Deneyim Paylaşımı: Staj Hareketliliğiyle İskoçya’ya Gitmek: Kısa Bir St. Andrews Ziyareti
Aydın Bayad*
Doktora Öğr.
Karar Vermek ve Stephen D. Reicher ile Tanışma
Danışmanım Sevim Cesur ile sonradan makalesini yazdığımız[1] yüksek lisans tezimde, Türkiyeli Kürtlerin değer yönelimlerini incelemiş; kimlikleriyle daha fazla özdeşleşenlerin Schwartz’ın[2] ‘Yeniliğe Açıklık’ olarak tanımladığı hazcılık, özyönelim ve ‘Özaşkınlık’ denilen evrenselcilik ve yardımseverlik gibi değerleri daha fazla önemsediklerini bulmuştuk. İnsanların etnik kimliklerini manipüle etmek ve elde edilen bulguyu nedensel olarak sınamak mümkün olmadığı için bir karşılaştırma çalışması ile Kürtlerde gözlenen bu durumun ne kadar Türkiye’ye, diğer bir deyişle ulusal bağlama özgü olduğunu test etmek istiyordum. Buradan hareketle Avrupa’daki göçmen ve etnik gruplar üzerine çalışan European Research Centre on Migration and Ethnic Relations (ERCOMER) ile iletişim kurmuş, ama o dönem doktora adayı araştırmacı pozisyonu olmadığı için kabul edilmemiştim. Nereye gitsem diye düşünürken, Stephen D. Reicher’ın[3] ‘The Context of Social Identity: Domination, Resistance, and Change’ adlı makalesine denk geldim. Bu metindeki tartışma kafamda dönen sorulara teorik bir açıklama getirdi. Ben de öğrenci örneklemi dışında bir ‘gerçek’ grupla, bağlamın kimlikle ilişkisini değerler üzerinden incelemenin Reicher’ın ilgisini çekebileceğini düşündüm. Ancak ERCOMER deneyiminden sonra bu sefer doğrudan bir araştırmacı pozisyonu talep etmek yerine, bağlı bulunduğum enstitü olan İstanbul Üniversitesi üzerinden gitmeye karar verdim. Gitmeye ‘karar’ verişim bu şekilde.
Yaptığım kısa bir araştırma sonucunda öğrenci değişim programları arasından doktora düzeyindeki ‘Staj Hareketliliği’ programı kapsamında gitmenin daha kolay olacağına kanaat getirdim. Bu tamamen programın başvuru kriterleri ile alakalı bir karardı, zira programın gideceğim üniversite açısından hiçbir önemi yoktu. Bu yüzden Reicher’a aklımdaki araştırma sorusu ve akademik arka planımı anlatan kısa bir e-posta yazdım. Kabul etmesi durumunda kendisinden herhangi bir maddi talebim olmayacağını, bağlı bulunduğum enstitü üzerinden bir değişim programıyla geleceğimi belirttim. O da kabul etti. Bu tarz bir formül her ne kadar karşı taraf için kolaylaştırıcı olsa da benim açımdan çok fazla bürokratik yüke mâl oldu. Yurt dışına gidecek arkadaşlara tavsiyem; karşı tarafa maddi ve zamansal yüklerini olabildiğince açık bir şekilde ifade edip, bu tarz meselelerde daha gitmeden bir anlaşma sağlamalarıdır. Benim yaptığım şekilde Türkiye üzerinden bir değişim programında bürokratik ve maddi sorumluluğun tamamı araştırmacının üzerindedir; hazırlıklı olmak gerekir.
Türkiye’den Sonra İlk Deneyim ve İzlenimler
Türkiye’deki yüksek eğitim ile Birleşik Krallık’taki arasında çok fark var. İlk olarak hissettiğim şey bizim ‘akademik’ yönelimli değil, daha çok mesleki uzmanlaşma temelli bir eğitim aldığımız gerçeği oldu. Hâlbuki, Birleşik Krallık’ta terapist veya psikolog unvanı için alınacak eğitim üniversiteler ve meslek örgütleri arasındaki iş birliğine dayalı biçimde 1 veya 2 yıllık yüksek lisans programlarıyla düzenlenmişti. Geri kalan lisans, yüksek lisans ve doktora programlarının tamamı ise araştırma yapmak üzerineydi. Bu sayede örneğin, henüz lisans düzeyinde öğrencilerin üniversitenin yürüttüğü araştırmalarda stajyer, yarı-zamanlı veya asistan olarak çalışması çok olağan ve yaygın bir uygulamaydı. İlk zamanlar bilimsel araştırma deneyimi konusunda oldukça zayıf olduğumu hissetmiştim. Çünkü benim zamanımda Türkiye’de istisnai birkaç üniversite haricinde öğrencilerin araştırmalara dahil olması pek mümkün değildi. Bu yüzden araştırma yöntemleri veya teorilere ilişkin ansiklopedik bilgi dışında, araştırma organizasyonu, planlaması ve araştırma gruplarının dinamiklerine dair çok sınırlı ve zayıf bir bilgiyle birdenbire birçok projenin ve uluslararası araştırmacının içinde kalmak biraz stresli bir deneyim oldu doğrusu.
Bunun yanında bence Türkiye’de aldığımız eğitimin uygulama kısmının zayıf olması, araştırma sorusu veya yaratıcı fikirler üzerinden bir rekabet ortamı yaratıyor. Bu yüzden bilimsel araştırma konusunda yeterince donanımlı veya deneyimli olmasak bile görece yaratıcı fikirler geliştirmekte iyi olduğumuzu söyleyebilirim. Örneğin benim deneyimimde, neredeyse herkesin bir yöntemde uzman olduğu bir ortamda teoriye veya sosyal fenomenin kendisine odaklı bir perspektifin, dahil olduğum gruplar arasında takdir edildiğini gözlemledim.
Zorluklar ve Sosyal Bağlam
Gittiğim enstitüde herhangi bir zorlukla karşılaşmadım. Gelişimi hem Reicher hem sosyal psikoloji grubu oldukça hoş karşıladılar; kütüphane kaydı, öğrenci kimliği edinme, bilgisayar temini vs. gibi çalışma koşullarına dair teknik detaylar hızlıca hâlledildi ve hemen haftalık toplantılara dahil olmaya başladım. Ancak St. Andrews’te kalacak yer bulmak hiç kolay değildi. Sosyal psikoloji grubundaki arkadaşlar sayesinde, psikoloji bölümündeki e-posta gruplarında yapılan çağrılar sonucunda önce öğrenci yurdunda geçici bir oda buldum, daha sonra kendi çabalarımla bir hostelle anlaşıp ekonomik bir kalacak yer ayarladım.
İskoçya’da karşılaştığım en temel zorluk gece-gündüz döngüsüydü doğrusu. Kış aylarında gittiğim için toplam 8-10 saatlik gün ışığında normal bir çalışma döngüsü kurmak oldukça zamanımı aldı. Ayrıca Noel zamanlarına denk geldiğim için bir süre yalnızlık çektim, zira bu tarz tatillerde St. Andrews’te kimsecikler kalmıyordu. Ama yine de hem öğrenciler hem de araştırmacılar arasındaki etkileşimi arttırmak için çeşitli etkinlikler ve buluşmalar düzenleniyordu. Gittikten sonraki birinci ayın sonunda 4-5 arkadaş edinmiş ve belli aralıklarla görüşmeye, sosyalleşmeye başlamıştım.
Farklı Kültürel Ortam
Benim o dönem üzerine çalıştığım grup Kürtler olduğu için İskoçya’da maruz kaldığım kültürel karşılaşma araştırma konumu doğrudan etkilemedi sanırım ya da henüz böylesi bir etkiyi fark edecek kadar uzaklaşmamış da olabilirim bu deneyimden.
Ancak alışık olduğumuz gece-gündüz döngüsünden beslenme alışkanlıklarına, kişisel mesafeye kadar hayatın birçok alanında ‘farklı’ bir kültürel evren içinde olduğumu hep hissettim. En çok aklımda kalan şey, hiç olmadığım kadar ‘kendimin’ farkında olmaktı. Kendim derken, bayağı ses tonum, yürüyüş hızım, giyim kuşamıma kadar her türlü detayı alışık olduğumdan daha fazla fark ediyordum orada bulunduğum süre boyunca. Belki İskoçya veya Birleşik Krallık’ın nüfus yoğunluğunun düşük olması, çoğunlukla doğayla iç içe bir şehirleşme benimsedikleri ve büyük toplumsal olayların nadiren yaşanması gibi durumlar benim alışık olduğum kalabalık ve curcunalı ‘Modern Kültür’den farklıydı. Sanırım bizler Türkiye’de kalabalıklar içerisinde kaybolma, kendimizi gizleyebilme ‘lüksüne’ sahibiz ama İskoçya’da bu pek mümkün olmamıştı.
Farklı Politik Ortam
Bir kere üniversitelerin de içinde olduğu akademik kurumların bağımsızlığı çok önemli bir konuydu. Bilebildiğim kadarıyla Türkiye’deki gibi doğrudan politik müdahaleler olmasa da araştırmaları fonlayan kurumlar üzerinden akademinin yönlendirildiği, belirli çalışmaların desteklenip öne çıkarıldığı sıklıkla tartışılıyordu. Brexit ise gittiğim zamanlarda en yakıcı tartışmaydı. İletişim hâlinde olduğum insanlar, özellikle enternasyonal çalışma ortamının zarar göreceği, akademi içindeki çok sesliliğin kısılacağı konusunda kaygılıydılar; zira bu küçük İskoçya kasabasında dünyanın birçok yerinden insanla karşılaşmak mümkündü. Ama doğru söylemek gerekirse İskoçya AB yanlıların çoğunlukta olduğu bir federe devlet olduğu için denk geldiğim birkaç istisna dışında politik iklime dair genelde bir tek seslilik hâkimdi; hemen herkes Brexit karşıtıydı diyebilirim. Bu meselenin çalışma ortamına etkilerini şu şekilde gözlemledim: Farklı ülkelerden gelen araştırmacılar Brexit dolayısıyla Birleşik Krallık dışındaki ülkelerde iş aramayı gündemlerine almışlardı. Ayrıca genelde iklim değişikliği ve Brexit özelinde ise muhafazakâr politika karşıtı kolektif eylemler de (içlerine dahil olduğum) sosyal psikoloji grubunun gündemine aldığı konulardı.
Türkiye’ye Kıyasla… Benzer Şekilde…
Türkiye’deki çalışma ortamından en temel farkı bilgi ve deneyim paylaşımıydı diyebilirim. Normalde kişisel ilişkiler üzerinden güvendiğim insanlarla işlerimizi, çalışmalarımızı, güçlü veya zayıf yanlarımızı konuşmaya paylaşmaya alışmıştım. Ancak orada çalışmalar hakkında tartışmak kişisel bir şey değil aksine toplantılar, forumlar, sunumlar vs. aracılığıyla yapılandırılmış bir süreçti. Haftalık toplantılar aracılığıyla bütün ekip birbirinin ne yaptığından haberdar oluyor ve birbirlerinin çalışmalarına öneri, eleştiri ve katkılar sunuyordu. Bununla paralel bir diğer farklılık danışman-öğrenci ilişkisine dair; Türkiye’den farklı olarak bu ilişki de yapılandırılmış ve hem danışman hem öğrenci açısından verimli hâle getirilmesi amaçlanmıştı. Örneğin, tez veya araştırma sürecinde yaşanabilecek ihtilafların nasıl giderilmesi gerektiğinden, buluşma sıklığı ve iş paylaşımı gibi detay sayılabilecek konulara kadar bilgilendirici broşür ve kitapçıklarla benim kişisel olduğunu sandığım ‘hoca-öğrenci’ ilişkisi profesyonelleştirilmiş ve çeşitli mekanizmalarla düzenlenmişti. Bu saydıklarım her ne kadar ilk başlarda kişisel bir mesafe yaratıp bir ‘iş’ yükü oluştursa da insanları tanıdıkça çalışma ortamı da esnek ve sıcak bir atmosfere bürünmeye başladı.
Bu farklılıkların yanında çalışma saatlerinin esnek olması bir benzerlik olarak değerlendirilebilir. Türkiye’deki gibi araştırmacılar kendi planları doğrultusunda işe, okula gelip gitmekte özgürdüler. Ben de en son İstanbul Üniversitesi’ndeyken, danışmanlarımızla konuşarak ne zaman ve ne sıklıkta çalışacağımıza kendimiz karar veriyorduk.
Yaygın Metodolojik Yönelimlere Dair
Çoğunlukla Avrupa’da yöntemsel klikler olduğu söylenir ve bu belli bir oranda doğrudur da ama bu St. Andrews için pek geçerli değildi. Sonradan öğreneceğim üzere Margaret Wetherell, Jonathan Potter ile birlikte[4] ‘Discourse and Social Psychology’ kitabını burada yazmış, dolayısıyla sosyal psikoloji grubu yöntem konusunda oldukça zengin bir gruptu; laboratuvarda deney yapanlar olduğu gibi, etnografik sayılabilecek derinlikte niteliksel çalışma yürütenler de vardı. Bu vesileyle Türkiye’de süregiden yöntem tartışmasının biraz eski bir tartışma olduğunu söylemem gerek, zira bilim birikimsel ilerler, doksanlardaki yöntemsel tartışmalar burada, Türkiye’deki gibi kutuplaşmalara dönüşmeden büyük oranda içselleştirilmiş ve araştırılan fenomene göre en uygun yöntemin en iyisi olduğu kabul edilmiş durumdaydı. Hatta birden fazla yöntemin birlikte kullanılması ve nirengilenmesi (triangulation) hem araştırmacıyı hem de araştırmayı güçlü kılan bir şey olarak kabul ediliyordu. Sanırım çeşitli yöntemlerin öncelenmesi ancak yayın yapılacak dergi açısından bir sorun olabilir ama psikoloji alanında dergiye göre yayın yapmak yerine yayına göre dergi seçebileceğimiz kadar yayın çeşitliliği mevcut artık. Takip edebildiğim kadarıyla benzer bir eğilim Türkçe psikoloji dergileri için de geçerli artık.
Bağlamın Sürdürülebilirliği…
Bu tarz ilişkilerin doğası gereği araştırma ya da ‘iş’ paylaşılan ortak zemin olduğu için tabi ki sürdürülebilirlik ancak araştırma üzerinden sağlanabilir. Bunun da en bilindik yöntemi proje başvurusu yapıp ortak araştırmalar yürütmek şeklinde. Benim deneyimimde hem doktora mezunu olmamam hem de Türkiye’den bir programla kısa süreli orada bulunmam böylesi bir ihtimale müsaade etmedi. Ama hâlâ başka programlar üzerinden iş birliği arayışlarımız sürüyor. Bence burada mesele süreklilik değil hangi aşamada veya ne kadar uzun zaman ara verilmiş olursa olsun, eğer araştırma soruları üzerinden ortaklaşmak mümkünse bir kere başlayan bir ilişki her zaman aktive edilebilir.
Hazırlanacaklara Tavsiyeler
İlk aklıma gelen şey dil yeterliliği; okuma, anlama ve özellikle yazma konusunda deneyim bu tarz bir iş birliğini kolaylaştıracağı gibi seviye arttıkça elde edilecek kazanım da artacaktır. Ancak bu dil seviyenizin mükemmel olması gerektiği anlamına gelmiyor. İngilizce konuşulan dünyada ana dili İngilizce olmayanlar konusunda ciddi bir farkındalık var. Aksanlı veya sınırlı bir dil kullanmak çoğu zaman sorun olmuyor. Üniversite ve çevresinden tanıştığım çoğu insan sabırla dinlemeyi, kolay anlaşılır kelimeler kullanmayı çok iyi öğrenmişler. Ayrıca yaptığımız işin büyük kısmı yazı-çizi olduğu için böyle bir maceraya atılmak isteyen arkadaşların konuşma ve aksana takılmaları yerine daha çok yazmalarını tavsiye edebilirim.
İkinci önemli şey, finansal kaynak. Benim deneyimim staj hareketliliği üzerinden gitmek olduğu için ancak geri döndükten sonra ve sadece masraflarımın bir kısmını karşılama şansım oldu. Kabul edersiniz ki oradayken TL üzerinden geçinmeye çalışmak oldukça zorlayıcıydı. Ama sonradan öğrendim ki, sosyal psikoloji alanında ISPP[5], EASP[6], SPSSI[7] gibi meslek örgütleri veya ev sahibi ülkelerin bilim ve eğitim bakanlıkları veya sivil toplum kuruluşları her zaman kısa süreli araştırma ve/veya ziyaretler için destek bursları sağlıyorlar. Böyle bir şey deneyecek arkadaşların muhakkak gittikleri ülkelerdeki burs ve fon seçeneklerini değerlendirmelerini öneririm.
Son Söz Yerine
Onto dergisi editörlerine bu yeni deneyim paylaşımı köşesine ilk olarak beni davet ettikleri için teşekkür etmek isterim. Son birkaç yıldır deneyim gemisini paylaşarak yürütmenin ne kadar önemli olduğunu hem bireysel hem de akademik hayatımda doğrudan deneyimliyorum. Umarım burada anlattıklarım da birilerinin işine yarar, hayatına değer.
Akademinin giderek rekabetçi olduğu günümüzde paylaşarak çoğal(t)manın imkânları sonsuz! Farklı seviyelerden, ülke ve disiplinlerden arkadaşlarımızın yaşadıklarını okumayı dört gözle bekliyor, bu paylaşım köşesinin samimi bir sohbet havasında devam etmesini diliyorum.
[1] Bayad, A. ve Cesur, S. (2018). Değer yönelimlerinin belirlenmesinde etnik kimlikle özdeşleşmenin belirleyici rolü: Türkiyeli Kürtlerin birey ve grup düzeyinde karşılaştırılması. Türk Psikoloji Yazıları, 21, 120-133.
[2] Schwartz, S. H. (1992). Universals in the content and structure of values: Theoretical advances and empirical tests in 20 countries. Advances in Experimental Social Psychology, 25, 1-65.
[3] Reicher, S. (2004). The context of social identity: Domination, resistance, and change. Political Psychology, 25(6), 921-945.
[4] Potter, J. ve Wetherell, M. (1987). Discourse and Social Psychology: Beyond attitudes and behaviour. London: Sage.
[5] https://www.ispp.org/funding (Erişim Tarihi: 2 Aralık 2019)
[6] https://www.easp.eu/grants/? (Erişim Tarihi: 2 Aralık 2019)
[7] http://bit.ly/2OIOlq3 (Erişim Tarihi: 2 Aralık 2019)