geçen yıldan bu yana tüm psikoloji ağlarında gergin tartışmalara dönüşen replikasyon krizine bir de buradan bakınca tartışmanın ‘daha fazla bilimsellik’ talebine dönüşmesi, yine beyaz, yine erkek, yine heteroseksüel, yine orta-üst-sınıf uzmanların önümüzdeki 10-20 yılını kurtarmaya çalışmak dışında bir işlevi olduğunu söylemek zor. O hâlde 20. yüzyılın ortasında liberal ideolojinin salık verdiği özgür dünyayı muştulayan ve onun bilgisini yeniden ve yeniden üretmekten öteye gidemeyen sosyal bilimler krize giriyorsa, şimdinin neoliberal dünyasının normları nedir? Hangi siyasi ve kültürel normların içinde yüzüyoruz? Hangi bilgileri yeniden ve yeniden üretiyoruz?

Bu sorulara yanıt verebilmek için ikinci paylaşım savaşına denk gelen günümüzün en büyük travmasına dair birkaç kelam etmeliyiz. Yeryüzünde vuku bulan çatışmaların dönüşümüne dair grafiğe dönecek olursak, artık devletler değil, ama gruplar, kimlikler, aidiyetler daha önce hiç olmadığı kadar sürekli bir çatışma tehdidiyle karşı karşıya gelmiş bulunuyor. Üstelik son elli yılın çatışmalarından arta kalan ve bugün sayıları ortalama bir ulus devletin nüfusunu geçen göçmenler, sığınmacılar, vatansızlar, kâğıtsızlar bize 20. yüzyıldan miras kalan üniter ve tek boyutlu kimliklerin yavaş yavaş birer istisnaya dönüşeceğini gösteriyor. Artık kendisi ya da ebeveynleri başka bir ülke ya da bölgeden gelenlerden oluşan çift kimlikliler şu ana kadar kültürel psikoloji çalışmaları için entegre edilmesi gereken küçük bir grup olmaktan çoktan çıkarak, 2000’ler sonrasında kimliklerin akışkan ve geçişkenliği ile hibrit[1] gibi isimlendirmelerle gitgide sosyal psikoloji literatüründe daha fazla yer edinmeye başladılar. Kanada, Hollanda ve Avustralya gibi ülkelerce teşvik edilen yeni çokkültürlülük (multiculturalism) düzenine karşılık gelen çokkimliklilik meselesi (Nguyen ve Benet-Martínez, 2010), psikoloji içinde de 90’larla birlikte çalışmalarda patlamaya neden oldu (Sam ve Berry, 2010). Naif sayılabilecek bir yaklaşımla, eritme potası (melting pot) olarak tarif edilen ev sahibi kültüre gelen diğer kültürlerin bir süre sonra entegre olacağı ve ortaya çıkan çift ya da hibrit kimlikli bireylerin çokkültürlülük düzenine uyum sağlayacağı, sağlıklı olacağı, eğitimde başarılı olacağı varsayılıyordu (Phinney, Horenczyk, Liebkind ve Vedder, 2001). Ancak Charlie Hebdo saldırısını gerçekleştirenlerin Fransa doğumlu Müslümanlar olması ya da IŞİD’e katılma oranı nüfus ve ekonomik gelişmişliğe oranlandığında en yüksek değerlere Batı Avrupa ülkelerinde ulaşılması hem Avrupa kamuoyunu hem de sosyal bilimcileri şok etti (Benmelech ve Klor, 2018). Şu ana kadar gerek siyasi alanda gerekse sosyal bilimlerde faturanın ‘başarısız entegrasyon hipotezi’ (failed integration hypothesis) üzerinden yine göçmenlere kesildiği görülüyor (Rahimi ve Graumans, 2015). Hâlbuki, Simon, Reichert ve Grabow (2013) daha ‘radikalleşme’ kavramı bu kadar yükselmeden önce göçmen gençlerde çift kimlikli olmanın politik katılımla pozitif ilişkili olmadığını göstermişlerdi. Yani çift kimlikli olmak, diğer bir değişle ‘çokkültürlülük düzenine iman etmek’ bir süre politik katılıma teşvik etse de (Simon ve Ruhs, 2008); bu yeni kategorideki bireylerin toplumu dönüştürmekte etkisiz olduklarını görmeleri, onları radikal davranışlara yöneltiyordu. Üstelik bu durum benzer göç geçmişleri olmasına rağmen, Rus göçmenlerde değil de Türk göçmenlerde gözlenmişti (Simon, Reichert ve Grabow, 2013). Diğer yandan yıllardır Almanya’da olmasına rağmen herhangi bir politik aktivizme katılmayan veya ‘Almancı’ olmakta bir beis görmeyen Türklerin sayısı ise azımsanmayacak kadar çoktur. Görünen o ki, demografik değişkenler, ülkede geçirilen süre ve hatta kimlikler ve aidiyetler, sivil ve politik katılımı yordamakta artık pek de etkili değiller. 2010’lu yıllara denk gelen tarihsel ve politik değişim göçmenlerin veya çift kimliklilerin davranışlarını hızlı bir şekilde değiştirmeye başlamış gözüküyor. Acaba neoliberal dünyada başarısız olan entegre olmaya çalışanlar değil de çokkültürlülük mü? Politik bilimci Patrick Egan’a (2018) göre yaşadığımız dönüşüm yalnızca göçmenlere has değil. O’na göre, sosyal bilimlerin geleneksel demografik değişkenleri, yani hareket etmeyen harekete geçiricileri (unmoved movers) dönüşüm geçiriyor. Kapsamlı ve temsil edici Kuzey Amerika verilerinin gösterdiği üzere insanlar artık demografilerine göre ideolojilerini değil, ideolojilerine göre demografilerini değiştiriyorlar! Yani artık günümüzde kimlikler kategorik bağımsız değişkenler değil, çeşitli parametrelere göre şekillenen bağımlı değişken özelliği gösteriyor.

Son iki yıldır katıldığım her konferans veya bilimsel toplantıda sosyal bilimcilerin, çaresizce kimlik, kültür, aidiyet, köken kavramları üzerinden insanlar arasındaki farklılıkları tanımlamaya; gitgide daha da parçalı kimlik tanıma politikalarına boğularak, en uç radikal fikirleri (örn., Selefilik, Nazizm, vs.) birer kimlik mertebesine çıkararak çözümsüzlük ve karamsarlık içine sürüklendiğini gözlemliyorum. Kanımca çokkültürlülük ideolojisiz bir dünya tezahürüne karşılık gelen kimliklerin eşitliğine dayalı bir ‘farklılık’ fikriyle reçete işlevi görmesi için ortaya çıktı. Oysa son 50 yıldaki çatışma verileri gösteriyor ki, insanlar arasındaki farklılık çatışmayı belirlediği gibi, bir ideolojiye dönüşerek hem dünya siyasetini hem de sosyal bilimleri oyalıyor. Belki de günümüzün krizi bu farklılıkları verili kabul edip sürekli olarak yeniden ve yeniden keşfetmek yerine farklılığı tanımlayan çerçevelerin (kimlik, ideoloji, din, cinsiyet vs.) ne zaman ne şekilde ortaya çıktığını anlamaya yarayacak bir araç/metodoloji/paradigma keşfedememiş olmamızdan kaynaklanıyordur.

Kaynaklar

Adorno, T. W. (2011). Otoritaryen kişilik üzerine-Niteliksel ideoloji incelemeleri (D. Şahinler, Çev.). İstanbul: Say Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1950).

Aisenberg, N. ve Harrington, M. (1988). Women of academe: Outsiders in the sacred grove. Amherst, MA: University of Massachusetts Press.

Allport, G. W. (2016). Önyargının doğası (N. Nirven, Çev.). Sakarya: Sakarya Üniversitesi Yayınları (Orijinal çalışma basım tarihi 1954).

Arendt, H. (2014). Totalitarizmin kaynakları/3 totalitarizm (I. Serin, Çev.). İstanbul: İletişim Yayıncılık. (Orijinal çalışma basım tarihi 1951).

Benmelech, E. ve Klor, E. F. (2018). What explains the flow of foreign fighters to ISIS?. Terrorism and Political Violence, 1-24.

Demirdağ, A. (2015). Sosyal psikolojide kriz dönemi. Yayınlanmamış Rapor, Ankara Üniversitesi.

Egan, P. J. (2018). Identity as dependent variable: How Americans shift their identities to better align with their politics. Wilf Family Department of Politics. https://rubenson.org/wp-content/uploads/2018/09/egan-tpbw18.pdf

Ekonomi ve Barış Enstitüsü. (2019, Haziran). Global peace index: Measuring peace in a complex world, Sydney. 14 Ekim 2019, http://visionofhumanity.org/reports

Faye, C. (2012). American social psychology: Examining the contours of the 1970s crisis. Studies in History and Philosophy of Science Part C: Studies in History and Philosophy of Biological and Biomedical Sciences, 43(2), 514-521.

Gellner, E. (1992). Uluslar ve ulusçuluk. (B. Ersanlı Behar ve G. Göksu Özdoğan, Çev.). İstanbul: İnsan Yayınları.

Gergen, K. (2017). Critique, construction, and co-creation: A conversation with Kenneth Gergen. Dialogues at the edge of American psychological discourse içinde (ss. 177-210). London: Palgrave Macmillan.

Haslam, S. A. ve Reicher, S. D. (2017). 50 years of “obedience to authority”: From blind conformity to engaged followership. Annual Review of Law and Social Science, 13, 59-78.

Kennedy, R. L. (1989). Racial critiques of legal academia. Harvard Law Review, 102(8), 1745-1819.

Mijs, J. J. (2019). The Paradox of inequality: Income inequality and belief in meritocracy go hand in hand. Socio-Economic Review, 1–29.

Nguyen, A. M. D. ve Benet‐Martínez, V. (2010). Multicultural identity: What it is and why it matters. The Psychology of Social and Cultural Diversity, 85-114.

Phinney, J. S., Horenczyk, G., Liebkind, K. ve Vedder, P. (2001). Ethnic identity, immigration, and well‐being: An interactional perspective. Journal of Social Issues, 57(3), 493-510.

Roser, M. (2019). War and peace. OurWorldInData.org. 14 Ekim 2019, https://ourworldindata.org/war-and-peace

Sam, D. L. ve Berry, J. W. (2010). Acculturation: When individuals and groups of different cultural backgrounds meet. Perspectives on Psychological Science, 5(4), 472-481.

Simon, B. ve Ruhs, D. (2008). Identity and politicization among Turkish migrants in Germany: The role of dual identification. Journal of Personality and Social Psychology, 95(6), 1354-1366.

Simon, B., Reichert, F. ve Grabow, O. (2013). When dual identity becomes a liability: Identity and political radicalism among migrants. Psychological Science, 24(3), 251-257.

Wallerstein, I. vd. (1996). Open the social sciences: Report of the Gulbenkian Commission on the restructuring of the social sciences. Stanford, California: Stanford University Press.

World War 2 Statistics (t.b.) Second World War history. https://www.secondworldwarhistory.com/world-war-2-statistics.php

Young, J. L. ve Hegarty, P. (2019). Reasonable men: Sexual harassment and norms of conduct in social psychology. Feminism & Psychology, 29(4), 453–474.

 


§ Sevgili oda arkadaşım ve gurbetteki hocam Ekrem Düzen’e, okuduğu her metni güzelleştirdiği gibi, bu metni de güzelleştirdiği için teşekkür ederim.

[1] Melez, kırma gibi kelimelerle Türkçeleştirilen bu kavram aynı anda birden fazla kimlik veya kültür sahibi olmayı işaret eder. Çift kimlikli olmaktan farklı olarak iki veya daha fazla kimliğin karışımından ortaya çıkan varyasyonların bir toplama eşit olmadığı, daha çok yeni bir ‘alaşım’ kimlik yani hibrit (hybrid) kategori yarattığı varsayılmaktadır.