Devrimci Çocuk Psikoterapisinin Triatlonu: Kuşatılmış Gelenekten Ayrıksı Geleceğe Erken Çocukluk
Eda Pınar
Psikoterapist
Erken Çocukluk Döneminin Karakterizasyonu
Erken çocukluk dönemi, insan hayatının belki de en karanlıkta kaldığı, çaresizliğin vakur olduğu yer, salt bu kendiliğindenliğinden ötürü ise devrimci. Çocuğun, gündeliğin iyilik hâlini dahi tek başına değerlendirmesinin güç/pozisyon almaya kalkıştığı yerde yetişkin sözünün belirleyici olduğu ve sıklıkla onaya ihtiyaç duyduğu insanlık tarihinin salınımsal bir tarifesi aynı zamanda. Çocuğu hayalinin peşinden koşturan hazla, yetişkinin ikaz potansiyelinin tokuştuğu gerçeklik böylelikle yalnızca çelişki zemininde buluşabilir bu dönemde. Öyle ki erken çocukluğun tamamı zaman mefhumunun çalışmadığı, geçmiş ve geleceğin anlamsız olduğu “şimdi/şu anda” prensibiyle çalışır. Bir yerlerde, bir zaman “çocuklar geleceğimiz” sloganının nasıl sırıttığına bir bakın(!)
Çocuğun hayal kurduğu oyunbaz dünyanın, yetişkin olanaklarına tutunmak zorunda kaldığı erken çocukluk döneminde, bağımsızlık ve özgürlük tıpkı totaliter rejimlerde alternatif olanaklar aramak kadar “öteki”nin insafına bağlıdır. Çocuğun özgürlüğünü kuracak araçlara ulaşması için ortalama insan yaşantısının dörtte birine ihtiyaç duyduğunu anlamak şarttır. Ne var ki çelişki yaşamın içinde yetişkin hayatında da en az çocuğunki kadar yer alır. Ancak önemli bir farkla: Gerçek, erken çağ çocuğu için henüz fark edilebilir bir zeminde yer almazken, yetişkin için çoktan sınanan hayatın bilgisine bağlıdır. Deneyimsel farkın, çocuğun gücünü zayıflatması bundandır. Giderek güçten düşen çocuk, hayalinin demirlerini yetişkinin varlık alanına atarak gerçeğe yüz tutan mevcudiyetini “mecburen” yaratmak durumunda kalır. Çocuğun hayalinden vazgeçmesini beklemek, bu karanlık dönemde elinden belki de en özellikli enstrümanı (ç)almak anlamına gelir. Yetişkinin, çocuk hazzının ertelenebilirliğine övgüsü, bir yüceltme biçimidir esasen. Haz varsa kırıklık baki olacak, çocuk kalkışacaktır. Kalkışmanın çocuk açısından kazanımları böylelikle meşruiyet kazanacaktır.
Özellikle erken çocukluk döneminde büyümeyi dört gözle bekleyen bir güruhun neden var olduğu üzerine kafa yoranların iyi bildiği üzere, çocuğun büyüyünce yapabileceklerinin çokluğuna bakmak yerinde olacaktır. Sanki büyümek çok sevimliymiş de çocukluk bir an önce terk edilmesi gereken bir alanmış gibi yaşanan bu dönem, yet(iş)kinin her şeye mazhar, çocuğun yalnızca mazur olduğu bir vaziyet ile geçer. Oysa çocukların geleceğe yönelik böylesi arzuları, özgül dinamiklerinde yoktur. Geleceğe dair imajinasyonların, olanla (somut işlemle) sınandığı bir dönem olan erken çocuklukta ancak büyüdükçe sahip olabileceklerinin hevesi tutar çocuğu. Bu dönemde “hemen, şimdi” prensibinin çalışması hasebiyle, bu kendini tutmanın pek de kolay olmadığını yine hatırlamak gerekir. Büyüyünce yapılacaklar yasak hazlar olarak çocukların zihinlerini meşgul eden, yetişkin ilgisini kazanmanın yollarından biri olmaktan öteye geçmez. Çocuğa uygunluğun neyi temsil ettiği yalnızca yetişkinin tasarımında yer alır, çocuğu öyle ya da böyle ilgilendirmez. Dolayısıyla çocuktaki (b)ilgi, buluşamadıklarıyla ilgilenir, arzu alanının içinde ukde olarak kalır. Hâlbuki çocuklar deneyim dünyasında, güven aracılığıyla kendilerine uygunluğu adaptif bir bağlamda sınayabiliyor olsalardı, çelişkilerin yönü pekâlâ değişkenlik gösterebilirdi. Oysa güven ile hiyerarşinin ikame edildiği bir ortamda öğrenmenin olmayacağı da artık günümüz modern toplumlarında son derece görünür durumda. Güvenin salınmadığı yetişkin-çocuk aralığında ise, hazzın sağ çıkmasının beklenemeyeceği ve büyümenin çocuk algısında kısa bir kelime olarak kalmaya devam edeceği aşikardır.
Devrimci Çocuk Psikoterapisi, Ama Nasıl?
Çocuk psikoterapisi, genel hâliyle çocukluk formatından bahsettiğimiz tüm alanlarda olduğu üzere yetişkinden azade bir çocukluk formatının desteklendiği ikirciklerle dolu bir alandır. Yetişkin ihtiyacı ile terapiye getirilen çocuk ne terapiye ihtiyacı olduğundan ne de terapistin kim olduğundan haberlidir zira. Bu yetişkin, çocuğa bakımveren bir kimse, öğretmen, konu-komşu, okul psikolojik danışmanı/psikoloğu vb. olabilir. Kim olduğundan bağımsız, çocuğun terapi sürecine karar veren/yönlendiren otoritenin yetişkin olması hasebiyle, devrimci psikoterapi triatlonunun başlangıç yeri burasıdır ve çocuk terapisinin yetişkin terapisinden ilk ayrıksılanması yine burada başlamıştır. Özellikle Spinozacı irade tahlilinden ilerleyecek olursak, yetişkinin kendi psikoterapi süreci için dahi iradi pozisyonu terapinin bir konusu iken, çocuğun psikoterapi sürecinde “tam bağımsız” öznelik hâlinden bahsedebilir olma hâlini deneyimlemesi için geçecek müstakbel zamanın kendisi bir hâlkadır.
Triatlonun bu önemli hâlkasının bir ucunda ebeveynlik karikatürü yer alır. Ebeveynliğin tarihi ise çocuk ile sıklıkla aynı fotoğraf karesinde yer alsa da ne yazık ki sanıldığı üzere çocukla yeteri kadar ilintili değildir. “Çocuk yetiştirme” personasının altını kazıdığınızda çocuğa dair sembollerin yerini yetişkin temsillerinin aldığını hızlıca görürsünüz. Çocuk, ötekilerle olan ilişkide edebildikleriyle var olmanın burukluğunu günbegün yaşar. Anne-baba imagosunu yan yana yaşatmayı arzulayan çocuk, zihinsel temsillerinde ayrımsallaşan ebeveyn karikatürünü sarsaklaştıran bir fotoğraf karesine sıkıca ve yıllarca tutunur. Fotoğraftakiler “oradayken” neden “burada” olduğunu sorgular. Bu, kendi kaderini tayin hakkını elinden alan mevcudiyete hırsla tutunmak acemice sevilmenin göstergesi olur zamanla. Tutunmaya çalıştığı yerde biten yerleşiksizliğin dikeni ile kanatır kendini. Yet(iş)kin hayattaki istikrarsızlıklar, anne-baba düşleminden koparılarak arzuya dahil edilir ve çocuk yatışır. Çocuğun yatışma dinamiğinde tuttuğu yasla ilişkilenmek, devrimci psikoterapistin kuşkusuz arzusudur.
Zira çocuk, olduramadıklarını dışavurur. Bu yüzden semptom çocuğun itiraz bayrağıdır. Semptom varsa sıyrılma ve içsel kaynakların gözlendiği yerde kendiliği yoklayan otonomi olanağı vardır. Devrimci psikoterapide terapistin; çocuk terapisi adına başvuran öznelere, çocuğun üzerindeki iktidar alanını sorgulatması ve bu iktidar alanından vazgeçişini muhtemel kılması önemlidir. Çocuğun semptomunun yer yer terapist tarafından savunulması, çocuğun özgünlük hâli ve semptomunun yetişkin iktidarına düştüğü notlar bakımından elzemdir. Semptomun korunması ile devrimci psikoterapinin geleneksel psikoterapiden farklılaşması sağlanır. Sözgelimi, geleneksel psikoterapide çocuğun yalan söyleme, çalma, şiddet vb. davranışsal meselelerine terapist tarafından da kapasitesini aşan bir ilgi yönelirken, devrimci çocuk psikoterapisinde çocuğun bu davranışa neden ihtiyaç duyduğu ve yetişkin iktidarı karşısında nasıl bir kazanım/yer edindiği ile ilgilenilir. Örneğin; şiddet erken çocukluk döneminde sözel ifade aracı olarak kullanılıyor ise terapist tarafından şiddetin devrimci tarafları üzerinde ısrarla durulur. Çocuğun yetişkin dünyasına karşı bir savunu nosyonu olarak şiddet, terapi odasının dışında bırakılmaz bilakis içine alınır, yorumlanır.
Tüm bu sebeplerden ötürü, yet(iş)kinin, “şu çocuğun içini bir aç bakalım bir şey var mı” arzusunun terapist tarafından nasıl karşılandığı triatlonun ikinci sacayaklarındandır. Öyle ki özellikle bakımveren(ler)in ya da öteki ilgili öznelerin talepleri, çocuğun psikoterapisine neden ihtiyaç duydukları/beklentileri ve nasıl bir dönüşüm arzuladıkları terapi sürecini baskılayabilir. Çocuğun yukarıda bahsedildiği üzere, kendi psikoterapisi için karar verme potansiyelinin na-mümkün olduğunu düşündüğümüzde yetişkinin sürece dair tüm sual ve beklentilerinin özelde çocuğun “kendilik” hâline gölge düşüreceği açıktır. Bu ilişkinin terapist tarafından bakımverene teşhiri, ezen-ezilen özne ilişkilerine olan vurgusu kuşkusuz süreci çerçeveleyen devrimci diyalektiği hiç değilse koruyacaktır. Terapistin bu konudaki uyanık ve duyarlı pozisyonun, ebeveynler için oluşturacağı direnç terapinin kuşkusuz konusu olacaktır.
Çocuk Psikoterapisinin Kapsama Alanı Olarak Okullar
Devrimci psikoterapinin kapsama alanlarından bir diğeri ise okullardır. Okullar, (okullu) çocukların psikoterapiye yönlendirilmelerinde önemli bir rolü üstlendikleri için, dikkate alınması gereken önemli mekanlardan sadece biridir. Salt bu rolünden ötürü dahi, çocuğun akademik, bilişsel ve psikososyal pek çok alanını fitilleyen aynı zamanda çocuğun öznel yaşantısında terapötik bir geçişkenliği de var kılmaktadır. Çocuğun ebeveynleri ile ilişkisinde güçten düştüğü, değiştiremediği (veya değiştirmesinin gündem dahi olamayacağı), onaramadığı durumlar semptom olarak okula taşınır, çocuğun mahremiyet paketi böylelikle açılır. Bu dışavurumun çocuğun görece korunaklı görünen lokal mekânından (evinden) okula yol alışı son derece sancılıdır. Bu bağlamda çocuğun mobilizasyonu, semptomun mobilizasyonunu doğrudan muteber kılar. Yani semptomun nesnesi yön değiştirerek aktarım alanına dahil olur. Dolayısıyla öğretmen, çocuğun özdeşim alanına denk düşer, semptomun taşıyıcısı ve tedarikçisi hâline dönüşür. Çatışma nihayetinde kaçınılmazdır.
Bununla beraber, öğretmenin semptomları da bu karşılıklı ilişki dolayısıyla çocuğa geçer ve bir tür karşı-transferanstan bahsetmek mümkün olur. Bu durumda okul psikoloğu, öğretmen ve/veya ebeveynden çocuğun mahremiyetini ve kendiliğini sakınmasını destekleyen önemli bir güvenli mertebeye ulaşmak zorundadır. Okuldaki minör psikoterapötik eksenin doğrultusu, ebeveyn/öğretmen-çocuk çelişkileri ve bunun çocuğa olan etkilerini bütüncül olarak değerlendirmede yararlanılacak, gerektiğinde çocuğun semptomunu bir bütün olarak sahiplenecek ve kendi özgül alanı içinde ele alacak motivasyon dahilinde olmalıdır. Devrimci çocuk psikoterapisi, okul; terapinin çekim alanına girdiğinde, okula müdahâleyi de faydalı görür. Gerektiğinde okulda terapi koşullarının mümkün olma potansiyelini destekler.
Devrimci Çocuk Psikoterapisinde Çocuğa Bakış
Devrimci çocuk psikoterapisi, psikoterapide bir ekol olmayı arzulayan değil, terapide bir usul olarak devrimciliği savunan bir anlayışı temsil eder. Çocuğun günlük yaşantısındaki güçten düşmelerine sahip çıkmanın ve onu ayağa kaldırmanın olanaklarını terapist-çocuk-mekân ilişkisinde aramaya davet eder. Terapistin yetişkinliği ile danışanın çocukluğu arasındaki kartezyenliğe vurgu yaparak genel psikoterapi anlayışlarındaki eşitsizliği, uygulamada göğüsler. Çocuk-yetişkin arası ilişkilerdeki eş-değerliğe dair çelişkilerin, terapideki dengelere yansıması ile ilgilenir. Çocuğun kendi tasarımını oluşturabilmesi adına ebeveyniyle arasındaki çatışmaları önemser ve sürecin diyalektik bir parçası olarak dikkate alır.
Devrimci psikoterapistin çocuk-yetişkin (ezilen-ezen) arasındaki pozisyonu tam da bu yüzden, çocuk lehine olmak zorundadır. Çocuk terapisi, yetişkin vesayetiyle taçlandığından çocuğun tüm güçlülüğüne yatırım yapabilmesi adına “tam bir özgürleşme mümkün mü” tartışmasını gerektirir. Bakımverenleri tarafından terapiye getirilmiş çocuğun alternatif tarih yazımının koşulsuz kabullenilmesine dair tartışma bu çelişkileri dinamitler. Ancak gelin görün ki bu, ortak tarih yazımları (yetişkinin kendi çocukluğu oracıkta durmaktadır) dolayısıyla epeyce zaman alır. Çocuğun kendi kümesinin bağımsız elemanı olabilmesinin yolu, yetişkinin (bakımveren ya da terapist) terapi sürecine yönelik bilinçdışı yatırımlarından geri çekilebilmesi ile olanaklı hâle gelir.
Çocuğun, çocuk olma deneyimi hakkındaki algısı, ne yazık ki tüm bu gerekçelerden ötürü öteki ezilen özne hâllerinden (kadın, LGBTİQ+, proleter vb.) çok daha güç örgütlenir. Kendiliğini fark edene kadar geçen zamanda pek çok yetişkinin yorumuna, hâllenmelerine ve toplumsal ahlak kodlarına maruz kalan çocuk, bu yap-boz inşa sürecinde, olmasına müsaade edildiği kadarıyla ve oldurabildiği özüyle direnmenin bir biçimini yakalayabildiğinde bu durum bir “şans” olarak telakki edilir. Çocuğun, yetişkinler dünyasındaki kısa paslaşmalardan ve güç eşitsizliklerinden bir biçimde korunmasının olanaklı göründüğü yerlerden biri olması bakımından, devrimci çocuk psikoterapisinden bahsetmek bu yüzden de elzemdir biraz. Çocuğa dair bahislerin tamamında, çocuğun öznelik hâline dair savrulan sözler için özürle devam etmek bir düsturdur aynı zamanda.
Konvansiyonel (geleneksel) anlayışta, bir yetişkin aklı tarafından terapiye gönderilen(!) çocuğun desteklenmesinden önce, neredeyse refleks olarak çocukta değişim/dönüşüm beklenilen arıza davranış ile (semptomla) ilgilenilir. Hâlbuki, çocuk psikoterapisinde yukarıda bahsi geçen tüm değişkenlerden ötürü çocuğun kendi eylemleri hakkında farkındalık sahibi olması için, öncelikle nihai olarak kendi eylemlerinin olabileceğine dair farkındalığının desteklenmesi gerekir. Hele hele erken çağ çocukluğunun terapi sürecinde, neredeyse tüm aksiyonların bilinçdışı ilerlediğini varsaydığımızda, çocuğun davranışındaki/semptomundaki değişimin gözle görülür hâle gelmesinin “iyimser olmayan bir umuda” dönüşmesi kaçınılmazdır (Eagleton, 2016).
Yine erken çağ çocukluk psikoterapisi sürecinin bir bölümü, bu bilinçdışı algının çoğunlukla oyun ve çeşitli usüller aracılığıyla deşifrasyonu ile geçer. Bu deşifre hâli, öyle ki bazı çocuklara hitap etmez ve çocuk tarafından reddedilir (“böyle konuşmanı istemiyorum”). Terapistin gündelik yaşamında karşılaştığı öteki öznelerden farklı konuştuğuna dair yüzleştirme de esasta, bir o kadar devrimcidir: “Senin kim olduğunu bilmiyorum, ancak kim olabileceğini tahmin ediyorum!” Devrimci çocuk psikoterapisi, çocuğun kendi kaderini tayin hakkını eline alması ve kim olduğunun ayırdına varması için bir olanaktır.
Son Söz Yerine
Çocuğun semptomunun, -tıpkı yetişkin psikoterapisinde olduğu üzere- bir mühlet desteklenmesinin devrimci psikoterapist-çocuk ilişkisinde güveni yordayan başat unsurlardan biri olduğuna sıklıkla bu yazıda değinildi. Sıklıkla biricik psikoterapist ilgimiz, o pek sevilen meşhur çocuk psikoterapisi argümanlarından çocuğun her hâliyle kabulüne fütursuzca odaklanmış vaziyette bulunduğundan, çocuğun kabul edilmeyen hâlleri ile ne yapıldığına bakmak da bir o kadar kapsama alanımız içerisindedir. Zira terapistin bilinçdışı da hem kendi çocukluğu hem de çocuklara dair belirlenimlerle doludur. Bu belirlenimlerin teşhiri ve kabulü kuşkusuz kolayca vukuu bulmamaktadır. “Terapistin kabul edilmeyenleri” ile çocuğa sahip çıkmayı öğrenmesi/öğretmesi triatlonun son hâlkasıdır.
Çocuğun zayıflığı ve güçlenmesi gerektiğine dair imaj, bir üst paragrafta belirtildiği hâliyle terapistin arkaik alanında da mevcuttur. Çocuğun “güçten düşük” olduğuna dair sayıklanmalar bütünüyle çocuğu ele almaya olanak sağlayan bir metafor değildir kuşkusuz. Bilhassa çocuğun güçten düşürülmesine ve zayıflatılmasına işaret etmesi bakımından ilgi uyandırıcıdır. Çocuğun güçlü olmadığı yanılsamasının kaçınılmaz şekilde iktidar ilişkilerini güçlendirdiği ise açıktır. Yetke, beceriden yoksun olarak gördüğü çocuğun itirazını kaçırarak çocuğu da kaçırmayı göze alır. Ya itirazı paketler ya da defetmek için elini korkak alıştırmaz(!) İtiraz türlü dolayımlarla kendini imha ettiğinde ise, çocuk yetkenin boyunduruğu altına girmiş sayılabilir. Türlü yaşam olayları karşısında özgül becerilerini savunan çocuğun yetkeden sıyrılmaya hakkı vardır. Otonomi olanağı, bu hakka ilişkin farkındalık ile ayartılır. Bu sebepten devrimci çocuk psikoterapisi, sadece çocuğun sıyrılma hakkını uyandırmak için dahi alternatif bir arayıştır.
Geleneksel çocukluk anlayışı ve psikoterapi tasarımlarından sıyrılmak ve çocuğun yanına düşmek hiç şüphesiz terapistin dünya görüşünden beslenir. Çocuğa ve bir bütün olarak çocukluğa eleştirel bakışın terapi sürecine olan etkisini görmezden gelmek amiyane tabirle ahmakçadır. Tarafsızlığın dayandırıldığı bir psikoterapinin kül yutmazlığına yaslanan bir bakışın iflası kaçınılmazdır. Bakıştan söz edilmediği hâllerde ise, tam kabulün liberal bir söylentiden öteye geçmeyeceği aşikardır. Dilerim izahati mümkün bir çocukluğu, formundan başkaca tasvir etmeye yaraşan bakışımız hasıl olur!
Çocuğun kendi kaderini tayin hakkını destekleyen, çocukluğun dayanılmaz hafifliğini göğüsleyen ve yüreklendiren tüm terapistlere teşekkürle…
Kaynaklar
Eagleton, T. (2016). İyimser olmayan umut. Ayrıntı Yayınları
Yazar notu: Bu serinin devamı gelecektir.