Dört Duvar Notları


Deneyim Paylaşımı

Zafer Kalfa
buhranbey

Ben yalnızca çekmecelerden ibaretim. Her gittiğim yerde birkaçı var; iç çamaşırlarım, çoraplarım ve
artık okumadığım kitaplarım. Benim evim yok,
çekmecelerim var sadece içine donlarım gibi
hayatımı sığdırdığım.

2001, Beytepe / Ankara, kış

Öğrenci yatakhanesine sadece altı ay dayanabildim. Fakültenin izbe atölyesi, içine gömüldüğüm yeni mezarım… Bahçeden içeri taşıdığım bankın üzerinde yastık gibi katladığım paltoma kafamı koyarak bir ay geçirdim. Bir ay boyunca, fakültenin resim atölyesinde, bir bankın üzerinde… Kırmızı, tahtadan bir bank sadece. Evim oldu.

2002, Hamamönü / Ankara

Bir gecekondu kiraladım. Büyük ablamın maaşı 150 TL. Mutfakta yemek kokusu; hoş… Gecekondumuzun kapısı tahtadandı. Helası bahçedeydi ve ev yamuktu. Bildiğiniz yamuk… Açtığınız kapı kendi kendine kapanıyordu. Yatağım yoktu, kanepede yatıyordum. Yeşilimsi, eski bir kanepe… Trabzon’dan bizi ziyarete gelen annem manzara karşısında şoke olunca derhal bir ev kiralandı… Bu gerçek bir ev olmalıydı; annem bilmiyordu ama asla olmayacaktı.

2002, Dikimevi / Ankara, kış ayları

Demirlibahçe Mahallesi’nde bir oda bir salon, eski ama temiz, nihayet bir apartman dairesi… Bir kenara kendimi koydum diğer kenara gecekondudan taşıdığım yeşilimsi kanepeyi. Lise hayatım boyunca üzerimden asla çıkarmadığım fermuarlı siyah yeleğimi bu evimizin sobasında yaktım. Bir tartışma üzerine ev sahibini tartakladım ve evden ayrıldık…

2003, Tirebolu Sokak / Ankara, ilkbahar

Tirebolu Sokak’ta giriş altı, küçük ama mahalle elit ve bu yüzden olsa gerek kira hayli yüksek. Evin iki odası var. Birinde Canan ablam kalıyor diğeri televizyon odası. Atölye olarak işgal ettiğim salon, demir bir kapıyla apartmanın şirin bahçesine açılıyor. Trabzon’da hiç yaşamadığımız bir sorunla o evde tanıştık. Helada büyük abdestini yaptıktan sonra kıçını sildiğin kâğıdı kubura atmaman gerekiyormuş. Haberimiz yok tabi, sil at kubura, sil at kubura… Sonunda helâ taştı. Evin holünü bok bastı. Eğer varsa Tanrı’nın bana en güzel armağanı da o günlerde kapımı çalmıştı. Tozlu beyaz tüyleri olan terrier cinsi bir köpek. Bir gözü kör… Sabah akşam içiyorum. Şiirler yazıyorum. Yine Olmuyor, “Daralıyorum Sabri, bunalıyorum anlıyor musun?!” Tandoğan’dan İstanbul’a kaçıyorum. Tren evim, trende uyuyorum.

2004, Elvankent / Ankara

Canan ablam evlendi, Ankara’dan ayrıldı. Bunalıma girmemi engellemekle görevlendirilen küçük ablam, annem tarafından derhal Ankara’ya tayin edildi! O günlerde ekonomik durum kötü... Annem babam, Trabzon’daki evi kapatıp yanımıza geliyorlar. Tirebolu Sokak’taki ev g*t kadar, sığmayız. Eniştemin bir tanıdığının Elvankent’te altı odalı iki katlı tertemiz bir evi var. Hurra yıkıldık, gittik ve gördük. Muhteşem ve sadece 150 TL. Taşıdık eşyaları. Temizlik yapıldı. Neden sonra Özlem ablamın suratı asıldı… Özlem ablam komünistti ama varoş bir semtte yaşamak istemedi ve ertesi gün ev boşaltıldı. Komünistler hep mi dönek olurdu?

2004, Refik Belendir Sokak / Ankara

Ayrancı Mahallesi’nin şık bir yerinde ama yine bodrum katta üç odalı bir ev tutuldu ve elbette salonu derhal işgal edip resim yapmaya başladım. Okuldaki derslerime de… Hayata yeniden başladım gibi oldu. Artık taşınmaktan bıkmış, eşyalarıma ve özellikle de resim malzemelerime uygun yer aramaktan bunalmıştım. Fakat deliler gibi resim yapıyordum. Aşk hayatım bitmiş seks hayatım başlamıştı. Muhteşemdi. Okul biterken bizimkiler dedi ki; sana buradan ev alalım, sanat hayatına devam et. Annem ve babam bu denli fedakârdı… İşler de yolundaydı hani; Şişli’nin tanınmış bayan sanat tacirlerinden bir kadın aramıştı, “Gel, sana kişisel sergi açacağım,” demişti. Babama baktım. Çağla Hanım’ın teklifini geri çevirip telefonu kapattıktan sonra atölyemi toplamaya başladım.

2005, Arsin / Trabzon, yaz

Rahmetli dedemin üç katlı evi var Arsin’de. Okul öncesi yıllarımın anneannemin kucağında geçtiği ve hâlâ sıcak anılarıyla hatırladığım en alt kata yerleştim. Üst katta anneannem ve üçüncü katta her akşam rakı içip “Yegen, sat anasını bu dünyanın yegen!” diye nasihatler eden Sami dayım kalıyordu (canım dayım Haziran ayında vefat etti). Artık geniş mekânları az eşya ile donatmak istiyordum. Ruhum daralmıştı.

2006, Söğütlü / Trabzon, yaz ayları

Denizin dibinde, 120 metrekare, eski ve bu yüzden tepe tepe kullanmak serbest ve bir de hemen yanında kız öğrenci yurdu var (!) Sanat tarihinin soylu adamları kıskanacak! Arsin’deki eşyalarımı tek başıma taşıdım. Sonra bir gün baktım, Fatih amcam iki arkadaşını da almış atölyeme bir L kanepe taşıyor. Hayatımdaki ilk L kanepe bu oldu. Eylül’ün bir gecesi, biricik köpeğimin öldüğünü söyledi bana dayım. Lanet bir arabanın tamponunda can veren köpeklerden biri olmuştu o da. Çok ağladım. Günlerce… Kış geldi ve denize bakan penceremin önüne koyduğum küçük sehpanın üzerinde yazmaya başladım. Akşam olduğunda deniz kabarıyor ve hatta bazı geceler âdeta şaha kalkarak beni vect ediyordu! Delirmişçesine yazıyordum. Bir gün yolda, lisedeyken âşık olduğum kızı gördüm. O güzel kız büyümüş ve işte bir erik ağacı gibi karşımda duruyor. Akşam olduğunda atölyemde sevişiyorduk. Sabah gitti. Akşam denizden gelen sert esintinin sesini dinledim. Menteşesi kırık mutfak kapısı aralanmış; sesiyle uyandım. O kapıyı tam yedi yıl sonra rüyamda görecektim.

2007, İnönü Mahallesi / Trabzon

Bu ev bize ait; anam babam maaşlarından biriktirip almışlar sağ olsunlar. Küçük ama sevimli bir odam var. Ya da şöyle söyleyeyim sevimli ama küçük… Resim yapacak yerim yok! Lakin daha ciddi bir sorun var: Tık… Tak tık… Taka tıka tık tık… Patır patır, takır tukur… Geberiyorum. Sesin nereden geldiğini bulmaya çalışıyordum. Pijamalarıyla gece vakti apartmanın içinde kapıları dinleyen genç bir adamım artık! Balkona çıkıyorum üst kata bakıyorum, bir şey göremiyorum. Fakat azizim, deli olacağım! Günler sonra anladım; üst kata yeni taşınan ve sırf stor perdelerini akrabalarına gösterebilmek için evlenmiş olan şapşal bir kadının şapşal çocuğu! Kibarca uyardım. Nafile… Pat… Pat pat pat pat pat…. Pata pat… Bir gece tekrar kapılarına çıktım. Akrabalarına gösteriş olsun diye evlenen kadın ve kocasının ailesini hezimete uğratmak için yanında taşıdığı annesi ve işte o velet! “Çocuk işte… Tutamıyoruz!” dedi. Yarın, sonraki gün ve sonraki gün… Kendimi kapılara attım. Gece geç saate kadar eve dönmüyorum. Babamın evi. Tapulu evimiz ama içine giremiyorum. Neden? Tanrım neden! Çocukluk evimdeydim ve tek yapabildiğim cinayet planları kurmaktı. Evi satıp gitmeseler, bir katliam yaşanabilirdi.

2009, Kadıköy / İstanbul

İki bavulla geldiğim bu koca şehrin yabancısı değilim. Fakat evsiziyim yine. Liseden bir arkadaşım, ailesiyle birlikte bir ay misafir etti beni. Fakat bende bir ayak kokusu var, ölürsünüz. Böylesi kimsede yok bahse girerim! “Yazık,” dedim kendi kendime. Koca aileye yazık yani! Şükranlarımı bildirdim ve Kadıköy iskelesine yürüme mesafesindeki o evi de terk ettim. Taşdelen’de Cemal dayım var. Dünya tatlısı bir adam... İstanbul’da geçirdiğim bir yıl boyunca haftanın en az üç günü aradı ve aramızda geçen diyalog şu oldu:

— Efendim dayı?

— Naber, napıyosun?

— Dayı Beşiktaş’tayım (ya da işte şehrin bir köşesinde diyelim).

— Tamam, şimdi ordan vapurla geç karşıya… 14 ÇK var. Ona biniyosun, karakolun önünde in. Hadi bekliyorum.

Abartmadan söylüyorum ki haftanın üç günü aynı muhabbet. Bir kere Aydın’a bir haftalık sanat festivaline davet edildim, gittim. Aydın’dayım yani. Dayım aradı yine.

— Efendim dayı?

— Naber napıyosun?

— Dayı Aydın’dayım festivalde…

— Ne zaman geliyosun?

— Dayı bir hafta buradayım.

— Tamam, şimdi dönüşte Sabiha Gökçen’den Ümraniye otobüsleri var, biniyosun. Dudullu’dan da dolmuşa atlarsın karakolun önünde in hadi bekliyorum.

Yalnız o da yengem de çok tatlıdır. Ne zaman gitsem yemeğim çayım hazırdır.

2010, İçerenköy / İstanbul

Halamın kızı var, Gülten abla… Abisine ait şirketin İstanbul müdürü o zaman… Devasa bir büro… Bir odası boş… Küçük, kahverengi bir kanepe var. Aslında kanepe de değil, iki kişilik koltuk. İki ay onun üzerinde yattım ve ayak kokum odaya sindiği için her sabah erkenden kalkıp E-5’e bakan penceremi açarak içeriyi havalandırdım. Sonra şehrin altını üstüne getirircesine iş arıyorum. Bulabiliyor muyum? Hayır. Eminönü’nde dolanıyorum bir gün. Sultanahmet tarafına süzüldüm. Tramvay yolundan ilerliyorum. Köşede bir resim atölyesi gördüm. İçeride çok güzel genç bir kız resim yapıyor. 30’lu yaşlarda, ince uzun, türbanlı, kalın ve siyah kaşları var. Resim yapıyor. Neyse ben âşık oldum bu kıza ve fırsat buldukça İçerenköy’den kalkıp yanına gidiyorum. Kız beni pazarlamacı olarak biliyor. Öyle tanıttım kendimi. İçeri giriyorum ve oturuyorum sadece, onu izlemek tek arzum. 150 metre yukarıda, parkın girişinde babasının atölyesi varmış. Gittim. Üç katlı, tarihi bir konak… Giriş katında Sultanahmet’te adım başı rastladığınız o avam kebapçılardan biri. İkinci katta bu ressam var. Tanıştık. Akademi mezunu ama mahallî kalmış. Zeki ve de yetenekli olmasına rağmen “En iyi ressam benim fakat kimse anlamıyor!” diye diye kendini bu atölyeye gömmüş. Paraya meraklı ve hatta on beş senedir resim yaptığımı belirtmeme rağmen “Olsun sana da resim dersi vereyim. Herkese 150, sana 100 lira! Bu iyiliğimi de unutma,” diyen bir para delisi ve aynı zamanda o kadar cimri ki pazarda kenara atılmış patatesleri topluyor ve moloz yığınları arasından seçtiği tahtalarla yaktığı sobada onları kızartıp karnını öyle doyuruyor. Yalnız çok kibar bir eşi var. Çok iyi kalpli ve uygar bir hanım. O da resim yapıyor. Adamın kızı ve karısı gibi iki oğlu da resim yapıyor. Meğer bunların ataları Leonardo da Vinci’ymiş falan!.. Neyse çocukların hiçbiri bu adamla kalmak istemiyorlar. “Onlar da beni anlamıyorlar, en iyi ressam benim,” diyor adam. Bana dedi ki “Üst kat boş duruyor. Sana vereyim orayı, resim yap.” Dinle, bak daha bitmedi…

2010, Sirkeci / İstanbul, sonbahar

Bir kamyon dolusu atık çarşaf, küflenmiş kâğıt ve farelerce kemirilmiş naylonlar… Hepsi pislik ve toz içinde… Tavan dökülüyor. Elektrik yok. Su yok. Pencerelerinde cam yok. Cam takacak olsan çerçeveler bayatlamış ekmek gibi; tutsan kırılır. Yerde döşeme yok. Soba yok. Yok yani. Hiçbir şey yok. Fakat… Fakat Allah var! Orada Allah vardı! İçerenköy’de büroda duran eşyalarımı Gülten ablanın arabasıyla buraya taşıdım. İçinde ilham perilerinin gezindiği bu virane yerde aylarca mum ışığında resimler yaptım. Şu kahverengi kanepede yatıp uyumaya çalışırken çok ama çok üşüdüm. Üşüdüm ve kalkıp resimler yaptım. Bazı sabahlar, geceden donmuş olarak uyanıyorum. Yıllar sonra bunları anlattığım Erdem abi demişti ki; “Zafer, yalnız olduğun için üşüyordun…”

2010, Sirkeci / Erenler Hotel

Kış giderek sertleşiyordu. Bu korunaksız yerde kalmak vücut sağlığım açısından tehlikeliydi. İskeleye doğru, Sirkeci’de bir pansiyon… İki katlı. Küçük. Oldukça harap ve koridorlarındaki loş ışıklarıyla insanı hayata küstüren bir hotel… Trabzonlu bir iş adamından resimlerime karşılık aldığım 2 bin liranın yarısını buradaki yatağıma verdim ve o dondurucu iki ay boyunca hayatta kalmayı başardım. Hotelde hayatımın en güzel aforizmalarını yazdım. Sanırım dört metrekarelik bir odaydı; evlerin en karanlığıydı…

2010, Merter-Çatalca arası / İstanbul, ilkbahar

Merter’de yaşayan milyarder amcamın büyük oğlu Can davet etmişti beni. Bunların Çatalca’da çiftliği var. Can aldı beni oraya gittik. 15 sene sonra ilk kez gördüğüm amcamla rakı içiyoruz. Çiftlikte iki villa var. Birinde kendi kalıyor karısıyla. Daha basit ve küçük olanını çocuklar için yapmış ama bizimkiler Taksim’de takılmayı yeğliyorlar. Ev de bakımsızlıktan bitap vaziyete gelmiş ama sonuçta villa yani! Amcam da eski ressam olduğu için hâlimden anlar, diye düşündüm. “Amca,” dedim. “Bana atölye lazım.” “Olsun” dedi. Küçük ve kullanım dışı villayı işaret ederek “Aha bu karşıdaki evde sen kal.” Bavulumu ve resim malzemelerimi sırtlayıp Merter’deki evine gittim. Amcam akşam gelecek. Sabah çiftliğe gideceğiz… Konuşulan bu. Neden sonra amcamın küçük oğlu Tarcan ve annesiyle beklerken havadan sudan konuşuyoruz. Göksenin yengenin elinde örgü var. Tarcan da televizyona bakıyor. Göksenin dedi ki: “Sen çiftlik evine gidicem diyorsun ama orası kışın çok soğuk olur.” Ben daha ağzımı açmadan “Kalamazsın valla donarsın,” diye bastırdı. Zoraki gülümsüyor. Korkarak yükseltmek istediğim sesimi sinsi gülümsemesiyle ezip geçiyor. O anda derin bir sessizlik kapladı evi. Bi’şeyler oldu. Tavandaki lambanın voltajı düştü, her yer karardı sanki… Kapı çaldı. Amcam gelmişti ama o sessiz fırtına bütün kasabayı çoktan yerle bir etmişti.

2010, Çengelköy / İstanbul, ilkbahar

Amcam (o da rahmetlik oldu) beni sokağa salınca müstakil bahçeli bir ev buldum şehrin öteki yakasında. Aslında önce tutmayacaktım ama ev sahibinin kızını görünce “hemen,” dedim. “Hemen taşınıyorsun buraya aslanım!” Niğdeli İsmail’in kamyonetiyle bir sabah vakti Çengelköy’e vardım. Tek başıma boşalttım eşyaları ve eve tek başıma taşıdım. Bu sırada içimden, bir daha taşınmayacağıma yemin ediyordum. Ölü böcekler dâhil evin bütün pisliğini temizledim ve eşyaları bir odaya yığdım. Çoğu tablo ve boya… Artık bir alışkanlık olmuştu galiba, yeniden ev ilanlarına bakmaya başladım. 24 saat önce kiraladığım, temizliğini az önce bitirdiğim evi unutuvermiştim. “Noluyo la,” demeye kalmadı Tuzla’da sıfır daire, 300 TL. Fotoğraflarına falan baktım, hakikatten sıfır. Asansörlü, efendime söyliyim site içinde falan… Tuzla neresi? İstanbul’un bittiği yer. Ben oralarda durabilir miyim? Asla! Fakat ne oldu. Hop indim Üsküdar’a. Oradan Kadıköy iskele… Bin dolmuşa, bin otobüse Tuzla’dayım. Çengelköy’deki eve verecek olduğum kirayı burada ev sahibine verdim mi abi? Verdim. Döndüm mü hemen Çengelköy’e, döndüm. Aradım mı Niğdeli İsmail’i “Abi beni bugün bıraktığın yer var ya… hah gel oraya abi… he he kamyonetle gel abi!”

2010, Tuzla / İstanbul

Ben plan yaparken Tanrı gülümsüyordu. Uruguay’dakiler buna “babamın soy ağacı” diyordu. Soldan göz ucuyla baktım, Niğdeli İsmail saatte 80 km hızla gidiyordu. Yeni evimin sahibi şirin, sosyal demokrat, tek maaşla geçinen bir adam. Kartal Adliyesi’nde memur. “Aman evladım, akıllı uslu kullan evi başka bi’şey istemem!..” Ümraniye’ de reklam ajansına işe başladım. Olmadı. Yapamadım. Niğdeli İsmail’i aradım ve eşyaları kolilemeye başladım. Akşam yola çıktık. Pazartesi sabah Ankara’dayım. Eşyaları Dikmen’de Özlem ablama bıraktım. Hatırladığım kadarı budur. Öperler!

2011, Dikmen / Ankara

Bir resim kursunda işe başlamış gibiydim. Sanırım iki hafta sürdü. Bıraksam mı diye düşünürken babamın hastalandığı haberi geldi Trabzon’dan. Annem bunu bana telefonda söylerken, “hayat devam ediyor,” diyordu. Hoşdere’deki dandik kurstan ayrıldım ve Dikmen’deki kolilerden henüz çıkmış eşyalarımı aynı lanet olası kolilere tekrar koymaya başladım. Babamın yanında olmak istedim. On sekiz bininci kez uçak bileti aldım.

2011, Atapark / Trabzon

Dünyada eşi benzeri olmayan bir hastalığa yakalanmıştım. Yolda yürürken boş evlere, boş depolara ya da camlarda asılı duran kiralık ilanlarına bakmak... Bakarken kımıldamadan durmak ve kendi kendime hatta bazen sesli şekilde “Şövalemi şuraya koysam, şurada yazı masam… Hım tamam spotu şu duvara çakarım... Tamamdır,” gibi laflar etmek bu hastalığın seçik bir belirtisiydi. Trabzon’un tek kelimeyle en güzel mahallesinin en güzel yerindeki en güzel evi 500 TL’ye kiraladım. Biraz borç, biraz baba parası biraz da ben kazandım derken resim atölyemi kurdum. Sonra durdum, dedim ki “Tanrım, neler oluyor… Neden bir göçmen gibi yaşıyorum?!” Oturdum ve o yaştan sonra ALES’e çalıştım. Kazandım. Tanıdık var, üniversiteye gireceğim. Maaşım olacak ve artık hiçbir yere taşınmayacağım. Her seferinde “önümüzdeki ay tamam,” denilerek tam sekiz ay bekletildim. Bir ay daha beklesem heyecandan çocuk doğurabilirdim. Hoş gerek kalmadı çünkü iş olmadı. Atapark’taki cânım atölyemi kapatma kararı aldım. Mesele şu ki şimdi bu eşyaları nasıl ama nasıl ama bir daha nasıl taşıyacaktım?!

2012, Beşirli / Trabzon

Benim için her şey bitmişti. Hayatın zerre anlamı kalmamıştı ve her şeyin canına okumak istiyordum. Annem babam yine beni düşündü, resim yapabileyim diye Beşirli’de dört odalı bir ev kiralandı. Atapark’taki resim malzemelerimi bir daha resim yapmak istemediğim için köye, gündelik eşyalarımı da Beşirli’de bana ayrılan odaya taşımam on günümü aldı. Sonra da oturup akademik yabancı dil sınavına hazırlanmaya başladım. Tam bu sırada “sensiz yaşayamam,” diyen kadın kıçıma tekmeyi basmış ve “ben artık evlenmek değil eğlenmek istiyorum,” diyerek arkadaşlarıyla içmeye gitmişti. Vay vaaay!

2013, Dikmen / Ankara, yaz

Gazi Üniversitesi’nde yüksek lisans sınavını kazandım ve üç bavul ile tekrar Ankara’ya taşındım. Özlem ablam sağ olsun evdeki bir odayı benim için hazırladı. Okulda haftada bir gün ders vardı geri kalan günleri ya iş arayarak ya da bir hemşehrimin Ataç Sokak’taki yayınevinde takılarak geçiriyordum. Yayınevi üç katlıydı, üst katında ilişenim yoktu. Bilgisayarımı ve birkaç ufak tefek eşyamı kargoyla Ankara’ya aldırdım. O üst katta bir de kanepe vardı. Kolej’den fakülteye gitmek çok kolay olduğu için pazar akşamları yayınevinde, kanepede yatıyor pazartesi günleri Tunus Caddesi’ndeki derse gidiyordum (fakülte sonradan Gölbaşı’na taşındı). 31 yaşımdaydım ve hâlâ bir büroda kalıyor ve hâlâ bir kanepede uyuyor ve hâlâ eşya yerleştiriyordum. Lanetli olduğuma inanmıştım. Bir sabah, yayınevinin deposundaki eşyaları taşıdık. Sanırım iki saatten fazla sürdü bu iş. Eşya taşıdım yine yani başka olayım yoktu, anladım. Gece saat on ikide bu satırları yazmaya başladım. Saat şimdi 06.30… Budur benim işim, taşınırım yani. Sonra da bütün bunları yazarım… Çünkü kendimi ait hissettiğim, tamamen bana ait olan tek yerdir bu sayfalar, bu tuvaller.

2013, Dikmen-Rüzgârlı arası / Ankara

Para yok. Atölye yok… Eski milli görüşçülerin kurduğu bir dernek basın danışmanı arıyormuş. Derneğin Genel Başkanı beni takunyalarıyla karşıladı. Şoktayım. Şoku atlattım işe alındım. Genel Başkan Yardımcısı; bana büroyu gezdirirken “gel kardeşim, burası da mescidimiz,” dedi. Namazlarımızı beraber kılıyorduk. Genel başkan koca cüsseli bir adamdı; secdeye eğildikten sonra o tok sesiyle “Allahu Ekber!” diyerek kalkarken çok zorlanırdı ve ben gülmemek için kendimi tutar, kahkahamı içime gömerdim! Allah korkusu değil işsiz kalmak var işin ucunda. Sabahları tek otobüsle Dikmen’den Rüzgarlı’ya gider, birkaç dakika yürüyüp büroya varırdım. Çayımız hazır olurdu ve masamıza ek iş yapan bir kadıncağız tarafından getirilirdi. İslamcı dernek başkanı çok akıllı bir adamdı. Akşamları okuduğu kitabı sabah gelir bize anlatırdı. “Zafer sen bundan bi’ proje çıkartırsın, hadi bakalım,” der giderdi. Ara sıra üst düzey bürokratları ziyarete gider, şansımız varsa bakanlara kadar ulaşırdık. Dandik projelerle 30-40 bin lira hibe alırdık. Makedonya projesine çok çalıştım. Fotoğraf sergisi, akşam yemeği, kültür turu düzenledik. Ama işler ters gitti. İstifa ettim. Yalan yok, son kuruşuna kadar ödediler paramı. El sıkışarak ayrıldık. İngilizceden aldığım puana çok inandım; atanacaktım. Zira ALES sürem doluyordu. Atanamazsam kafayı kıracaktım!

2014, Eskişehir, sonbahar

Atatürk Orman Çiftliği’ne doğru giderken arabanın camından ışıltılı kenti izliyorum. İçinde bana yer olmayan bir masalı görüyorum sokaklarda… Telefonum çaldı.

— Efendim abi?

— Hacım naber?

— Eyvallah reis, buyur…

Severdim Okan’ı, güzel adamdı… Namusluydu.

— Eskişehir’de çalışır mısın?

— Olur abi!

Eskişehir en güzeli yeri ülkenin; Ankara’ya da yakın. Zaten kabul etmeyip ne yapacağım, tek kuruşum kalmamış.

— Tamam, pazartesi git. Benim ortak karşılayacak seni. Evini tutacağız. İşin başındasın.

— Eyvallah reis de… Şey işte… Tatmin eder mi?

— Dört bin alacaksın, evin kirası da bizden…

Nimetti bu. Gökten inmişti. O soğuk Ankara akşamı içimde ilkbahar çiçekleri açtı. Tanrı vardı… Bu kâinatta bir Tanrı mutlaka var işte! Buluştuk şu mahut ortakla. İyi adam güzel adam da doğru düzgün anlatmıyor işi. Ukala… Sanki yüzyılın projesinin mimarıymış gibi ağzında geveleyip duruyor. Neyse evi tuttum. Büroyu da… Bu sırada, çekip giden o vefasız kadınla yeni bir hayata başlamak mümkün olabilir miydi? Bak yavrum, artık bir işim var. Maaş da yüksek… Ver elini! Geldi... Sağ olsun, bir kısım masrafı Okan kendi cebinden karşıladı. Sevaba girmeyi severdi… İlk bir hafta, soluk almadan koşturdum. Şirketi toparladım. İkinci hafta şu mahut ortak yine geldi. İşi denetleyecek. Büroya aldığım taburenin rengini beğenmedi. Patron olmak böyle bir şey tabi! İleri geri konuşunca “ağır ol,” dedim. “Akıllı ol!” Tabi yine yol göründü bana. Yine o kahrolası bavullar… On gün sonra yine yollar…

2014, Ankara ve Ocak ayı

Kadınım bir daha geri dönmemek üzere gitti. Artık hem işini hem de eşini kaybedenlerdendim. Yoruldum! Kolej’deyim. Tavana bakıyorum. Bu tavan beni taşır mı? Evet. Ve asarak son vermek en iyisi. En azından hâlâ yakışıklıyım!.. Telefonum çaldı. Abi, dedi bir ses. Başvurmuş muydun?

— Evet?

— E sonuçlara baksana…

İnsan böyle anlarda sevinemiyor bile. Öyle bir şok ki… O ana dek yaşadığın tüm felaketler bir anda film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden ve sadece şöyle diyorsun: Demek artık kurtuldum… Demek artık bir evim olacak…

2015, Sinan Caddesi / Ankara

Kurtulduğun falan yok aslında. Hayat iyisi kötüsüyle devam ediyor. Bir mola vermişsin, hepsi bu. 2014 yılı güzel geçti. Lise yılları gibi… Hayatın en güzel yılları gibi işte… Birkaç yaş gençleşiyor insan. Yarınki zorlu cenk için güç toplamış oluyorsun bu molada. Sonra ev aldık. Yazması da söylemesi gibi tuhaf; ev almak! Milyon kere taşınmaktan, depolarda, bürolarda, şehirden şehre mahalleden mahalleye ve kolilerle… Ve şimdi bir ev satın alıyorsun! Küçük ama içi yenilenmiş. Duvarlar yeni boyalı, kapılar en pahalısından falan diye resim yapmaya çekindim içinde. Bol bol seviştim ama. Üstelik yatakta. Kocaman, kendi paramla satın aldığım bir yatağım var. Mucize gibi. Otuzundan sonra beşikte sallanmak gibi; yatak… Gerçek bir yatak! Kolej’deki, üzerinde kim bilir kaç evsizin yarınki sabaha umutla uyanıp yine hüsranla geri döneceği bir kanepe değil yani. Kendi evimde kendi yatağım… Neden sonra uyuyamadım. Günler, haftalar birbirini kovaladı ve ben çocukluğumdan beri yakamı bırakmamış olan karabasan ile yeni bir kavgaya giriştim. Rakip dişli. Alt etmek zor! Punduna getiriyor seni, nefessiz kalıyorsun. Pes!

2016, Manolya Sokak

Sinan’daki ev hem küçük hem de işte, şu mahut karabasan… Neyse, evi kiraya vermekte zorlanmadım… Bendeniz yine taşınacağım. Tanrım yine mi!.. Tanrı şöyle dedi: “Evet yine!...” Manolya Sokak şirin bir yer. Arada emlakçı da yok. Hem iki helası var bulduğum evin. Kira da benim ev ile kafa kafaya. Anlaştık, el sıkıştık cimri ev sahibiyle. İlk geceden atölyemi kurdum yarın sabah ilk resimlerimi yapmak umuduyla… Olmadı. Şu telefonlara bak; hep, en damar haberler için çaldı…

2017, Öveçler

Ablam boşandı. Bana gelecek. Resim yapmam lazım ev yetmeyecek. Ne yaptım? Tabi ki eşyalarımı yeniden topladım. Taşınmak, ben olmuşum taşınmak! Sıradaki gelsin! Bir süper kahraman gibi hemen ev buldum ve hemen eşya taşıdım. Öveçler’de bir dubleks. İki hela var. Ablam için iyi. Teras cam panellerle çevrilmiş “kışın da iş görür,” dedim ama nasıl soğuk nasıl soğuk Kasım’a doğru! Muhtemelen eksi 4 ya da 5 derecede resimler yaptım orada. Sonra bu Kahramanmaraş’taki Dekan beni çağırdı. “Hocam daha yeni atölye kurdum. İki ay sonra da sergim var. Ayrıca New York’a bilet aldım.” “Yok gel sen bişe dicem.” “Tamam, telefonda söyle?” “Yok gelmen lazım.” “Hocam kadro?” “Kadro yok.” Daimi kadro ile atanmışım olum 50d’li olarak niye geleyim la! Adam dinlemiyor. Bilkent’e çıktım taksiyle. YÖK’e sordum. Hayır, kadronu vermiyorlarsa gitmek zorunda değilsin dedi. Dedim ki “olum bak keyfine.” Odun sobası aldım terasa kurdum. Ahbaplar geldi, etrafında şarap içtik, ısındık. Çok güzeldi. Bi selfi yapıp Dekana yollayalım la,” dedim. “Yok olum bırak ayıptır,” dedi arkadaş. İçtik yine. Boksa da yeniden başladım o günlerde ama sakatlıklar bir türlü bırakmadı peşimi. Olur olmadık yer ve zamanlarda parmaklarım birer birer sakatlanıyor. Boksa ara, ipek baskıya ağırlık verdim. Güzel resimler yaptım. Kira yüksek tabi. 1250 TL. Ev büyük ısınmıyor, yakıtla beraber 1500 TL her ay net giderim var. Sonra evlendim. Ve yine taşındım.

2018, Tirebolu Sokak

Yıllar önceydi. İşte şu bina… Eğilip bakıyorum, evet şu kapıdan bahçeye çıkardık. Komşumuzun kızı Elvan; âşık olmuştum ona. Penceresine mektup bırakırken büyük annesine yakalanmıştım. Yolda bulmuş bir taksici, Pali (ölen köpeğim) onu sürükleyerek bizim eve getirmiş. Ablam eniştemle bu evde tanışmıştı. Ben de eşimle birkaç bina ötedeki bahçe katına yerleştim. Hayat… Atölyemi kapatmak zorunda kalmıştım. Karımın iş yerinde mesai ölüm; Atakule civarında çalışıyor ve eve rahat dönebilsin diye tuttuk burayı. Ben de evde sabahtan akşama kadar yazıyor eşimin gelmesine yakın sofrayı hazırlıyorum. Aylarca böyle geçti. Al işte sana ev! Yemek masası, televizyon, halı. Ev işte oğlum, ev! Kurtuluş yazıda. Ölümüne yazıyorum. Muazzam bir deneyimdi. Tez, kitap derken yazmak beni bir kere daha delirmekten kurtardı. 37 yaşına gelmiştim. Onlarca kere taşınmıştım ama hâlâ bir resim atölyem yoktu. Büyük bir çelişki! Tek tesellim eve yorgun gelen eşim için çorbayı ısıtmış olmak. Onun yorgunluğunu giderebilmek… ve sonra Kızım... 2 yaşında, terk edilmiş bir Rottweiller. New York’a son seyahatimi gerçekleştireceğim gün sahiplendim. Mamak’ta bir veterinerin deposundaydı. Ablama bıraktım ve eşimle birlikte New York’a uçtuk. 21 Nisan’da döndüğümüzde Kahramanmaraş’a gitmek için sayılı günüm kalmıştı. Bu süreyi köpeğimle ve yeğenimle geçirdim. Ve 9 Haziran günü öğlen saatlerinde, yanıma köpeğimi de alarak Kahramanmaraş’a doğru yola çıktım. Köpeği götürmenin başka yolu olmadığı için paralı otostop kullanmıştım. Kayseri’den geçerken araç sahibi genç, “suskunsun abi,” dedi… Akşam saat dokuz civarı yeni evime varmıştım. Yeni hayatıma… Ben. Ben de geride kalmıştım. Buraya, kendimi gerimde bırakarak geldiğimi fark ettim. Ev sahibim döşek indirdi yatmam için. Köpek de benim kadar şaşkın ve yorgundu. Boş evin duvar diplerini kokladı. Koridora yattı ve kapı aralığından beni seyretmeye başladı. Dünyadaki başka hiçbir şey, boş bir evin içinde, kaş altından size bakan bir köpekle göz göze gelmek kadar dokunaklı olamaz! Ankara on saat uzakta kalmıştı ve Tanrı halâ gülümsüyordu.

2019, Kahpe Bizans

Devam ediyor… Her çekmece bir ev artık!

Son Not

Bunca zamanın ardından onu böyle görmek beni bir hayli ürkütmüştü. Gecekondulardan oluşan bir mahalleyi zor bela geçtikten sonra, küçük ve içinde birbirleriyle güreşen veletlerin oynaştığı parkın bitişiğinde ve baraka gibi görünen bir fırının önünde karşıladı beni öğrencim Zafer. Pek çok gece yıldızları birlikte izlemiş ve evrenin daha ne kadar sonsuz olabileceğini konuşmuştuk onunla. Bence yıldızlar, bilmem kaç milyon yıl önce sönmüş alev toplarından geriye kalan ışıklar falan değildi. Basbayağı orada duruyorlardı işte. Meraklı ve yıldızların aslında sadece yıldız olduğuna inandığımı söylerken heyecana kapılan bu çocuk, günün birinde fırıncı olmak istediğini söylediğinde şaşırmış “ama bir yandan da evrenin sonsuzluğuna kafa yormaktan iyidir,” demiştim kendi kendime. Zafer şimdi, Kayseri’nin çükündürük bir mahallesinde, çükündürük bir fırında ekmek pişiriyor, pide taşıyordu. Dedim ki: “Vay canına… Adam şaka yapmıyormuş!” Elektrik işinden anlıyordu. Babasından kaynak işçiliği öğrenmişti. Ben de sanatı öğretmiştim ona. Dört yıllık sanat eğitimi boyunca adını dahi duymadığı sanatçılardan ona ben bahsetmiştim! Ama o sadece fırıncı olmuştu. Kayseri’de, Lale Ekmek Fırını’nın kapısında karşılamıştı beni işte. Fakat ürkmeme yol açan başka bir şeydi sahi; demek istediğim, Zafer’in bir ekmek fırınında ne işi var, diye sormadım kendime. Onun şimdi olduğu ve aslında artık olmadığı yerdeydi aklım…

Uzun bir zaman; sanırım bir buçuk yıl boyunca Zafer, beni, her gelişimde lanet okuduğum Kahramanmaraş’taki bahçeli atölyemde karşılamıştı. Sonu gelmeyecek sandığım o uzun yolculuklarımdan sonra, şehre onurlu girişimi ona haber verir ve çayı demlemesini isterdim. Arabamı, koca bir incir ağacının örttüğü demir bahçe kapısının önüne çektiğimde gecikmekten endişe edercesine hemen dışarı fırlardı. “Önce köpeği çıkar Zafer…” “Peki hocam…” Kimi zaman, gelişimi kutlamak için bana şarap açtığı da olurdu. Sevdiklerimi ve keyif aldığım yaşantımı geride bırakarak geldiğim ama adını dahi anmaktan nefret ettiğim bu kahrolası şehirde beni sadık bir yaver gibi karşılayan adamdı Zafer. Neredeyse her sefer…

Yokluğumda evimin anahtarı ondaydı. Hani işine gelmiyor da değildi (!) Fakat asıl olan, dönüşlerimdi. Gavur dölü yutmuş bir yığın suratsız erkek ve kadının zapt ettiği şehrin tek güler yüzlü insanı O imiş gibi gelirdi bana ve belki bu sayede ardımda nice güzellik bırakmış olmanın hüznü biraz azalırdı.

Zafer karşılayanımdı. Acil servis hemşiresi gibi… Zafer gelişlerim gidişlerimdi benim. Beni karşılamaya vakti yoksa dahi çıkmadan evvel radyoyu açık bırakmasını ben tembihlemiştim ona. En önemli vazifelerinden biriydi bu. Yalnızlığımla cebelleştiğim bu eve her seferinde yeniden alışayım diye… Zehri yutmam kolay olsun diye radyo ben gelmeden evvel açılmalıydı. Bir geride bıraktıklarım vardı, bir de Zafer. Zafer, karşılayanımdı. Son durağım.

Kayseri’deki ekmek fırınının önünde garipsediğim de bu oldu işte. Artık ardımda bıraktıklarımdan biri oluvermişti bu kalın kaşlı çocuk. Yalnızca dinlenip sonra yoluma devam edecektim. Annem ve babam ve karım ve ablam gibi… Zafer artık karşılayanım değil; diğerleri gibi yolculayanımdı… Daha dört saatlik yolum vardı…

Saat 20.00 civarı içeri girdiğimde iki buçuk aydır boş duran evin her yeri toz içindeydi ama Zafer de ardında bir şey bırakmıştı. Mutfaktaki radyo kısık sesiyle çalmayı sürdürüyordu.