Dibe Vururken


Emre Oral
Kendi çapında bir estet,
erotist ve düşünür

Okyanusun görünürdeki nüfusunun fazlalığından şikâyetçiyiz; ancak görünmeyen tarafta, dipte de durum farklı görünmüyor. Dibe vuranlarla doluyor modernin gerisinden moderni eleştiren; başka bir deyişle, henüz iç giysilerini bile giymemişken, mantosunu palas pandıras üzerine geçiren dünya. Aynı şiirler yazılıyor, aynı ahlar çekiliyor, aynı yerlerde toplanılıp aynı şeyler konuşuluyor ve hatta -esasında bir ‘hatta’yı bile hak etmeyecek derecede, aynı sıradanlıklardan şikâyet ediliyor. Ölü bir balık, dibe vururken tüm heybetini takınmaz elbet; öyleyse dibe vuran bir insan, öfkesi kendi öfkesi değilken, korkusunu bile bir üst kimlikten ya da bir alt varoluştan alıyorken nasıl ölü bir balığın şeffaflığına sahip olabilir?

Özgür ve özgün bir biçimde dibe vurma olanağı, özgür ve özgün bir biçimde dibe vurma hakkı seviyesine çökerken, tek başına insanın dibe vuruşu için de tek bir profil tasarlanıyor. Modası geçmek üzere olduğu, öğrencilerin tepkilerinden anlaşılan bir öğretmen modelinin, öğrencileri birbirlerine emanet ederek grup çalışmasına itelemesinde olduğu gibi, tek başına insan da dibe vururken başkalarına emanet bir şekilde, birlikte dibe vurmaya zorlanıyor. Birlikte okyanusun derinliklerine doğru süzülen kişilikler, birlikte yeryüzünün derinliklerine süzülen kar tanelerinin yalnızlığından kaçınmak için, onların tam aksi davranıyorlar. Dibe vururken, o, eşsizliği değerli olan dibi buldukları anda, büyük bir güçle, taşıdıkları bedenleri yukarı itecek olan ayaklar birbirlerine dokunmayagörsün; manyetik bir alana yenik düşen metallerin sergilediği birlik ve beraberlik, hemen modernize bir alana yenik düşen bireylerin sergilediği dayanışmayı ve ortak değerleri andırır. Dayanışma içinde gerçekleşen dibe vuruşlar da birbirine benzemekten kurtulamaz, dolayısıyla dibe vuruşların eşsizliğine ölümcül bir darbe inmiş olur.

Neydi dibe vuruşların eşsizliğini bu denli söz edilesi kılan? Daha öncesinde dibe vuranların toplama kamplarından; modern dünyanın modern uygulamaları olan tımarhanelerden söz etmek gerekiyor muydu? Yoksa gündelik hayatta tanrı-baba-iktidar üçlüsü artık bu çağdışılığın farkına vardı da, görünmez elinin hayaleti hâlâ aramızda dolaşan Adam Smith gibi, ancak bu sefer daha farklı bir bağlamda ‘Herkes başının çaresine baksın!’ diye salık vererek, tek başına insanı, kendi tımarhanesini dayayıp döşemeye mi zorluyor? Kimin hasta olup kimin sağlıklı olduğuna kanaat getirmenin faydaları saymakla bitmez; peki zararlarını saymaya kalkanlar neredeler? Cam Armonika’da[1] Andrey Khrzhanovskiy’nin kahramanları ve bunların dövüşleri, gerçek dünyada sahnelenen danışıklı dövüşlerden ve iktidar eliyle hâl edilegelen isimsizlerden daha gerçek bir pozisyondaydılar. Sahi, delilerin yaşadığı dünyayı akıllıların -daha rahatsızlık verici bir deyimle- sağlıklıların dünyasından ayıran sınırda; dünyanın, bilindik tüm sınırlarının aksine, bir sınır kapısının veya bir gözetleme kulesinin bile bulunmadığı bu ıssız karanlıkta birtakım faili meçhulleri de bekleyemez miyiz?

Şüphesiz, halkın geriye kalan kesimini bir delinin şerrinden esirgeyen güç kadar takdire şayan başka bir güç daha bulmak zordur. Kişiye kolsuz gömleği giyDİRebilen,kişinin rızası olmadan, bu kişinin damarlarında dolaşan sıvıya gerektiği hâllerde, eser miktarda barbiturat ekleyebilen; dahası, kişinin yazma olanağını elinden alabilen bu güç, dibe vuruşun yöntembiliminden, terminolojisinden ve kronolojisinden yoksundur; yoksun oluşu da kendi yararınadır.

Dibe vuranların büyük bir kısmı delirmekten korkar, bundan korkanların küçük bir kısmı delirir ve delirenlerin de büyük bir kısmı, onu yaratanlara teslim olurlar. Teslim olmayanlar hakkında söylenebilecek her şeyi, eğer konuşma özgürlükleri de ellerinden alınmamışsa, yine sadece teslim olmayanlardan duyabiliriz. Doğal, işlenmemiş, manipüle edilmemiş ve ötelenmemiş bir dibe vuruş -sonuçları ne yönde olursa olsun- daima özgündür; çünkü kişilikler özgündür. En dokunaklı dibe vuruşlar, tarihin derinliklerinde devam eden kanlı çarpışmaları andırırcasına, bir tanrıyı, bir babanın zihnini veya bir iktidarın, zihnine düşürdüğü gölgeleri silmeye çalışan insan yavrularının dibe vuruşları olur. Ucu sivri ve akkor hâlinde bir demir parçasıyla deriye kazınan harfleri, deriyi yüzerek silmeye çalışmak gibidir bu. Heyhat, deri, kertenkelenin kuyruğu gibi, yenilenemez; ancak silinen zihin, bomboş da ayakta kalabilir! Gelgelelim, insan bomboş bir zihinle ayakta kalmakta zorlanır.

Çocukluk döneminde zihin tuvalini doldurmak üzere depolanan materyal, erken gençlik döneminde kullanıma hazır hâle gelir ve tuval dolmaya başlar. Tuvalde yer kalmadığında ise genç için yapacak çok şey de kalmamış olur. İçinde biraz olsun kendine-yönelim barındıran kişi, boyaya bulanmış elleriyle, yarattığı eserini; tüm detaylarıyla yaşantısını ve onu şekillendiren karakterini seyretmeye başlar ve seyir, kendine-yönelimin getirdiği, pişmanlık benzeri bir duygu çimdiğiyle bölünür. Bu kendine-yönelim iksirini edinememiş kişinin mutluluğu, iksiri edinebilmiş kişinin mutluluğu karşısında, on metrekarede bütün oyuncakları yanında olan çocuğun, yağmur ormanlarını, oradaki hayvan ve bitki türlerini, nehirleri, çölleri ve dağları aşıp oradan geçen bir çocuğun mutluluğu karşısındaki mutluluğu gibidir. Dolan tuvalden sonra doğan yaşam boşluğunu dolduracak olan bir iş yaşamı, tanrı ve babanın zihinsel tiranından sonra, iktidarın temsilcisi olarak oracıkta iştahla beklemektedir. Kişinin kendi dibe vuruşunun, yine kendi ilgisinin odağı hâline gelmesi, halkın geriye kalanını delilerden koruyan gücün işine hiç mi hiç gelmez. Dolayısıyla gündelik yaşantıya ayak uydurabilmesi; yaşam enerjisini yine düzenli, ütülü ve katlı biçimde iktidara teslim edebilmesi için, deliler tedavi edilmelidir. Uygarlık bünyesinde sistemli bir delirme sergileyen kişi, sadece, bu uygarlığın üç kuvvet odağının –tanrı, baba ve iktidarın alan çizgilerini zihninden temizliyor demektir. Sancılı geçen bu dönemde ayakta durabilmesi için, kişi, tedavi görmesi konusunda ikna edilir; o, kesinlikle ıslah edilmelidir.

İnsanın, hayatı nasıl yaşayabileceği sorusuna getirilen, sürekli çekişme hâlinde olan, sonuç olarak hiçbirinin öne çıkmadığı, birbirinin alternatifi olan felsefi cevaplar, yaşamın dişlilerinin çıkardığı mekanik gürültünün arka fonluğunda, bir sigara dumanı gibi, kaybolup gider. Ancak yine tıpkı sigara dumanının açık havaya bıraktığı moleküller aracılığıyla varlığını sürdürmesinde olduğu gibi, bu cevaplar da hayatımızdaki tek tük titreşimleriyle, rahatsız edici felsefi aromalarıyla var olmayı sürdürür. İktidar, nöronlarda iş görecek derecede ölçek küçültemediğinden olsa gerek, tüm yasaların üzerinde bir yasallığa sahip bu aromalı etken maddeyle, ancak sosyolojik ve psikolojik düzlemde savaşabiliyor. Tabii eğer bir insan, kendi elleriyle, bir nevi mikro-kolluk kuvvetleri diye bahsedebileceğimiz antidepresanları alarak, dibe vuruşunu niteliksizleştirmez, onun özgünlüğüne darbe vurmazsa. Dibe vurmak, gelinen bu çağda, ben adına tek ayin olarak devinmektedir. Onu kitleler hâlinde savunmaya teşebbüs etmek, farkında olmadan onun niteliklerini kaybetmesine yol açmak demektir. Benler, özgünlükleri ölçüsünde dibe vururlar; bizler ise sıradanlıkları ölçüsünde zirve yaparlar.

[1]Стекляннаягармоника (Cam Armonika). 1968 tarihli Rus animasyonu. Dönemin komünist diktasının da etkisiyle ağır komünist propaganda unsurları barındırır.