Doğa Gemisi Batarken: Antroposentrizmden Ekosentrizme Bir Yolculuk
Seher Karasu
Dokuz Eylül Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Arş. Gör.
Pek çoğumuz biliriz Titanik filmini. Gerçek bir olaydan beslenen bir içerik olmasının yanı sıra pek çok sahnesinin belleğimizde hâlâ yaşadığı da aşikârdır. Gemi batarken çalan orkestra sahnesi mesela bizi bize betimliyor. Bizden bir sahne; insanlıktan bir kesit. Doğa isimli gemimizi de el birliğiyle batırırken, aynı kayıtsızlıkla hiçbir şey yokmuşçasına günlük melodilerimizle yaşayıp gidiyoruz. Arada birkaçımız gemiye odaklanacak olsa da orkestranın melodileri tüm sesleri bastırıyor gibi görünüyor. Elbette bu durum çözümsüz değil; insanın doğayla ilişkisini yeniden kurabilmek için, melodiye değil sorunun kendisine odaklanmaya yarayacak bir paradigma değişimine ihtiyaç var. Doğanın yaşam hakkını gözeten başka bir bakışa ihtiyaç var belki de.
Biraz metaforik bir giriş yapılmış olunsa da bu yazıda amaç, insan-doğa ilişkisinin bozulmasının sonucu olarak ortaya çıkan iklim değişikliği sorununa dikkat çekmektir. Nitekim son raporlar, küresel ısınma sonucunda iklimin değiştiğine dair ciddi kanıtları sunmaktadır. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC, 2023) insan aktivitelerinin sera gazı yoluyla 1850-1900 yıllarına kıyasla 2011-2020 yıllarında 1.1°C sıcaklık artışına sebep olduğunu; İklim Risk İndeksi’ne göre de 1993’ten 2022 yılına dek 765.000’den fazla can kaybı yaşandığını göstermektedir (The Climate Risk Index, 2025). Can kayıplarının yanı sıra yaklaşık 9.400 aşırı hava olayının ekonomik kayıplara -ki bu yaklaşık 4.2 trilyon dolar- yol açtığı da raporda yer verilenler arasındadır. Birleşmiş Milletler Çevre Programı 2025 “Zamanın Ağırlığı” başlıklı raporunda yeni çağda insan ve ekosistemin daha fazla çevresel zorlukla karşılaşacağının altını çizmektedir. Bu zorluklara, sel taşkınları yoluyla miras kirleticilerin (örn., ağır metaller, toksik kimyasallar) meydana çıkması, buzulların erimesiyle mikropların yeniden aktive olması, barajların yanlış konumlanması ve fazla sayıda olmasının nehirlerin doğal akışını bozması, 2050’de yaşlanan nüfusun bugüne oranla %10’dan %16’ya yükselmesi ile yaşlı nüfusun yeni çevreye uyum sağlayamaması olarak değinilmiştir (UNEP, 2025).
Peki Türkiye’de durum nasıl? Akdeniz Havzasında yer alan ülkemiz için küresel ölçekte sıcaklığın 2°C artmasının olumsuz sonuçları kaçınılmazdır (T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2011). Bu sonuçlar, Türkiye’nin 2007 yılında hazırlanan İklim Değişikliği Birinci Ulusal Bildirimi’nde; sıcaklık artışının daha kurak, sıcak, kışın azalan yağışlar, toprak yapısının bozulması, kıyılarda erozyon ve sel felaketlerinin artışı ve bunlarla bağlantılı olarak yüzey sularında azalma olarak belirtilmiştir (T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2011). Raporda özellikle Gediz ve Büyük Menderes Havzaları’nda %50’ye yakın su kaybı beklendiği belirtilmiştir. Nitekim İzmir’de Ağustos 2025 tarihinde yaşanan su kıtlığı bunun uzak bir gelecek olmadığının bir kanıtı niteliğindedir (İZSU, 2025). Sadece su değil gıda üretimi, güvencesi de risk altındadır. Bunun yanı sıra insan sağlığı da gözetilmesi gereken bir diğer boyuttur. Bulaşıcı hastalıklar, göç, turizm, ısınarak değişen iklim koşullarında artan kronik sağlık problemleri, iklim değişikliğinin insan sağlığı ile ilgili olası sorunlara örneklerdir (T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2011). Tuğaç’ın (2023) da belirttiği üzere, bölgesel ve küresel ölçekte iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin; su, tarım, enerji ve turizm gibi alanlar aracılığıyla ekonomik ve toplumsal sistemleri etkileyeceği, bununla mücadele etmek için ise sera gazı emisyonlarının azaltılması ile uyum süreçlerinin elzem olduğu görülmektedir. Ayrıca ulusal güvenlik ve iklime duyarlı bir kalkınma programı için kısa, orta ve uzun vadede stratejilerin belirlenerek uygulanması gerektiğinin altını çizmektedir. Bununla ilişkili olarak 2024-2030 yılları, İklim Değişikliği Azaltım Stratejisi ve Eylem Planı bu stratejilerin neler olacağına dair bir yol haritası sunmaktadır (T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 2024). Bu yol haritasının belirlenmesinde Cancun ve Durban konferansı ile temellenen Paris Anlaşması önemli rol oynamaktadır. İlk olarak Cancun konferansında yapılan Sanayi Devrimi öncesinin 2°C’nin altında tutmayı içeren uzun vadeli planlar, Durban konferansında tüm ülkeleri bağlayan bir hedef hâline getirilmiştir. Paris Anlaşması ise bu hedefi içeren tüm ülkeleri kapsayan bir iklim anlaşmasıdır. Anlaşmaya göre tüm ülkelerin her 5 yılda bir Ulusal Katkı Beyanları ile emisyonları net sıfıra indirmesi süresi takip edilmektedir. Ülkemizin de 2053 net sıfır hedefiyle uyumlu olarak sunduğu raporda en son 2021 verileri dikkat çekmektedir. Buna göre 2021’de emisyonların büyük çoğunluğu enerji sektöründe %71.3, endüstriyel işlemler ve ürün kullanımında %13.3, tarımda %12.8 ve atıkta %2.6 oranında gerçekleşmiştir. Bu sonuçlar, 2020’ye göre endüstriyel emisyonlarda %10.6 artış olduğunu göstermektedir (T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 2024; Detaylı tablo için bkz. s. 26). Güncel durum dikkate alındığında ise Temmuz 2025 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen ilk iklim değişikliği kanunu, bu sorunlarla baş edebilmek adına önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Nitekim kanunda, kamu kurum ve kuruluşları, gerçek ve tüzel kişiler iklim değişikliği azaltmaya yönelik alınacak önlemlere (kamu yararı gözetilerek) uyma ve uygulama ile yükümlü olduklarına yer verilmiştir (Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2025).
Nihayet küresel ve bölgesel ölçekte iklim değişikliğinin etkileri incelendiğinde, Sanayi Devrimi’yle materyalleşen üretim sistemi, doğal kaynakların tüketimi üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Nitekim Malm (2016) ve Moore’a (2015) göre Sanayi Devrimi ile üretim şekli, fosil yakıtlara dayanan kapitalist bir paradigma etrafında şekillenmiştir. Bu durum beraberinde, doğal kaynakları -üretim için- sınırsızca tüketilebilen bir depo olarak görmekle kol kola ilerlemiştir. Üretim kaynağının ve şeklinin karşısında doğanın yüklendiği yükün artık ona ağır geldiği de küresel ısınmayla sonuçlanmasından anlaşılabilir. Nitekim insan-doğa arasındaki bu dengesizliğin sebebi olarak Purser ve arkadaşları (1995) -Aydınlanma çağı ve Rönesans sanatçılarının etkisiyle şekillenen- antroposentrik bakış açısını eleştirmektedir. Buna göre antroposentrizm, insanı doğanın üstünde görmekte ve doğayı da ona hizmet eden bir sömürülebilir bir araç olarak görmektedir. Purser ve arkadaşlarına (1995) göre insan-doğa ikileminde, insan ve doğayı kelime düzeyinde ayırmak, aslında insanın doğadan ayrı bir varlık olduğu; insanın, insan olmayan diğer her şeye ahlaken üstün olduğuna dair bir tutumun (antroposentrik) altyapısını oluşturmaktadır. Yazarlara göre antroposentrik paradigmadan daha bütüncül bir paradigmaya geçiş, ancak kısa vadeli ve ekonomik kazançların ötesinde bir yaklaşımla mümkündür. Daha bütüncül bir yaklaşım olarak ise ekosentrik örgüt paradigmasını (ecocentric organization paradigm) önermişlerdir. Bu paradigma, insan-doğa ilişkisini ekolojik öğrenme ve ekolojik demokrasi boyutlarıyla yeniden düzenlenmesi gereken bir ilişki biçimi olarak ifade etmektedir. Purser ve arkadaşlarına (1995) göre, sürdürülebilirlik için tek bir doğru olmadığından örgütlerin çevre sorunlarını birlikte düşünmeleri ve karar almaları (ekolojik öğrenme) gerekmektedir. Ayrıca ekolojik demokrasi kavramıyla, insan ve insan olmayan varlıklar için en ideal yaşam biçiminin işbirlikçi ve demokratik bir tutumla düzenlenmesini önermektedir. Özetle Purser ve arkadaşları (1995, s. 1083) bu durumu şu şekilde ifade etmektedir: “Gelecek insan yaratımıysa, geleceği ve ekolojiyi öğrenme süreci büyük miktarda sosyal yaratıcılık gerektirecektir.”
Garcia ve Sanz (2018) da bütünsel bir çevrecilik yaklaşımıyla insan-doğa ilişkisinde insanın dönüştürülebilir bir aktör olduğunu ileri sürmektedir. Onlara göre sürdürülebilir etik bağlamında insan sorumluluğu esastır ve insan bu sorunun çözümünde kilit rol üstlenmektedir. Sürdürülebilirliğin etik temeli ise, sorumlu, sade ve bilinçli bir yaşam pratiği benimseyerek gezegenin ve insanlığın iyiliğini ön planda tutan bir yaşam biçimi olarak tanımlamaktadırlar.
Benzer şekilde Papa Francis, genelgesinde Yaratılış Tanrısı’nın insanlığa doğaya bir bahçıvan gibi bakma sorumluluğu yüklediğini, bu nedenle doğa üzerinde mülkiyet iddiasıyla kurulan “egemenlik” anlayışının aslında yanlış bir yorum olduğunu belirtmiştir (Chakrabarty, 2020). Bu yaklaşım, insan merkezci bakış açısını eleştirerek insanı gezegenden sorumlu bir aktör (responsible stewardship) olarak değerlendirmektedir. Benzer bir tutum, İngiltere merkezli İslam Ekoloji ve Çevre Bilimleri Vakfı’nda (The Islamic Foundation for Ecology and Environmental Sciences, IFEES) da görülmektedir. İslami öğretilere dayanan çevrecilik faaliyetleri yürüten IFEES, İslam İklim Değişikliği Bildirgesi aracılığıyla iklim değişikliğine ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuştur. Bildirgede, “iklim değişikliğine, çevresel bozulmaya ve biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açan alışkanlıkların ve zihniyetlerin değiştirilmesi, bireylerin kendi etki alanlarında örnek teşkil etmesi” gerektiği vurgulanmıştır (IFEES, 2015, s. 7).
Chakrabarty’nin (2017; 2020) çalışmaları, bu bakış açılarını beşerî bilimler çerçevesinde ele almış ve iklim değişikliğine dair iki perspektifin geliştirilmesi gerektiğini öne sürmüştür: uzaklaşma (zooming out) ve yakınlaşma (zooming in). Yakınlaşma perspektifi, iklim değişikliğinin insanlar arasında farklı etkiler yaratacağını, bu nedenle adaletin gözetilmesi gerektiğini vurgular. Uzaklaşma perspektifi ise iklim değişikliğinin yalnızca insanlar üzerinde değil, diğer türler ve gezegenin bütünü üzerinde yarattığı etkileri görünür kılar. Bu iki yaklaşım, iklim değişikliğiyle mücadelede bütünsel bir yol haritası oluşturmaktadır. Chakrabarty (2017, s. 34), bu durumu “İnsanlık tarihinin artık yalnızca 500 yıllık kapitalizmin perspektifinden anlatılamayacağı” şeklinde ifade etmiştir. Ayrıca iklim değişikliğinin yalnızca jeolojik bir sorun değil, aynı zamanda insan ve insan dışı gruplar için adaletsizliklere yol açan çok katmanlı bir mesele olduğunu vurgulamaktadır. Özetle, Chakrabarty’nin (2017, s. 30) belirttiği gibi, iklim değişikliğinin etkileri hafifletilmezse, zengin ya da fakir ayrımı olmaksızın herkesi, farklı şekillerde de olsa etkileyecektir.
Şimdiye kadar değinilen yaklaşımlar temelde antroposentrik (insan merkezli) anlayışı eleştirmekte ve çözüm için ekosentrik (çevre merkezli) perspektiflere yönelmektedir. Stibbe (2021), insanı her şeyin merkezine koyan görüşü “antroposentrizm” olarak tanımlarken, insan-doğa ilişkisinde hiyerarşiyi sorgulayan ve doğaya minnet duyan zihniyeti ise “ekosentrik yaklaşım” olarak açıklamıştır. Bu iki çerçeveden hareket eden Saleem ve Rashid (2025), Pakistan’daki Dawn gazetesinin iklim değişikliğine dair içeriklerini analiz etmiştir. Bulgular, iklim değişikliğine ilişkin haber ve yazılarda dilin ağırlıklı olarak antroposentrik bir bakış açısıyla kurulduğunu, ekosentrik yaklaşımın ise az sayıda ve dağınık örneklerle temsil edildiğini göstermektedir. Başka bir deyişle, iklim değişikliğine verilen tepkiler çoğunlukla insan yararını merkeze alan bir dil ile çerçevelenmektedir. Kullanılan söylemlerde insan uyumu, altyapı, politikalar, geçim kaynakları ve ulusal kalkınma gibi insanı doğrudan ilgilendiren konular öne çıkmaktadır. Daha sınırlı olsa da biyoçeşitlilik kaybı, erozyon ve ekolojik denge gibi ekosentrik kavramlara da yer verilmiştir (Saleem ve Rashid, 2025). Bu bulgular, düşünme biçimimizin baskın şekilde insan merkezci olduğunu ortaya koymaktadır.
Ağırlıklı olarak insan yararına şekillenen dünya düzeninde, ekolojik sistemin sağlıklı devamı için merkeze doğayı da almak kaçınılmaz hâle gelmiştir. Yeni paradigma önerileri de benzer yöndedir. Kleffel (1996), iklim değişikliğinin yarattığı sorunlarla başa çıkabilmek için antroposentrik paradigmadan ekosentrik bir dünya görüşüne geçişin, hatta “yeni bir insanlık” yaratmanın zorunlu olduğunu savunmuştur. Barnard (2023) da aynı şekilde bu paradigma değişimini teşvik etmektedir. Ona göre, antroposentrik olmayan bir etik benimsemek, insan dışı türlerin ve doğanın da değerli olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Bu bakış açısıyla daha az tüketim, biyolojik çeşitliliğin korunması ve et tüketiminin azaltılması gibi davranışların teşvik edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Shastri (2013), insanın diğer türlerle birlikte var olabileceğini, çevresel adaletin gerekliliklerinin de antroposentrizmin çizdiği sınırların ötesine geçmeyi zorunlu kıldığını belirtmektedir. Tüm bu görüşlere paralel olarak Biermann (2022), antroposentrik paradigmaya dayalı mevcut sistemin daha bütünleştirici bir yaklaşımla yeniden düzenlenmesi için köklü reformların gerekli olduğunu dile getirmiştir.
Sonuç Yerine
Sosyal bilim penceresinden batan gemiye bir diğer ifadeyle zarar gören ekolojiye bakıldığında, yapılması gerekenin gemiyi batıran düşünce şeklinin yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği olduğu anlaşılmaktadır. İnsanın doğayla kurduğu ilişkiye dair tutumları; antroposentrik bakış açısı, belli ki çalan melodiler gibi sorunun kaynağına inmeyi engelleyen bir araç hâline gelmektedir. Değinilen yenilikçi yaklaşımların ortak noktaları; sorumluluk bilincine dayalı, adil ve bilinçli bir insanlığın inşasıdır. Sorunun belli olduğu bu durumda çözüm de aslında belirtilen yeni paradigmalarda öngörüldüğü üzere uzakta değildir. Düşünme şeklimizin sadece insanlık odaklı olmadığı bir sistemde buna bağlı olarak üretim şekli ve tüketimi de dönüşecektir. Bu durum aynı evi paylaşan insanların birbirine alan tanıması ve o evi paylaşabilmenin yollarını bulabilmesine benzetilebilir. Evimiz yeryüzü ve içinde yaşayan yalnızca insanlık olmadığına göre, yapılması gereken açıktır: diğer ev sahibini, yani doğayı görmezden gelmemek ve üretim-tüketimi pratiklerimizi onu da koruyacak şekilde düzenlemek.
Kaynaklar
Barnard, H. (2023). Ethics of climate change. Think, 22(65), 25-32.
Biermann, F. (2022). The future of ‘environmental’ policy in the anthropocene: Time for a paradigm shift. Trajectories in environmental politics içinde (ss. 58-77). Routledge.
Chakrabarty, D. (2017). The politics of climate change is more than the politics of capitalism. Theory, Culture & Society, 34(2-3), 25-37.
Chakrabarty, D. (2020). The human sciences and climate change: A crisis of anthropocentrism. Science and Culture, 86(1-2), 46-48.
García, J.L.S. ve Sanz, J.M.D. (2018). Climate change, ethics and sustainability: An innovative approach. Journal of Innovation & Knowledge, 3(2), 70-75.
IFEES, (2015). Islamic declaration on global climate change. https://www.ifees.org.uk/about/islamicdeclaration/
IPCC, (2023). AR6 synthesis report. https://www.ipcc.ch/report/ar6/syr/resources/spm-headline-statements.
İZSU (2025, Ağustos). Her damla çok değerli! https://www.izsu.gov.tr/tr/Haberler/her-damla-cok-degerli/16067?AspxAutoDetectCookieSupport=1
Kleffel, D. (1996). Environmental paradigms: moving toward an ecocentric perspective. Advances in Nursing Science, 18(4), 1-10.
Malm, A. (2016). Fossil capital: The rise of steam power and the roots of global warming. Verso Books, New York.
Moore, J. W. (2015). Capitalism in the web of life: ecology and the accumulation of capital. Verso Books, New York.
Purser, R. E., Park, C. ve Montuori, A. (1995). Limits to anthropocentrism: toward an ecocentric organization paradigm? Academy of Management Review, 20(4), 1053-1089.
Saleem, M. ve Rashid, M. (2025). Human-centered or eco-centered? Evaluating anthropocentrism in dawn’s climate change discourse. Regional Lens, 4(3), 25-31.
Shastri, S.C. (2013). Environmental ethics anthropocentric to eco-centric approach: a paradigm shift. Journal of the Indian Law Institute, 55(4), 522-530.
Stibbe, A. (2021). Ecolinguistics: language, ecology and the stories we live by (2. Baskı). Routledge.
T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, (Kasım 2011). Türkiye’nin iklim değişikliği uyum stratejisi ve eylem planı. https://webdosya.csb.gov.tr/db/destek/editordosya/Iklim_Degisikligi_Uyum_Stratejisi_ve_Eylem_Plani.pdf
The Climate Risk Index. (2025). CRI 2025 ranking and results highlights. https://www.germanwatch.org/en/cri.
Tuğaç, Ç. (2023, Mayıs). Türkiye’de iklim değişikliği alanında güncel gelişmeler ve geleceğe bakış. Türkiye İnsani Çalışmalar Yıllığı. Kızılay Akademi. https://yillik.kizilayakademi.org.tr/turkiyede-iklim-degisikligi-alaninda-guncel-gelismeler-ve-gelecege-bakis/
Türkiye Büyük Millet Meclisi, (2025). İklim kanunu teklifi. https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/KanunTeklifi/a0d0d465-837b-41f0-bd57-0195237fad31
T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. (2024). İklim Değişikliği Azaltım Stratejisi ve Eylem Planı (2024–2030). Ankara.
UNEP, (2025). Frontiers 2025: The weight of time. https://www.unep.org/resources/frontiers-2025-weight-time.