Deneyim Paylaşımı: Akademik Bir Yolculuk: Amerika’da 9 Ay
Demet Kara*
Öğretim Görevlisi
Hazır Hissetmek
İnsanın bir şeyi başarması, bir sonraki evreye adım atabilmesi için buna hazır olması gerektiğini düşünmüşümdür hep. Örneğin, bir çocuğun yürümeye başlamadan önce belirli bir fiziksel olgunluğa ulaşması gerekir ve bu aşağı yukarı bir yılı alır. Ya da bir çocuğun konuşmaya başlaması için hem fiziksel hem zihinsel gelişimini tamamlamaya ihtiyacı vardır ve bu da neredeyse iki yılı bulur. Bu olgunluk ve hazır oluşluk kuralları yetişkinlik dönemi mücadelelerinde de kendini gösterebilir. Kişinin bir şeyi elde etmesi için geçmesi gereken bazı evrelere, bu evreleri tamamlayabilmek için zamana ve belki de sonunda bir gelişim göstermesi için farkındalığa ihtiyacı vardır. Tabii ki bu sürecin nasıl işleyeceği veya ne kadar zaman alacağı bireysel farklılıklar gösterebilir ve sonuç olarak, herkes için aynı süre, aynı olgunluğu getirmeyebilir. Ben de burada Fulbright bursunu almaya giden süreç öncesi yaşadığım şeylerden bahsedeceğim.
Günlük hayatta karşımıza çıkan bir problemden tutun da ilişkisel bir soruna veya akademik bir soruya cevap vermek ya da hayatını değiştirecek bir adım atmak, bir yerlere gitmek, tüm düzenini ters yüz etmek için bazen demlenmek, dinlenmek, bir uyuyup uyanmak veya biraz hareket etmek gerekir. Bizim jenerasyonumuz için olgunluk veya çaba gerektiren en büyük soru ve sorun sanırım ‘gitmek’ olsa gerek. Bir süreliğine de olsa uzaklaşmak, içinde bulunulan durumdan kendini sıyırmak, başka türlü bir gerçekliğin olabileceği umuduna inanmak. Bunun adı başka bir ülkeye temelli taşınmak da olabilir, başka bir ülkede akademik bir hedef gütmek de… Yine de herkesin içinde benzer istek bulunurken, bazıları için gitmek aylar hatta günler içinde atılabilecek bir adımken; bazıları için ise, gitmeye hazırlanmak gitmekten hatta kalmaktan daha uzun sürer. Sanırım ben de ikinci gruba dahil(d)im. Yıllardır aklımın bir köşesine önce ufak ufak yerleşen sonra da yavaştan yeşeren yurt dışına gitme fikri sonunda soyutluktan çıkıp somut bir yansıma buldu hayatımda. Süreç öncesinde yaşadığım tüm o stresleri, adım atmadığım her an ve kaçırdığım her şans için kendime yönelttiğim suçlamalardan bahsetmeyeceğim uzun uzun. Sadece şunu biliyorum ki ne zaman hazır hissettim ne zaman gerçekten istedim, o zaman bunu elde ettim ve bundan sonrasında da bilmediğim bu alanı keşfetmekten bir an bile tereddüt etmedim. Sanırım benim için olgunlaşmak bu demek, bir çeşit hazır olma hâli… Kişinin kendi olgunlaşması değil ancak isteklerinin olgunlaşması olarak da düşünebiliriz bunu.
Benim hazır olma öncesi sürecim kısaca şöyleydi: Lisansımı Psikoloji alanında tamamladıktan sonra hiç ara vermeden Gelişim Psikolojisi alanında yüksek lisansa başladım. Lisans süreci boyunca ‘yurtdışı’ eğitimi hiç gündemimde olmadığı için bu geçiş son derece kolay oldu. Yüksek lisansta ise sohbet hep aynıydı; iyi bir araştırmacı olabilmek için doktorayı yurtdışında yapmak. Bu gerçekliğin farkında olsam bile bu fikri tam olarak içselleştirememiştim ki doktora eğitimime yine Türkiye’de bir başka üniversitede, Psikoloji alanında başladım. Ancak bu seferki geçiş süreci o kadar kolay değildi. Bireysel git-geller ve yapılan birkaç çok da ciddi olmayan girişimden sonra, benim için burada kalmanın daha iyi olduğunda karar kıldım. Bütün bu karmaşıklığa, bocalamalarıma rağmen, net ve berrak olan şey şu ki yurtdışında bir süre yaşamak ve eğitim almak, yeni bir akademik dünya tanımak, araştırmaların ve araştırmaya giden süreçlerin başka bir ortamda nasıl ilerlediğini öğrenmek ve kendi çalışmamı bu ortamda zenginleştirmek açısından önemliydi. O zamanlar, ben bunun için belki de yeterince motive değildim.
İşe Koyulmak
Hikâyeme biraz kendi iç dünyamı yansıtarak başlamak istedim, çünkü insan hayatı içsel ve dışsal faktörlerin birbirini etkilemesiyle ilerleyen bir süreç.[1] Ben de iç dünyamdaki olgunlaşmayla dışarıdaki fırsatları kovalamaya başladığım için en baştan almak daha yerinde olur diye düşündüm. İç dünyamda bunları yaşarken elbette dışarıda nelerin döndüğünü de takip eder hâldeydim. Nasıl olur, nasıl gidilir, giden nasıl gidiyor, ben ne yapabilirim soruları aklımda dönüp dururken cevapları bana belirli aralıklarla bunları hatırlatacak bir yerde, panomda, asılı duruyordu: TÜBA, Tübitak, MEB, Fulbright… Burslar… Benim için gitmenin tek yolu bunlardı. Bazıları benim alanımda imkân sağlıyordu ancak bazılarını almam mümkün görünmüyordu. Elbette bu sırada gidip dönenlerin tecrübeleri, anlattıkları ve gitmeye dair teşvikleri de beni sürekli motive ediyordu. Bütün bunlar aklımın ve meşguliyetimin bir kısmını oluştururken akademik yaşantım da bir yandan devam ediyordu. Bir önceki yıl sözlü sunumla katıldığım bir kongre, ne yazık ki hayal kırıklığı olmuştu ve bunun izlerini silmem gerekiyordu. 2018 yazı için neyse ki karşıma iyi bir fırsat çıktı. Danışmanımın tavsiyesiyle dikkatimi çeken bir kongreye, bir arkadaşımla poster sunumu için başvurduk ve kabul aldık. Oldukça heyecanlıydık, çünkü bu kongre bizim alanımızda (bellek) adeta bir yıldızlar geçidiydi.
Kongre tam da tahmin ettiğimiz gibi dolu dolu geçti. Hem akademik anlamda ‘bellek’, daha spesifik olmak gerekirse ‘otobiyografik bellek’ ve ‘benlik’ alanlarında sürekli makalelerini okuduğumuz o insanların ete kemiğe bürünmüş hâlini gördük hem de Danimarka gibi harika bir ülkeyi kısacık da olsa keşfetme fırsatı yakaladık. Ancak benim için esas önemli olan şu an Fulbright için yanına geldiğim hocayı, Dr. Bauer’i, orada tanımak oldu. Kendisi alanın zaten önde gelen isimlerindendi ancak kongrede gördüğüm o kısa sürede bile dikkat çekici ve ilginç bir kişi olduğu tavırlarından belliydi. Kısaca bilgi vermek gerekirse; Dr. Bauer bellek ve öğrenme odaklı olmak üzere, gelişimsel ve bilişsel psikoloji alanında çok önemli araştırmalar yürütmüş, bu konularda çok sayıda makale ve kitap/kitap bölümleri bulunan, birçok önemli dergide editörlük yapmış bir kişi.[2] Benim için önemi ise tez çalışmamı yürüttüğüm ‘otobiyografik bellek’ konusunda da birçok çalışma yapmış olması ve bu konuda araştırmalarıyla bilinen birçok başka araştırmacının Dr. Bauer’in de yer aldığı Emory Üniversitesi çıkışlı olması. Dolayısıyla, poster sunumunun olduğunu öğrendiğim anda salona koşup posterinin başucunda dakikalarca beklemem tesadüf değildi. O sırada insanlar gelip gidiyor, hoca onlarla konuşuyor, çalışması hakkında bilgi veriyor ve insanlar gelip gitmeye devam ediyordu. Bense kendime, kendimce sıra gelmesini bekliyordum. Nihayet herkesin uzaklaştığı ve benim fırsatımın geldiği o anda, kısaca kendimden bahsettim, yaptığım çalışmayı anlattım. O kısacık süre içerisinde çalışmama dair tavsiye bile aldım ve ardından yüzümde kocaman bir gülümsemeyle kendi posterimin başına döndüm. Bunun benim için bir kapı açacağını o zaman fark etmemiştim, meğer onca dakika boşuna beklememişim!
Türkiye’ye döndükten sonra artık daha motive ve hazır olduğumu biliyordum. Hem kongre hem orada bu kongreyi düzenleyen laboratuvarın faaliyetleri[3], hem de bazen komik ve saçma bir şekilde de olsa tanışma fırsatı bulduğum araştırmacılar bu işi artık ötelemenin anlamsızlığını tekrar tekrar hatırlatıyordu. Kongre 2018 Temmuz’unda gerçekleşti, benimse ilk başvuracağım burs 2018’in Ekim ayında başvuruya açılıyordu. Dedim ya, artık erteleme zamanı değildi, kendini unutturmanın ise hiçbir faydası olmayacaktı. Özellikle bazı hocalar, bir sonraki akademik yılda ne yapacağını çok öncesinden planlamış olabileceklerinden dolayı doğru zamanı yakalamak hayli önemliydi. Ben de çok bekletmeden, kongrede tanıştığım hocaya Ağustos ayında kendimi hatırlatan, çalışmamı kısaca özetleyen, bir bursa başvuracağımı ve bursu alırsam onunla çalışıp çalışamayacağımı soran bir e-posta gönderdim. Tabii, bunu yapmadan önce gidebileceğim yerleri, birlikte çalışabileceğim hocaları, hocaların neler yaptığını detaylı bir şekilde araştırmıştım. Tarayıcımın sık ziyaret edilen siteler olarak bana önereceği kadar çok sefer hem de… Uzun uzun düzenlenen e-postanın sonunda gönder tuşuna basmanın ne kadar rahatlatıcı bir duygu olduğunu belki siz de benim gibi yaşamışsınızdır. Benim bu rahatlama ve tekrar heyecanlanma süremin arasından sadece saatler geçti. Hiç unutmadığım bir Kadıköy-Beşiktaş vapur yolculuğu esnasında mail yazdığım hocadan beni elbette hatırladığı ve seve seve laboratuvar ekibi ve çalışmalarında yer vereceğine dair yanıt aldım. O sırada bu heyecanı denizler dolusu yaşayabilmek ve benimle yolculuk eden arkadaşımla paylaşabilmek memnuniyetle kabul ettiğim bir şanstı. Sonraki süreç davet mektubu istemek ve Fulbright’a başvuracağımı belirtip başka bir davet mektubu daha istemekle geçti. Elbette bu süre içinde bazen yazıyor, durumumu ve başvuru sürecimi güncelliyor ancak çok da sıkmamaya özen gösteriyordum.
Sonuç
Başvurduğum burs, Fulbright Doktora Tezi Araştırma Bursu olarak geçiyor. Doktora ders aşamasını bitirmiş ve tez konusunu belirlemiş olan öğrencilere bir akademik yıl boyunca bir üniversitede doktora araştırmalarını yapma imkânı sağlıyor. Başvurular genellikle Eylül-Ekim ayları arasında oluyor. İlk eleme aşaması Aralık ayında gerçekleşiyor. İlk elemeden geçen adaylar Aralık ayında Ankara’da gerçekleşen bir mülakata davet ediliyorlar. Mülakat çok uzun olmasa da adayların genel olarak yapmak istediklerini ve oraya gitmelerinin çalışmaları açısından önemini anlatmalarına imkân tanıyan bir aşama. Vurgulanması gereken bir nokta ise bursu almak için yurt dışındaki bir hocadan kabul almış olma şartı yok. Benim için davet mektubu elbette bir avantajdı; ancak bunun bursu almakta en etkili adım olduğunu söylemek yanlış bir yönlendirme olur. Mülakat aşamasını da başarılı bir şekilde tamamlayan adaylar bir sonraki akademik yıl için en fazla 9 ay olacak şekilde Amerika’da bir üniversite veya laboratuvarda araştırmalarını yürütmeye gidiyor. Benim de Ekim ayında başvuruyla başlayan sürecim Ocak ayında bursu almaya hak kazandığımı öğrenmemle devam etti.[4] Bundan sonraki süreç ise daha önceden iletişime geçtiğim hocamla irtibata geçmek ve gidiş için çeşitli süreçleri yürütmekle geçti. Amerika’da akademik yıl genelde Ağustos sonunda başladığı için ben de 2019 Ağustos’unun sonu itibariyle Amerika’ya, akademik yaşantımı bir sonraki aşamaya taşıyacağım yere, Emory Üniversitesi’nde yer alan Bauer Memory at Emory Lab’ına gelmiş bulunuyorum.
Buradan sonrasının da öncesi kadar heyecan verici bir süreç olacağından eminim. Daha önce de vurguladığım gibi yeni bir akademik ortamda bulunmanın akademik bakış açımı zenginleştireceğinden kuşkum yok. Burada kendimi çoğunlukla araştırmaya adamak ve dahil olduğum laboratuvarın işleyiş süreçlerini öğrenmek önceliklerim arasında. Ancak belki de benim için en önemli fırsat, tezim için verinin bir kısmını buradan da toplama fırsatı bulmam. Böylece, artık uluslararası alanda daha fazla değer taşıyan bir çalışma yürütmüş olacağım. Elbette yeni bir ortam tanımak, yeni bir ülkede yaşamak, kültürel alışverişlerde bulunmak ise bu işin gözden kaçmayacak bonusları. Bu deneyimi benim için anlamlı kılan ise, bütün bunları bunun değerini anlayabilecek bir hazır oluş hâlinde yaşamak olacak. Daha önceki gitme ihtimalleriyle bu seferkini ve öncesinde yaşadığım duygusal süreçleri karşılaştırdığımda hazır olma hâlinin ne demek olduğunu açık bir şekilde fark edebiliyorum. Ancak bunun son derece kişisel bir yolculuk olduğunun altını tekrardan çizmem gerek. Ne kadar sürerse sürsün, hazırlık sona erdi, şimdi ise bunun tadını çıkarma vakti.
* Altınbaş Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Öğr. Gör. ve ODTÜ, Sosyal Psikoloji, Doktora Öğrencisi
[1] Lerner, R. M. (1978). Nature, nurture, and dynamic interactionism. Human Development, 21(1), 1-20.
[2] Bkz., https://scholarblogs.emory.edu/bauerlab/ (Erişim tarihi: 16 Kasım 2019)
[3] Bkz., http://bit.ly/con-amore (Erişim tarihi: 16 Kasım 2019)
[4] Bkz., http://bit.ly/fulbrightdoktorateziarastirmabursu (Erişim tarihi: 16 Kasım 2019)