Disipliner Adab-ı Muaşeret Karşısında Prekaryanın Kuram Önerme Cesareti


Mete Sefa Uysal
Jena Friedrich-Schiller Üniversitesi, Sosyal Psikoloji Bölümü, Araştırmacı

N. Ekrem Düzen
Bielefeld Üniversitesi, Disiplinlerarası Çatışma ve Şiddet Araştırmaları Enstitüsü, Araştırmacı

Metodoloji Çıkmazından Kuramsal Çıkış

Psikolojinin nicedir metodoloji labirentinde yolunu kaybettiği biliniyor. Ufukta bir çıkış alameti görünmüyor. Çıkış yolunun metodolojik yeterlikten çok kuramsal sağlamlıktan geçtiğini söyleyenlerin sayısı artıyor. Psikolojinin kuramsal veya yöntemsel tıkanıklıklarını gözden geçiren çalışmalarda (bkz. Danziger, 1985, 1994; Eronen, 2020; Eronen ve Bringmann, 2021; Flis ve van Eck, 2018), araştırmaların etki değerini düşüren ilintisizlik, etkisizlik, tekdüzelik, bulanıklık gibi nitel öğelerin altının çizildiğini görebiliyoruz. Öte yandan bu nitelemelerle belirlenen düşünsel zayıflığın hangi sosyopolitik etkenler aracılığıyla süreğen hâle geldiğinin eş derecede göz önünde tutulmadığını saptıyoruz (tartışma için bkz. Brembs ve ark., 2013; Flis, 2019; Nosek ve ark., 2012). Disiplinin varoluş gerekçelerini sarsacak dereceye gerilemiş düşünsel zemin zayıflığı bir entelektüel yetersizlik olarak da sorgulanma eşiğinde. Bu açıdan, sosyopolitik etkenleri tanımlama, görünür kılma, çözümleme ve etkilerini azaltma yolları aramak başkasına havale edilemeyecek işler arasında.
 
Kuramsal sağlamlığın kurulamayışı, psikolojinin araştırma konusunu kaybetmiş –belki de hiç bulamamış– olmasıyla yakından ilgili. Psikolojinin uzun zamandır olgu tanımlama-inceleme çabasından çok değişken listeleme-eşleştirme faaliyetine kapıldığını görüyoruz (Düzen ve Uysal, 2022). Olgu irdelemeye elverişli metodoloji geliştirme girişimleri yerine değişkenler arası ilintileri daha dakik ölçme yarışları izliyoruz. Ana-akım psikoloji literatürü, hangi temel araştırma konusuyla ilgili olduğu belirsiz değişkenler arasında çapraz ilintilerin raporlandığı bir hesap tablosundan farksız.

Bu hesap tablosuna göre, psikoloji bilimsel bir disiplin karakteri arz etmiyor: Aralarında ilinti raporlanabilecek her değişken eşleştirmesinden araştırma konusu türetmek disipline damgasını vuruyor. Araştırma soruları yaratıcı tasarımlardan çok ‘bulduğunu yığma’ işlemiyle ‘inşa’ ediliyor. Devamında, hipotezler de bulup buluşturulan değişkenler arasında saptanması muhtemel ilintilere göre kuruluyor. Savunulması zor yollardan çatılmış araştırma desenlerinin başvurduğu sınama yöntemleri de araştırma sorusu üretme veya hipotez kurma usullülerden daha az problemli değil. Nicel veri–nitel veri çekişmesini üretken bir tartışmaya dönüştürmesi beklenen psikoloji fırsatçılık yapmıyorsa da metodolojik iyileştirme peşine düşmüyor. Giderek, hangi olguya ilişkin olduğu belirsiz –hatta bir olguyla ilişkin olup olmadığı şüpheli– değişkenlerle ilgili istatistik tutan veya anekdot derleyen bir kayıt bürosuna dönüşüyor.

Psikolojinin ikinci sınıf bir çalışma alanına gerilemesinin bir kolaycılıkla bağlantılı olduğunu görmemek imkânsız. Ne var ki kolaycılık bir açıklama işlevi görmüyor. Düşünsel zemin zayıflığı ve entelektüel cılızlığı beraberinde getiren, yerleşmesine yardım eden ve süreğen hâle getiren etkin çevre unsurları olmalı. Dolayısıyla kolaycılık cevap oluşturmak bir yana, cevaplanması gereken asıl soruyu belirginleştiriyor: Bu kolaycılığı hazırlayan ve meşrulaştıran sosyopolitik etkenler ve etkileri nelerdir?

Sosyopolitik Çarpmanın Kuramsal-Yöntemsel Toplama Üstüne Dağılma Özelliği

Sosyopolitik etkenler, mevcut düşünsel-entelektüel çevreyle çatışmayan ve ana-akım bilim camiasında uyulması beklenen davranışma düsturunu (adab-ı muaşeret, code of conduct) biçimlendiren zorlayıcı çevre koşulları kategorisi olarak anlaşılabilir. Bizim sosyopolitik çarpanlar olarak adlandırdığımız bu kategori bir kuvvetler bileşkesi gibi düşünülebilir. Hem kümenin her bir üyesi kendi başına birer etken hem de bütün küme bileşik bir etken olarak ele alınabilir. Sosyopolitik çarpanlar kategorisi kuram-yöntem sorunlarının başına alınmadığında bu, konuların güncel gerçeklerden soyutlanarak konuşulmasıyla sonuçlanır. Bu konuşmalar, çözüm üreten tartışmalar ekseninden genişlemek yerine ekol-ekip çekişmeleri dairesine sıkışır.

Giderek her alanda etkisini gösteren sosyopolitik çarpanlar, makbul davranışma düsturunun da daha derin yerleşmesine hız kazandırıyor: Disiplinin çalışma usullerini belirliyor ve araştırmacıların neyi nasıl yapacağını bildiren bir talimatname işlevi görüyor. Böylece disiplin, bu davranışma düsturuna uymayı taahhüt eden üyelerin girebildiği bir camia, bir sosyal dernek, bir sınıfsal kulübe dönüşüyor. Demek ki psikolojinin düşünsel zayıflık, kuramsal çürüklük veya entelektüel cılızlığını sınıfsallığından ayrı düşünemeyeceğimizi gözden kaçırmamak gerekiyor. Kuşkusuz sınıfsallık meselesi sadece psikolojiye özgü değil. Bilimsel faaliyetin sınıfsallığını başlı başına ele alan çalışmalara duyulan ihtiyaç saklı kalmak kaydıyla, şimdilik bazı disiplinlerin sınıfsallığı öne çıkan disiplinler arasında bulunduğunu kaydetmekle yetinelim.

Sosyopolitik etkenler, kapsamlı çalışmaların konusu olmayı gerektiren çok cepheli büyük bir hacimle karşımıza çıkıyor. Biz bu yazının izleğiyle daha doğrudan ilintili gördüklerimiz arasından üç temaya kısaca değinerek bu çarpan etkisinin bir taslağını çizmeyi deniyoruz. Seçtiğimiz temaları güvencesizlik (precarity), teşvik düzeneği (incentive scheme) ve sosyal kaytarma (social loafing) başlıklarıyla ve birbirini besleyen bir döngü oluşturdukları saptamasıyla özetliyoruz. Bu noktada, sosyal çarpanların bizim yer verdiğimiz etkenlerden ibaret olmadığını, bu üç çarpanın örnek olarak görülmesi gerektiğini ve etkili sosyal çarpanların neler olduğunun belirlenmesinden başlayarak sosyal çarpanların bilgi üretme faaliyetiyle dinamik etkileşimini incelemenin araştırmacıları bekleyen en önemli işler arasında bulunduğunu vurgulamak istiyoruz.

a) Güvencesizlik Tuzağı

Akademideki güvencesizliğin büyük ancak kolay özetlenebilir sistemik ve ekonomi-politik sebeplerine girmeksizin, bu sebeplerle sıkı sıkıya bağlı olan aracı etkenin –teşvik ve kaytarma sorunlarını da hazırlayan– güvencesizlik olduğunu saptıyoruz. Kısaca, akademide güvenceli bir pozisyona akademik yaşamın ileri aşamalarından ve genellikle ileri yaşlardan önce erişilemiyor. Bu aşamaya dek ise aşırı rekabetçi, karmaşık ve kargaşalı bir ortamda yoğun bir şekilde çalışmak olağan kabul ediliyor. Daha doğrusu, mücadele olmaması gereken bir alan mücadele alanına dönüştürülerek akademik yarış bir sosyal norm olarak dayatılıyor. Özellikle akademik yaşamının erken aşamalarında olan araştırmacı, teşvik düzeneğine uyup büyük soru(n)lardan kaytaran camiaya dahil olarak akademik hayatta kalabiliyor. Böylece akademinin davranışım düsturu bu sosyal normdan genişliyor ve alternatif davranışım düsturlarına alan bırakmayarak neredeyse doktrinleşiyor.

Dünyadaki siyasal dönüşümler akademik özgürlükleri ve akademisyenleri giderek daha fazla hedef alıyor. Özellikle Türkiye, ABD, Macaristan, Polonya gibi ülkelerdeki sağ-popülist iktidar saldırılarının güvencesizliğin oldukça korunaksız bir yönüne dokunduğu muhakkak (Loher ve ark., 2019). Öte yandan, liberal demokrasilerin özgür addedilen akademisyenlerinin güvencesizliği, kurumsal akademinin içkin sorunlarının derinliğini gösteriyor.

Brankovic’in (2021) derlediğine göre, Avrupa’nın örnek gösterilen akademilerinden Almanya’da 45 yaş altı akademik görevlinin %92’si kadrolu değil ve bu kesim ülkedeki akademisyenler arasındaki en büyük grup. Manzara, güvencesiz genç akademisyenlerin ülkedeki akademisyenlere oranının %68 olduğu İngiltere ve %75 olduğu ABD’de de farklı değil (Precarious International, 2021). Yine Almanya örneğinden devam edersek, pek çok ülkedeki uygulamaların bir benzeri olan “genç akademisyenlerin kariyerlerine bir son kullanma tarihi atama” uygulaması söz konusu. Kalıcı bir kadro alana dek kısa süreli güvencesiz sözleşmelerle ve en fazla 6 yıl istihdam olanağı tanınıyor. Kadro oranları ve sözleşme süreleri, bireysel başarının normlaştığı bu çalışma ortamında çok yüksek bir dışarıda kalma tehdidi anlamına geliyor.

Zehirli bir rekabet ortamı yaratan bu durum genç akademisyenleri akademiyi dönüştürme yerine verili kurallara uymaya zorluyor. Teşvik düzeneğinin dayattığı ve büyük çoğunluğu kuram-yöntem sorunsalının uzağından bile geçmeyen projelerde çalışan genç araştırmacılar, kolektif bilgi üretme yerine büyük soru(n)ları asla gerçekleşmeyecek gelecek çalışmalara devrederek sosyal kaytarmaya savruluyor.

Durmaksızın yayılan güvencesizliğe eklemlenen performans kaygısı, fon bulma telaşı ve yayın baskısı gibi etkenler bilgi üretmeyi merkeze alan gündelik bilişsel ve duyuşsal akademik dertlerle (düşünme, konuşma, tartışma, etkileşimde bulunma, heyecanlanma, hayal kırıklığına uğrama, paylaşma, iş birliğinde bulunma, vb.) hemhal olma ve akademik özgürlüğe yönelik tehditleri protesto etme fırsatına sahip özgür görünen akademilerde bile disiplinin kuram üretme kabiliyetini öldüren sonuçlara yol açıyor. Tüm bu etkenlerin artan sayıda akademik çalışanın iç iklimini oluşturduğunu (Brankovic, 2021) ve bu iç iklimin düşünsel zeminin önemli aşındırıcılarından biri olduğunu söyleyebiliriz (Rogler, 2019).

Güvenceli kadrolara erişimi olmayan araştırmacıların, genç araştırmacılar (bkz. “junior researcher”) olarak etiketlenmesi, bu etiketi olağanlaştırdığı gibi güvencesizliğin meşrulaştırılmasına da hizmet ediyor. Bu yıkıcı meşrulaştırılmayla mücadele yolları tarihsel olarak işçi haklarını güvence altına alma çabalarından farklı bir hatta ilerlemiyor. Öyle ki dünyanın pek çok farklı bölgesinden bilim insanının katkısıyla hazırlanan ve akademik prekaryayı haklarına sahip çıkmak üzere kolektif mücadeleye çağıran Güvencesiz Enternasyonal Manifestosu’nun giriş cümlesi bu tarihsel paralelliği yansıtıyor: “Avrupa’nın akademik çevrelerine bir hayalet musallat oluyor; bu, Akademik Prekarya’nın hayaleti” (Precarious International, 2021).

b) Teşvik Düzeneği

Güvencesizliği kısmen görünmez kılarak sürdürücü rol oynayan en önemli etkenlerden birinin de araştırma alanını biçimlendiren ve çalışma konularını belirleyen teşvik düzeneği olduğu biliniyor (Nosek ve ark., 2012). Bu doğrultuda çalışmaları bulunan Brian Nosek, Tomasz Witkowski’ye verdiği bir mülakatta, psikolojinin teşvik (incentive) meselesini mutlaka çözmesi gerektiğini, bu mesele çözülmediği sürece psikolojinin son derece dar bir disiplin hâline geleceğini belirtiyor (Witkowski, 2020). Disiplinin araştırma konusunu sadece yüksek sayıda değil aynı zamanda prestijli addedilen mecralarda yayın yapma baskısının belirlediğini bir kez daha saptayan bu ifade, kuramsal zemin zayıflarken yöntem sorununun niçin giderek tümüyle teknik bir konuya indirgendiğine de ışık tutuyor.

Witkowski’nin davranış çalışmalarına psikolojide giderek daha az yer verildiğine ilişkin çarpıcı çalışmaları hatırlatması üzerine Nosek, basitçe, gerçek davranışı ölçmenin zor, bir anket dağıtıvermenin kolay olduğunu söylüyor. İkincisinde daha çok yayın üretebiliyor olmak, psikologların bu kolaylığa sapmalarına yol açıyor. Nosek, ayrıca, psikolojinin araştırmak istediği pek çok konunun mevcut teçhizatla çalışmaya uygun olmadığını vurguluyor. Disiplinin sormak istediği soruları bugünkü çalışma biçimini değiştirmeksizin sorup yanıtlamasının mümkün olmadığına inanıyor.

Nosek, kurucuları arasında bulunduğu Açık Bilim Merkezi’nde (Center for Open Science) yürütülen kolektif çalışma biçimiyle teşvik meselesini yatay dağıtımla paylaşarak hafifletmeyi, böylece açığa çıkan zaman ve enerjiyle araştırmanın esas sorusunu çalışmayı denediklerini ve umut verici mesafeler aldıklarını belirtiyor.

Açık Bilim Hareketi’nin olası yapıcı katkıları saklı kalmak kaydıyla, girişimin kısa tarihine baktığımızda, önemli bir potansiyel tehlikenin bu vaatlerin önüne geçebileceğini görebiliriz. Hareket bir camia, sosyal dernek veya sınıfsal bir kulüp hâlini almış ana-akım psikolojiye tekrar bilimsel ve kolektif bir hüviyet kazandırmak yerine alternatif bir camia, sosyal dernek veya sınıfsal bir kulüp öneriyor olabilir. Mikro-iktidarların her köşe başında kolaylıkla yetişebildiği akademide, genç akademisyenleri içermek vaadinde olan bu hareketin güvencesizlik meselesine eğilmeden –veya sadece dolaylı eğilerek– genç akademisyenleri kolektif bir yapıya dahil etme dışında çözüm önerisi geliştirmediğini gözden kaçırmamak gerekiyor.

Öte yandan Nosek, psikolojinin diğer disiplinlerin yolunu izleyemeyecek bir özgünlük taşıdığına inandığını, fakat bu inancın kibirle karışık düşük özgüvenle birleşerek savunmacı bir tutuma dönüştüğünü, bu yüzden dönüp diğer disiplinlerdeki hangi gelişmelerden yararlanabileceğine bakmadığını ekliyor. Nosek, tıpkı teşvik düzeneğini aşmak gerektiği gibi bu tutumun da geride bırakılması gerektiğini vurguluyor.

Bu haklı vurguya rağmen bu tutumu da dikkatli izlemek gerekiyor. Kolektif içermenin, teşvik sorununu çözebileceği ve bu sayede zayıf düşünsel zemini güçlendirebileceği iyi niyetli bir düşünce olabilir. Ne var ki bu iyi niyetli grupların kendi iktidar alanlarını yaratması ve ikinci sınıf sosyal dernek konumundaki psikolojinin birinci sınıf gibi görünen alternatifi olmaktan öteye gidememesi sürpriz olmayacaktır. Kendi sınıfsal kulübünden olmayana –sınıfsal kulübüyle kesişen cinsiyet, yaş, kültür gibi diğer sınıfsal(laşmış) kulüplerin verdiği güç ve cüretle– metot polisliğine soyunan araştırmacıların sayısının artmasının güvencesizlik ve teşvik sorununu derinleştireceği aşikâr.

c) Sosyal Kaytarma

Güvencesizlik içinde ve teşvik düzeneği baskısı altında çalışan araştırmacı, elindeki çalışmanın özgül yöntemine özen göstermekle yetinmek zorunda kaldığında –ortaya düzgün ve temiz bir çalışma çıksa bile– ne kuram ne yöntem bakımından benzerlerinden ayrışmayan teknik bir katkı üretmeyle yetinmek zorunda kalır.

Başka bir ifadeyle, yöntem konularının teknik işlemler düzeyinde ele alınması bu sorunların hiç ele alınmamasıyla sonuçlanır. Teknik iyileştirmelerin kuramsal iyileştirmelere katkısı yadsınamaz ise de (Guest ve Martin, 2021; Irvine, 2021; Lakens, 2019) bu iki grup uğraş arasındaki bağıntı sürekli ve aktif bir çabayla kurulmazsa, bir gruptaki gelişmelerin diğer gruptaki ihtiyaçları yanıtlama gücü azalır (bkz. Pham ve Oh, 2021; Rubin, 2020; Uygun Tunç ve ark., 2021).

Ne var ki metodoloji-metot bağıntısını gözeterek kuram-yöntem süreğenliği gibi büyük soru(n)ları düşünsel gündemine almanın önemini kavrayan araştırmacının karşılaşacağı sorunlar disiplinin entelektüel kuraklığından önce sosyopolitik çarpanların çemberindedir. Öncelikle, bu gibi soru(n)ları odağına almak, bazen tamamen keyfi bazense camianın norm addettiği metot seçimlerinin ötesine geçerek kendi alanının metodolojisine ilişkin başlı başına bir çalışma repertuarı gerektirir. Dahası, bu entelektüel problemi, tematik odağı kaybetme riski, çok sayıda yayın yapmaktan geri kalma ve yaptığı çalışmayı ve bulgularını ya önemsemeyecek ya da anlamayacak bir camiaya aktarmanın zorluğu gibi pek çok pratik problem takip eder. İlkinde kolektif bir çabayla yüklenilmesi gereken yükü tek başına yüklenen, ikincisinde ise akademik hayattaki güvencesizliğini perçinleyen araştırmacı kendini bir açmazda bulur: Ya yalnızlaşmayı, tek başına kalmayı göze alacaktır ya da herkes ne yapıyorsa o da onu yapacaktır. Bu açmaz, araştırmacının bazen gönüllü ama çoğu zaman zorunlu olarak sosyal kaytarmaya meylettiği kaygan zeminin ta kendisidir.

Bu kaygan zeminde ayakta kalmaya çalışan ve kolektif destekten mahrum tekil araştırmacı, kendine kalsa çözmeye girişeceği kuram-yöntem sorunlarını kendisinden daha sağlam zeminde bulunan bir araştırmacının çözmesini ve aynı zamanda bulunduğu zemini sağlamlaştırmasını bekler (sosyal ve akademik kaytarma etkilerini inceleyen çalışma örnekleri için bkz. Curcio ve Lynch, 2017; Karau, 2019; Karau ve Williams, 1993). Oysa böyle bir araştırmacı yoktur; hayalidir ve hiç zuhur etmeyecektir. Bu bekleyiş sırasında sosyal kaytarma düşünsel kaytarmaya karışır. Böylece sosyopolitik çarpanlar, düşünsel zayıflık ve entelektüel cılızlığı derinleştirerek kuramsal sorunların metodoloji anaforunda dibe çöküşünü hızlandırır.

Bilgi Üretmekten Kendine-Hizmet Etmeye Gerileyiş

Kuram-yöntem sorunlarını derinleştiren gelişmelerin önemli bir bölümünü dayanaksız önermelere ve çürük sınamalara rağmen kullanım alanı bulan psikolojik hizmetlerin yaygınlaşması oluşturuyor. Psikoloji, niteliksiz ürün üretmekle kalmayıp üretilmişini de yeniden üretmekten ve hatta hammadde olarak kullanmaktan geri durmuyor. Örneğin, psikiyatri alanında geliştirilmiş tanı kategorilerine dayalı psikolojik hizmetler bu niteliksiz ürün-hizmet sepetinin en iri, en göz alıcı, en rağbet gören, en pahalı ve en kullanışsız mamulleri. Diğer örneklere insan kaynakları veya çocuk-ergen gelişimi gibi bir yüzü daima uygulamaya dönük alanlarda rastlıyoruz. Özgün ölçme-değerlendirme araçlarının yokluğundan kültüre ve çevreye uygunluğu sınanmamış eğitim programları, çalışma malzemeleri veya hayata aktarma yordamları yine ürün-hizmet sepetinin göz dolduran mamulleri arasında.

Psikoloji markasıyla piyasada tutunan niteliksiz ürün ve hizmetler, kuramsal ve yöntemsel çürüklüğün sürdürücü etmeni işlevi görüyor. Ürünler ve hizmetler yaygınlaştıkça kaynağında herhangi bir değişiklik yapmak –iyileştirmek bile olsa– giderek güçleşiyor. Buna bir de psikoloji olmayan ama psikolojiye öykünen diğer piyasa oyuncularının psikoloji etiketiyle piyasaya sürdüğü ürün-hizmetleri eklediğimizde meselenin belki de çoktan kontrolden çıktığını saptayabiliriz.

Özetle, psikoloji etiketli ürün-hizmetlerin vaatlerini tutup tutmadığı süregelen kuram-yöntem sorunlarına ekleniyor ve bilim disiplinleri arasında birinci sınıf yer edinme hayalindeki psikolojinin konumunu her seferinde daha aşağıya çekiyor. İşin kötüsü, psikoloji giderek artan piyasaya elverişli ürün-hizmet talebine muhatap olmayı memnuniyetle karşılıyor. Bu memnuniyet, disiplinin güncelde neyle uğraştığını giderek artan oranda biçimlendiriyor ve psikolojinin ne olduğunu, piyasaya ne sürdüğü beliriyor. Psikolojinin neyin bilgisini ürettiği çoktandır kimsenin sormadığı, ilgilenmediği, umursamadığı bir soru.

Prekaryanın Kuram Önerme Cesareti

Bilgi üretiminde sosyal çarpanların etkisini azaltmak mümkün olsaydı, araştırmacılar güvenceli işlerde çalışabilseydi, parça başı teşvik peşinde koşmak yerine uzun vadeli katkılarına göre değerlendirilseydi ve dolayısıyla zor meselelerin çözümünü hayali kurtarıcılar yerine kendilerinden bekleyebilseydi ne değişirdi? Bir düşünce deneyi yaparak olası kazanımların neler olabileceğini gözümüzde canlandırmaya çalışabiliriz.

Psikoloji tarihi, bilinç ve benlik olgularıyla çalışıp çalışmama tereddüdünün tarihi olarak yeniden yazılabilir. Oysa günümüzde bilinç ve benlik arasındaki bağıl ilişkiyi çalışmak isteyecek bir psikoloji öğrencisinin herhangi bir yüksek lisans veya doktora programına kabul alacağı şüphelidir. Böylesi ‘butik’ bir konuyu tuzu kurumuş ama her nasılsa merakı tamamen kurumamış birkaç eksantrik yaradılıştan başka kimin çalışma şansı bulacağını kestirmek zor.

Bilinç-benlik bağıntısını çalışmaktaki kuramsal ve metodolojik zorluklar –deneyselci okulların tanımlama, psikodinamik okulların sınama güçlükleri– her iki olguya ilişkin doğrudan çalışma cesaretini kırdı. Hemen herkes, tümüyle nicel veriye aktarılabilecek biçimde operasyonelleştirilemeyen her kavram ve terimden özenle uzak durdu.

Düşünce deneyimize göre; güvenceli bir çalışma ortamında, iç motivasyonu yerinde, dış motivasyonu yeterli, çözüm geliştirmeyi başkasının değil kendisinin sorumluluğu bilen ve yayın sayısı yerine üretilen bilginin niteliğiyle değerlendirilen bir araştırmacı böyle bir daralma karşısında eli kolu bağlı durmazdı. Ne yapılmış diye arar ne yapılabilir diye sorardı.

Psikoloji Wundt’tan başlayarak bilinci insanın bedeni dışında saptanamayacak bir etkinlik olarak tahayyül etti. Bu tahayyülü sorgulamış olmakla beraber psikodinamik okul da bilinci eninde sonunda öznel ruha (psyche) yerleştirdi. Diğer yandan, psikolojik süreçlerin ancak ve sadece organizmanın dışsal uyarıcılara verdiği tepki bazında incelenebileceği görüşünü benimseyen davranışçı okul, bir başkasının bilincinin gözlenemeyeceği gerekçesiyle bilincin doğrudan çalışılamayacağını savundu. Ve bu gerekçeyle, bilincin insan bedeni dışında çalışılamayacağı tasavvurunu dolaylı yoldan desteklemiş oldu.

Bilişselci paradigmanın yükselmesiyle bilinç yeniden psikolojinin çalışma konuları arasına girdiyse de davranışçılıktan miras alınan ihtiyat elden bırakılmadı. Bilinç, mutlaka bireyin davranışıyla ilintileri gösterilerek tanımlanabilecek bilişsel bir faaliyet olarak görüldü. Popülaritesi giderek artan sinirbilişsel bilimler, bilincin sinirsel faaliyetler sırasında belirlenebileceği görüşüyle soruşturma sahasını sinir sistemiyle sınırladı ve bu sınırlama bilincin öznel bir mahalde bulunduğu inancını daha da pekiştirdi. Böylece psikoloji kendi kendini hem kuramsal hem yöntemsel olarak ne bilinci ne benliği ne de ikisi arasındaki bağıntıyı çalışamayacağı bir çıkmaza soktu.

Bu metodolojik eleştirilerle tarihsel bir hesaplaşmaya girmenin ağırlığı yetmiyormuş gibi bir de sosyopolitik çarpanlar parantezinde nefes almaya çalışan preker ne yapsın da bilinç-benlik bağıntısı çalışsın?

Bilinç veya benlik, henüz kişilerarası etkileşimler dairesinde veya kolektif edimler küresinde aranmış değil. Hemen herkes psikolojinin bireyin psikolojisi olduğundan emin. Şüphesini dile getirenler ana-akım psikoloji camiasına ya hiç alınmıyor ya da aforoz edilmeyi göze alıyor. Oysa psikolojinin sadece bireyin psikolojisi olmadığını, olmaması gerektiğini en iyi bilenler güvencesizlik içinde, teşvik baskısı altında ve sosyal kaytarma yükünün ağırlığıyla çalışmaya çalışan prekarya. İnsanın kaderinin hiç de kendi elinde olmadığını, bireysel diye pazarlanan cümle biliş ve duygulanımların aslında kolektif deneyim tezahürleri olduğunu yaşayarak öğrenenler de prekarya. Bu yüzden, bilinç ve benlik eğer yeniden psikolojinin başat araştırma konuları olacaksa bunu gerçekleştirecek olan da yine aynı prekarya.

Kuşkusuz bu deneyim ortaklıkları prekaryanın her tekil bireyini devrimci yapmaz. Hiçbir devrim, kolektif ethos zuhur etmeden gerçekleşmez. Bilim, bir camiaya dâhil olmaksızın sürdürülmesi güç bir faaliyet. Özellikle prekaryanın bir camia himayesinde olmaksızın araştırma faaliyeti yürütmesi –yürütse bile sonuçlarını duyurması– neredeyse imkânsız. Ne var ki psikolojiyi sadece psikologlara hizmet eden bir adab-ı muaşeret manzumesi olmaktan çıkarıp somut olarak herkese ve soyut olarak insanın varoluşuna hizmet edecek bir disiplin konumuna yükseltecek olan prekaryadan başkası değil. Kuram önerme cesareti gösterecek prekerlerin sözleşmelerinden başka kaybedeceği bir şey yok.

Kaynaklar

Brankovic, J. (2021). Welcome to Germany: The country where most academic careers expire soon after they start. https://echer.org/welcome-to-germany-95vswisszeitvg/

Brembs, B., Button, K. ve Munafò, M. (2013). Deep impact: Unintended consequences of journal ranks. Frontiers in Human Neuroscience, 7, Article 291, 1-12.

Curcio, A. A. ve Lynch, M. A. (2017). Addressing social loafing on faculty committees. Journal of Legal Education, 67(1), 242-262.

Danziger, K. (1985). The methodological imperative in psychology. Philosophy of the Social Sciences, 15, 1-13.

Danziger, K. (1994). Does the history of psychology have a future? Theory & Psychology, 4(4), 467-484.

Düzen, N. E. ve Uysal, M. S. (2022, baskıda). Kuramdan yönteme psikolojinin düşünsel zeminini güçlendirmek: Saptamalar ve öneriler.

Eronen, M. I. (2020). Causal discovery and the problem of psychological interventions. New Ideas in Psychology, 59, Article 100785, 1-8.

Eronen, M. I. ve Bringmann, L. F. (2021). The theory crisis in psychology: How to move forward. Perspectives on Psychological Science, 16(4), 779-188.

Flis, I. (2019). Psychologists psychologizing scientific psychology: An epistemological reading of the replication crisis. Theory & Psychology, 29(2), 158-181.

Flis, I. ve van Eck, N. J. (2018). Framing psychology as a discipline (1950–1999): A large-scale term co-occurrence analysis of scientific literature in psychology. History of Psychology, 21(4), 334-362.

Guest, O. ve Martin, A. E. (2021). How computational modeling can force theory building in psychological science. Perspectives on Psychological Science, 16(4), 789-802.

Irvine, E. (2021). The role of replication studies in theory building. Perspectives on Psychological Science, 16(4), 844-853.

Karau, S. (Ed.). (2019). Individual motivation within groups: Social loafing and motivation gains in work, academic, and sports teams. Academic Press.

Karau, S. J. ve Williams, K. D. (1993). Social loafing: A meta-analytic review and theoretical integration. Journal of Personality and Social Psychology, 65(4), 681-706.

Lakens, D. (2019). The value of preregistration for psychological science: A conceptual analysis. Japanese Psychological Review, 62(3), 221-230.

Loher, D., Strasser, S., Monterescu, D., Dabağcı, E., Gallo, E., Shore, C., ... ve Thorkelson, E. (2019). On politics and precarity in academia. Social Anthropology, 27(S2), 97-117.

Nosek, B. A., Spies, J. R. ve Motyl, M. (2012). Scientific Utopia: II. Restructuring incentives and practices to promote ruth over publishability. Perspectives on Psychological Science, 7(6), 615-631.

Pham, M. C. ve Oh, T. T. (2021). Preregistration is neither sufficient nor necessary for good science. Journal of Consumer Psychology, 31(1), 163-176.

Precarious International. (2021). Dünya genelindeki güvencesiz akademisyenlerden manifesto. Gazete Duvar, 9 Haziran 2021. (T. Tufan ve M. Sağlam, Çev.). https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-genelindeki-guvencesiz-akademisyenlerden-manifesto-haber-1524771

Rogler, C. R. (2019). Insatiable greed: performance pressure and precarity in the neoliberalised university. Social Anthropology, 27, 63-77.

Rubin, M. (2020). Does preregistration improve the credibility of research findings? The Quantitative Methods for Psychology, 16(4), 376-390.

Uygun Tunç, D., Tunç, M. N. ve Lakens, D. (2021). The epistemic and pragmatic function of dichotomous claims based on statistical hypothesis tests.

Witkowski, T. (2020). “If we don’t solve the incentives problem, we will become a very narrow discipline.” Edited extract from ‘Chapter 13, Brian A. Nosek: Open Science and Reproducibility Projects’ in Shaping Psychology: Perspectives on Legacy, Controversy and the Future of the Field. Palgrave MacMillan. https://thepsychologist.bps.org.uk/if-we-dont-solve-incentives-problem-we-will-become-very-narrow-discipline