Doğayla Bağ, Ekolojik Yas ve Ebeveynlik: İklim Krizinin Psikolojik Yansımaları


Özge Nur Muslu

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Arş., Gör., Dr.

Bir anne ve klinik psikolog olarak iklim krizine bakışım, yalnızca akademik bir merakın ötesinde, kişisel deneyimlerimle iç içe geçmiş bir varoluş meselesi. Karadeniz’de, doğanın cömert yeşil tonlarıyla çevrili bir coğrafyada büyüdüm. Çocukluğumun hafızasında yağmurun ritmi, ormanın kokusu ve mevsimlerin kendine özgü döngüsü saklıdır. Doğayla bu kadar iç içe yaşamanın verdiği aidiyet ve süreklilik duygusu, bugün kuruyan dereleri, betonlaşan kıyıları ve giderek artan iklim felaketlerini gördüğümde derin bir kayıp hissiyle yer değiştiriyor. Bu kayıp yalnızca fiziksel bir çevreye değil, aynı zamanda belleğimdeki güvenli ve tanıdık dünyaya dair bir yitim duygusunu da beraberinde getiriyor.

İklim krizi, yalnızca fiziksel çevreyi değil, psikolojik dünyamızı da şekillendiriyor. Doğanın kaybıyla birlikte hissedilen yas, ekopsikoloji literatüründe “ekolojik yas” olarak adlandırılıyor (Cunsolo ve Ellis, 2018). Bu yas, sadece yok olan ormanlara ya da tükenen türlere duyulan üzüntüden ibaret değildir; aynı zamanda geleceğe yönelik tahayyüllerimizin sarsılmasına, çocuklarımız için kurduğumuz hayallerin belirsizlikle gölgelenmesine de işaret eder. İklim krizinin doğurduğu bu varoluşsal kırılma, bireyleri yalnızca çevresel kayıplarla değil, aynı zamanda değerler, aidiyetler ve gelecek algısıyla yüzleşmeye zorlamaktadır.

Bir ebeveyn olarak, çocuğumun büyüyeceği dünyanın belirsizliği hem kaygı hem de sorumluluk duygusunu yoğun biçimde hissetmeme neden oluyor. İklim krizinin psikolojik yükü, bireysel bir endişenin ötesinde, ebeveynliğin en temel yönlerinden biri olan gelecek için güvenli bir zemin yaratma arzusunu doğrudan etkiliyor. Bu nedenle, ekolojik krizin açtığı boşluk yalnızca çevresel değil, aynı zamanda duygusal, toplumsal ve etik bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.

Doğayla Bağ ve Bu Bağın Kaybı

Doğayla kurulan bağ, insanın psikolojik iyi oluşu açısından temel bir ihtiyaç olarak değerlendirilmektedir. Eko psikoloji ve çevre psikolojisi literatürü, doğayla temasın bireylerde aidiyet, güvenlik ve süreklilik duygularını güçlendirdiğini göstermektedir (Korpela ve ark., 2018; Nisbet ve ark., 2011). İnsan, yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda psikososyal varlığını da doğal çevreyle etkileşim içerisinde inşa eder. Bu nedenle doğadan kopuş, bireysel ve toplumsal düzeyde köksüzlük ve yabancılaşma deneyimlerini beraberinde getirmektedir.

Karadeniz gibi doğanın güçlü biçimde hissedildiği coğrafyalarda büyüyen bireyler için bu bağ daha belirgin olmakta; suyun, yağmurun ve yeşilin sürekliliği, çocukluk hafızasında güvenli bir zemin yaratmaktadır. Ancak iklim krizinin giderek görünür hâle getirdiği ekolojik kayıplar, örneğin dere yataklarının kuruması, ormanların tahribi veya sel felaketlerinin artışı, bu güven duygusunu zedelemektedir. Doğaya dair aidiyet, artık kırılgan ve geçici bir duyguya dönüşmektedir. Bu durum, yalnızca çevresel bir dönüşüm değil, aynı zamanda psikolojik bir kayıp deneyimi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Doğayla ilişkili olma ile depresyon, anksiyete ve stres arasındaki ilişkileri inceleyen bir çalışmada, doğayla temas ile kaygı ve stres arasındaki ilişkiyi azalttığı raporlanmıştır (Sarıçam ve ark., 2015). Ayrıca ekolojik kriz-anksiyete literatürünü inceleyen derleme çalışmaları, doğa ile kurulan ilişkinin psikolojik iyi oluşla bağlantılı olabileceğini göstermektedir (Kara, 2022). Uluslararası düzeyde ise Capaldi ve arkadaşları (2015) doğayla kurulan ilişkinin duygu düzenleme ve yaşam doyumu üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olduğunu vurgulamış, Martin ve arkadaşları (2020) ise doğadan kopuşun depresif belirtilerle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgular, doğanın yalnızca estetik bir çevre değil, aynı zamanda ruhsal sağlığın ve toplumsal kimliğin temel taşı olduğunu göstermektedir.

İklim krizinin yol açtığı doğa kayıpları, bireylerin yalnızca somut çevresel koşullarını değil, aynı zamanda öznel kimlik ve yaşam anlamlarını da tehdit etmektedir. Clayton (2020), bu durumu “ekolojik kimliğin zedelenmesi” olarak tanımlar. Özellikle doğayla güçlü bağlara sahip topluluklarda kayıpların daha yoğun yas duygularına yol açması, ekolojik kimlik ile ruhsal iyilik arasındaki kırılgan dengeyi açığa çıkarır. Benim için Karadeniz’de çocukluğumda hissettiğim süreklilik duygusunun yerini, artık daha çok kaygı ve kırılganlık alıyor. Doğayla bağın kopuşu, yalnızca dışsal bir kaybı değil, içsel bir sürekliliğin de kesintiye uğramasını ifade ediyor.

Dolayısıyla iklim krizi, Karadeniz gibi doğa ile özdeşleşmiş bölgelerde yalnızca ekolojik bir tehdit değil; aynı zamanda psikolojik bir yaralanma, bireysel ve kolektif belleğin sarsılması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda doğa hem kaynağı hem de kaybıyla insanın psikolojik varoluşunu derinden belirleyen bir unsura dönüşmektedir.

Ekolojik Yas

İklim krizinin en görünür psikolojik sonuçlarından biri, doğanın kaybına eşlik eden yas sürecidir. “Ekolojik yas” kavramı, doğal çevredeki kayıplar karşısında yaşanan karmaşık duygusal tepkileri tanımlamak için kullanılmaktadır (Cunsolo ve Ellis, 2018). Bu yas, yalnızca belirli bir olaya —örneğin bir orman yangınına veya türün yok oluşuna— yönelik değil, aynı zamanda geleceğe dair öngörülen kayıpların yarattığı belirsizlik ve endişeyi de kapsar. Dolayısıyla ekolojik yas, geçmişte yaşanmış somut kayıpların yasını tutmaktan öte, henüz gerçekleşmemiş ancak muhtemel kayıpların ağırlığını da hissettiren hem geriye hem de ileriye dönük bir duygulanım biçimidir.

Türkiye bağlamında, yangın felaketlerinin yalnızca ekolojik kayıplar düzeyinde değil, bireylerin ruhsal süreçleri üzerinde de önemli etkiler yaratabileceği düşünülmektedir. Bu konuda yapılan bir tez çalışması, Türkiye’de gerçekleşen orman yangınlarının ekolojik yas kavramı çerçevesinde nasıl deneyimlendiğini ve bu kayıpların bireylerin psikolojik süreçleriyle nasıl ilişkili olduğunu incelemiştir. Çalışmada, yangına maruz kalan bireylerin kayıplarını gerçek bir yas süreci olarak tanımladıkları, özellikle doğayla kurulan bağların kaybının yoğun duygusal tepkilere yol açtığı ve bu sürecin hem bireysel baş etme stratejileri hem de toplumsal dayanışma biçimleriyle şekillendiği ortaya konmuştur (Çay, 2024). Benzer şekilde, yanan alanlara yakın bölgelerde yaşayan bireylerde solastalji ve kayıp hissine dair belirtilerin gözlemlendiği, mekânla kurulan ilişkinin bozulmasının huzursuzluk, aidiyet kaybı ve psikolojik sıkıntılar doğurduğu da literatürde rapor edilmiştir (Alaca, 2023). Solastalji, Avustralyalı filozof Glenn Albrecht tarafından, bireylerin yaşadıkları çevrede meydana gelen ekolojik yıkımlar karşısında hissettikleri derin huzursuzluk, yabancılaşma ve yerinden edilme duygusu olarak tanımlanmıştır (Albrecht, 2005). Kavram, fiziksel olarak yaşadığı yerden ayrılmamış olsa bile, çevresel değişim nedeniyle “evinde yabancılaşma” deneyimini ifade eder ve çevresel kayıplara verilen duygusal tepkiler arasında önemli bir yer tutar. Benim için Karadeniz’de giderek sıklaşan sel felaketleri, doğanın artık eskisi kadar güvenilir bir varlık olmadığı hissini beraberinde getirmektedir. Yağmurun çocuklukta huzur veren sesi, bugün yerini tedirginliğe bırakmakta; bu dönüşüm, doğayla kurduğum aidiyet bağının ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatmaktadır. Uluslararası ölçekte ise Kanada’daki Inuit topluluklarında yürütülen araştırmalar, buzulların erimesiyle birlikte geleneksel yaşam biçimlerinin tehdit altında olmasının topluluk kimliği ve kültürel süreklilik üzerinde ciddi etkiler yarattığını ortaya koymaktadır (Middleton ve ark., 2020). Bu değişimler, Inuit bireylerin eskiden güvenle yürüyebildikleri buz üstü yolların artık belirsizleşmesiyle birlikte, avcılık ve balıkçılık gibi yer temelli geçim etkinliklerinde aksamalara yol açmakta; böylece bu etkinlikler aracılığıyla aktarılan kültürel bilgiler ve aidiyet duygusu zayıflamaktadır. Ayrıca “yerinde olma” hissinin azalması bazı topluluk üyelerinde ümitsizlik, kaygı ve çoğu zaman “evimde değilmişim” gibi bir yabancılaşma duygusuyla sonuçlanmaktadır. Bu örnekler, ekolojik yasın yalnızca bireysel değil, aynı zamanda topluluk düzeyinde kültürel ve kimliksel bir kırılma yarattığını göstermektedir.

Ekolojik yasın psikolojik yansımaları arasında umutsuzluk, kaygı, suçluluk ve çaresizlik gibi duygular öne çıkmaktadır. Clayton ve Karazsia (2020), iklim değişikliğiyle ilişkili duyguların depresif belirtilerle bağlantılı olabileceğini, ancak aynı zamanda çevre dostu davranışları da teşvik edebileceğini belirtmektedir. Ojala (2018) ise gençler arasında iklim kaygısı ile başa çıkma mekanizmalarını incelediği çalışmasında, yas duygusunun yalnızca olumsuz bir deneyim olmadığını, aynı zamanda politik ve toplumsal eylemliliğe dönüştürülebilecek bir potansiyel taşıdığını öne sürmektedir. Bu bağlamda ekolojik yas, yalnızca bireyleri edilgen bir çaresizlik konumuna düşürmez; aynı zamanda kolektif dayanışmaya, çevresel aktivizme ve yeni anlam arayışlarına yönlendirme işlevi de görebilir.

Sonuç olarak, ekolojik yas kavramı iklim krizinin duygusal ve toplumsal etkilerini kavrayabilmek açısından kritik bir çerçeve sunmaktadır. Bireyler ve topluluklar için kayıpları adlandırabilmek, bu yasın paylaşılmasını ve kolektif olarak dönüştürülmesini mümkün kılar. Bu yönüyle ekolojik yas hem kırılganlığın hem de direnç ve dayanışmanın kaynağıdır.

Ekolojik yas, geçmişle bağımızı sorgulatmanın ötesinde, geleceğe dair duyduğumuz sorumluluğu da derinleştirmektedir. Doğanın dönüşümüne tanıklık etmek, yalnızca çevresel bir değişimi değil, aynı zamanda çocuklarımızın yaşayacağı dünyanın kırılganlığını da hissetmek anlamına gelmektedir. Bu farkındalık, ebeveyn olmanın sınırlarını yeniden çizmektedir; artık ebeveynlik, yalnızca bireysel bir bakım pratiği değil, ekolojik bir etik ve varoluşsal bir sorumluluk alanı hâline gelmektedir.

Ebeveynlik ve Gelecek

İklim krizi, ebeveynlik deneyimini ve gelecek kuşaklara dair tasarımları derinden etkilemektedir. Gelecek kuşakların yaşayacağı çevresel koşulların belirsizliği, ebeveynliğin temel bileşenlerinden biri olan “çocuğa güvenli bir gelecek bırakma” arzusunu doğrudan tehdit etmektedir. Schneider-Mayerson ve Leong (2020), ABD’de yaptıkları niteliksel araştırmada birçok bireyin iklim krizine bağlı olarak çocuk sahibi olmayı ertelediğini veya tamamen vazgeçtiğini göstermiştir. Benzer şekilde Hickman (2020), genç yetişkinlerin iklim değişikliği nedeniyle ebeveynlik kararlarını sorguladıklarını ve çocuklarının geleceği konusunda yoğun kaygılar yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Bu bulgular, iklim krizinin yalnızca çevre politikalarını değil, en kişisel yaşam tercihlerini dahi şekillendirdiğini göstermektedir.

İklim kaygısının ebeveynlikteki yansımaları doğurganlık kararlarıyla sınırlı değildir. Pihkala (2020), ebeveynlerin iklim krizine ilişkin endişelerinin çocuklara yönelik bakım pratiklerine de yansıdığını; bazı ebeveynlerin çocuklarının geleceğini daha güvenli kılmak adına yaşam biçimlerini dönüştürdüğünü, gündelik seçimlerinde daha sürdürülebilir tercihler yapmaya yöneldiklerini belirtmektedir. Bu dönüşüm, ebeveynliğin giderek ekolojik bir sorumluluk duygusuyla iç içe geçtiğini, ebeveyn olmanın yalnızca biyolojik ya da kültürel değil, aynı zamanda etik ve ekolojik bir deneyim hâline geldiğini ortaya koymaktadır.

Marks ve arkadaşlarının (2021) gençlerle yaptıkları küresel araştırma da ebeveynlik temalarının iklim kaygısıyla iç içe geçtiğini göstermektedir. Çocukların geleceğine dair duyulan umut, kaygı ve sorumluluk duygusu, yalnızca bireysel psikolojinin değil, aynı zamanda kolektif etik tartışmaların da merkezine yerleşmektedir. Ebeveynler, yalnızca kendi çocuklarının güvenliği için değil, aynı zamanda küresel ölçekte gelecek kuşakların yaşam hakkı için de bir sorumluluk hissetmektedir. Bu bağlamda iklim krizi, ebeveynlik deneyimini kişisel bir mesele olmaktan çıkarıp toplumsal ve politik bir boyuta taşımaktadır.

Dolayısıyla ebeveynlik, ekolojik yasın en yoğun hissedildiği alanlardan biri olarak değerlendirilebilir. Çocukların geleceğine dair duyulan kaygı, bireysel düzeyde bir varoluşsal sorgulamayı tetiklerken; aynı zamanda kolektif dayanışma, çevresel adalet ve etik sorumluluk tartışmalarını da beslemektedir.

Sonuç Yerine

İklim krizi, yalnızca çevresel bir mesele değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal bir kırılma noktasıdır. Doğayla kurulan bağın kaybı, ekolojik yas ve ebeveynlik deneyimi üzerinden bakıldığında, bu kriz bireysel bellekten toplumsal hafızaya, kişisel kaygılardan kolektif etik sorumluluklara kadar uzanan çok boyutlu etkiler yaratmaktadır. Ekopsikoloji literatürü, doğayla ilişkinin insan psikolojisinin temel bileşenlerinden biri olduğunu ortaya koyarken (Clayton, 2020; Korpela ve ark., 2018), ekolojik kayıpların yalnızca çevresel değil aynı zamanda ruhsal ve kültürel yaralanmalar ürettiğini göstermektedir (Cunsolo ve Ellis, 2018).

Bir klinik psikolog ve ebeveyn olarak deneyimim, iklim krizinin soyut bir ekolojik sorun olmanın ötesinde, çocukların geleceğine dair varoluşsal bir sorgulama yarattığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu bağlamda bireysel düzeyde yaşanan kaygı ve yas, kolektif dayanışma ve toplumsal eylemlilikle dönüştürülebilir. Ekolojik yasın paylaşılması, bu kırılganlığı güç ve direnç kaynağına dönüştürme potansiyeli taşımaktadır. Böylece yas, umuda; kaygı ise sürdürülebilir bir gelecek için kolektif eyleme evrilebilir.

Kaynaklar

Alaca, Ç. (2023). Solastalji ve orman yangınları. Current Approaches in Psychiatry, 15(3), 393–406.

Albrecht, G. (2005). Solastalgia: a new concept in health and identity. PAN: Philosophy Activism Nature, 3, 41-55.

Capaldi, C. A., Passmore, H. A., Nisbet, E. K., Zelenski, J. M. ve Dopko, R. L. (2015). Flourishing in nature: A review of the benefits of connecting with nature and its application as a wellbeing intervention. International Journal of Wellbeing, 5(4), 1–16.

Çay, K. N. (2024). Understanding the ecological grief experiences of wildfires happened in Türkiye [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi]. Ortadoğu Teknik Üniversitesi.

Clayton, S. (2020). Climate anxiety: Psychological responses to climate change. Journal of Anxiety Disorders, 74, 102263.

Clayton, S. ve Karazsia, B. T. (2020). Development and validation of a measure of climate change anxiety. Journal of Environmental Psychology, 69, 101434.

Cunsolo, A. ve Ellis, N. R. (2018). Ecological grief as a mental health response to climate change-related loss. Nature Climate Change, 8(4), 275–281.

Hickman, C. (2020). We need to (find a way to) talk about … eco-anxiety. Journal of Social Work Practice, 34(4), 411–424.

Kara, Y. (2022). Ekolojik kriz ve anksiyete: yeni bir kavram olarak eko-anksiyete. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 24(2), 891–908.

Korpela, K. M., Pasanen, T., Repo, V., Hartig, T., Staats, H., Mason, M., Alves, S., Fornara, F., Marks, T., Saini, S., Scopelliti, M., Soares, A. L., Stigsdotter, U. K. ve Ward Thompson, C. (2018). Environmental strategies of affect regulation and their associations with subjective well-being. Frontiers in Psychology, 9, 562, 1–15.

Marks, E., Hickman, C., Pihkala, P., Clayton, S., Lewandowski, E. R., Mayall, E. E., Wray, B., Mellor, C. ve van Susteren, L. (2021). Young people’s voices on climate anxiety, government betrayal and moral injury: A global phenomenon. SSRN.

Martin, L., White, M. P., Hunt, A., Richardson, M., Pahl, S. ve Burt, J. (2020). Nature contact, nature connectedness and associations with health, wellbeing and pro-environmental behaviours. Journal of Environmental Psychology, 68, 101389.

Middleton, J., Cunsolo, A., Jones-Bitton, A., Shiwak, I., Wood, M., Pollock, N., Flowers, C. ve Harper, S. L. (2020). “We’re people of the snow:” weather, climate change, and Inuit mental wellness. Social Science & Medicine, 262, 113137.

Nisbet, E. K., Zelenski, J. M. ve Murphy, S. A. (2011). Happiness is in our nature: Exploring nature relatedness as a contributor to subjective well-being. Journal of Happiness Studies, 12(2), 303–322.

Ojala, M. (2018). Eco-anxiety. RSA Journal, 164(4), (5576), 10–15.

Pihkala, P. (2020). Eco-anxiety and environmental education. Sustainability, 12(23), 10149.

Sarıçam, H., Şahin, S. H. ve Soyuçok, E. (2015). Doğayla ilişkili olma ile depresyon, anksiyete ve stres arasındaki ilişkinin incelenmesi. Uluslararası Hakemli Psikiyatri ve Psikoloji Araştırmaları Dergisi, 4, 38–57.

Schneider-Mayerson, M. ve Leong, K. L. (2020). Eco-reproductive concerns in the age of climate change. Climatic Change, 163(2), 1007–1023.