Ekolojik Psikolojideki ve Bendeki Ev
İpek Gürkaynak
Prof. Dr., Emekli Üniversite Öğretim Üyesi
Ev kavramına ilişkin iki çift sözü olmayan kalmamıştır herhâlde. Benim için çok değerli olanlar arasında en başta gelenler, Ergülen şiirinde (ve düzyazılarında) ve Evliyagil şiirinde yer alan hem derinlikli hem geniş “ev”dir. Ama ben, sözü kendi bildiğim bir alana getirip, bunun bir psikoloji dergisi olduğunu da hesaba katarak, önce çok kısaca (ekolojik psikoloji bağlamında) fiziksel çevreden ve bu bağlamda da mekân olarak evden söz edeyim, sonra da bir kişisel deneyimi paylaşayım sizlerle.
Bilindiği üzere, psikoloji, kişinin çevresinin önemi üzerinde hep durmuştur ama çevre derken (uzun yıllar boyunca) kastedilen, bugün toplumsal çevre olarak adlandırdığımız, kişinin etrafındaki diğer insanların oluşturduğu çevre olmuştur. 1940’lı yılların sonlarında, iki Amerikalı sosyal psikolog, Roger Barker ve Herbert F. Wright, Ekolojik Psikoloji kavramını ortaya atarak (a) fiziksel çevrenin insan davranışları üzerindeki önemine dikkat çekerek bu konuda derinlikli çalışmalar yaptılar ve (b) başta çocuk, her insanın davranışlarının, gündelik yaşamın doğal ortamlarındaki akışı içinde incelenmesi gerektiğini öne sürdüler; bunu olanaklı kılan yöntemler yarattılar.
Bunlara değinmiş olalım, isteyene kendi araştırmalarını yapması için zaman tanıyalım ve gelelim (yine, özellikle Ekolojik Psikoloji bağlamında) ev kavramına ve onun ifade ettiklerine.
Ev, çocuğun “fiziksel dünya toplumsallaşması”nın da başladığı yerdir. Bireysel deneyimler kadar, çocuğun yaşamındaki yetişkinlerin davranışlarından kaynaklanan öğrenme, bu toplumsallaşmanın kökeninde yer alır. Diğer bir deyişle, “yer kimliği,” “ben kimliği”nin gelişmesine ilişkin psikolojik sürecin bir parçası ve ev, yer kimliği tohumlarının ekildiği ilk mekândır yaşamda. Mekânsal düzenleme, kolaylaştırdığı ya da tam tersine ketlediği etkinliklerle, verdiği sembolik mesajlarla, çocuğu çeker/yaklaştırır ya da iter/uzaklaştırır. Örneğin, ev, çocuğa, özerklik, keşfedilebilirlik, köklülük ve bağlanma sunabileceği gibi, eğer ailesi evi -örneğin, misafir odası/salon gibi bazı mekânları ona kapatarak “çocuktan koruma”ya çalışırsa, çocuk için bir hapishaneye de dönüşebilir.
Aşağıda size, bugün 74 yaşında olan bir emekli öğretim üyesinin, hapishaneye dönüşmemiş, tam tersine sevgiyle bağlanılmış bir çocukluk evinin, daha doğrusu o eve her gün varışın, 64 yaşında, bir deneyimin tetiklemesiyle anımsanmış öyküsünü sunuyorum:
Evin Hâlleri*
Ev Evi Eve Evde Evden
“Evimi özledim”ciler var; “nereye gitsem yastığımı da götürürüm”cüler var; gezginliği seven, “her yer evimdir” ya da “beni nereye koyarsan orayı evim yaparım”cılar var. Herkesin eviyle ilişkisi kendine.
Hem hangi evden/kimin evinden bahsediyoruz ki: Çocukluk evinden mi, gençlik evinden mi, yetişkinlik evinden mi, yaşlılık evinden mi? Çocuğun evinden mi? Kadının evinden mi? Memur çocuğunun hep değişen evinden mi, taşradaki eşraf çocuğunun yerleşik, hep var olan evinden mi? Bir kuşak boyu bile elde tutulamayan kira evinden mi, kuşaklar boyu sahip olunan aile evinden mi? Kalabalık evden mi, ıssız evden mi? Yaşam dolu evden mi, ölüm kokan evden mi? Nohut oda bakla sofa evden mi, salonlar, çift tuvaletler -ve daha sıralamayı bile bilemediğim neler neler- barındıran evden mi? Mehmet’in 50 yıl boyunca hasretini dindiremediği Biga evinden mi, benim Amerika’da yaşadığım yedi yıl boyunca -ha desem gidiverecekmişim gibi- çantamda anahtarlarını taşıdığım, Ankara’daki ana-baba evimden mi, kayınvalidemin -kışı Ankara’da geçirdiğinde- daha Mart bitmeden “Hadi geldi artık bahar, götürün beni,” dediği, merdivenleri gıcırdayan, akşamları (onunla) konuşan ahşap evinden mi (ama her odada soba yakılacakmış, ama tavanlar yüksek, ısınmak zormuş, ne gam?)…
Ben iyisi mi, yaşamımın önemli bir bölümünün geçtiği, ne kadar bağrıma basmış olduğumu çok yıllar sonra fark ettiğim, köklülük ve bağlanmaya ilişkin duygularımın yumağı olan evden söz edeyim:
Birçok yıl önce bir gün, Mehmet bana bazen eğitimlerinde uyguladığı bir egzersizi öğrenmek isteyip istemediğimi sordu. Bir akşamüstüydü; kanepede yan yana oturuyor, geçmişten söz ediyorduk. “Tabii isterim,” dedim, “Ne zaman?” “Hemen şimdi,” dedi eşim, “Hemen şimdi.”
Arkama rahatça yaslanmalı, gözlerimi kapatmalıymışım. Hemen kanepedeki yerime şöyle rahatça yerleştim, sırtımı iyice arkalığa dayadım, yumdum gözlerimi. Mehmet konuşmaya başladı: “12 yaşlarındasın. Okuldan eve döndün. Nasıl dönüyorsun?” “Yürüyorum,” dedim gözlerimi açmayarak, “Belki mahalleden bir arkadaşla belki yalnız, ama kesinlikle yürüyorum.” Sesim hafif çıkıyordu; kaptırmıştım bile kendimi 12 yaşıma. “Eve vardın; kaçıncı kattasınız?” Tebessüm ettim. “O kadar kolay değil,” dedim, “Önce merdiven ineceğim, sonra birçok merdiven çıkacağım. Toplamda iki kat mı demeliyim acaba; bilemiyorum tam kaçıncı katta olduğumuzu!” “Anlat bana,” dedi eşim.
“Garip bir yerleştirilişi vardı Ankara Yenişehir’de, Olgunlar Sokak’la Konur Sokak köşesinde, şimdi SSK Hastanesi olan yerdeki, bir katında kiracı olduğumuz evin. Hatırladın mı, Amerika’dan döndüğümüzde sana hayatımda en uzun süre oturduğum evi göstermek istemiştim, oralara gitmiştik, evi bir türlü bulamayıp sokakları karıştırdım zannederek korkmuştum. Sonra, evin yerinde yeller estiğini anlayıp sokak ortasında sararıp kalakalmıştım. ‘Zarar yok,’ demiştin yavaşça, bana sarılıp. Bense, sana evi gösteremediğime olduğu kadar, çocukluğumun, gençliğimin toprağı olan yerin elimden gidivermiş olmasına yanıyordum. Önyüzünde, siyah parlak bir levha üzerinde Ofluoğlu Apt. yazan, ev sahibimizin adının Zeynep Hanım olduğunu hatırladığım bu yere taşındığımızda altı yaşındaydım ben, okula başlamak üzereydim. Evden çıktığımızda üniversite ikide. Düşünsene!”
Önce dönelim ‘garip yerleştiriliş’e; sonra dönelim 12 yaşıma ve o akşamüstü, kırkını çoktan devirmiş bir kadın olarak içinden geçtiğim deneyime: Ofluoğlu, sokaktan herhâlde en az sekiz on basamak inerek ulaştığınız genişçe bir arsanın içindeydi. Arsanın, evin dışında kalan kısmında ne bir ağaç ne bir bitki, boş arsa; mahallenin erkek çocuklarının top koşturduğu, İpek Soykan’ın arsaya bakan misafir odası penceresine burnunu dayayıp seyrettiği… Merdivenden indiniz, birkaç adım attınız; eğer Resmiye Teyze-Emin Eniştelere gitmiyorsanız (gidiyorsanız, o adımları çoğaltıp, sokak kapısı doğrudan arsaya açılan dairenin kapısını çalmalısınız), hemen sağ taraftaki -Olgunlar Sokağa paralel- merdivenlere yöneldiniz. 10-15 basamak çıktınız, ufak bir sahanlığa geldiniz, orada yön değiştirdiniz, 10-15 basamak da sokağa dik yönde çıktınız. Gene minik, kare bir sahanlık. Sağınızda bir başka dairenin kapısı var. Orada da Devlet Operası sanatçısı Ayhan Aydan’ın annesi Naciye Hanım oturuyor. Son madeni kulptan çeker, binadan içeri girer -ilk kez bina içindesiniz; buraya kadar hep karda, yağmurda, güneşteydiniz- kulbu bırakırsınız; kapı diğer kanada değerek ve pat pat ses çıkararak defalarca gider gelir. Bu arada siz gene merdivenlerdesiniz! Bir daha kat tırmanırsınız.
“Peki, ikinci kat kabul edelim evinizi. Ya da üç. Merdivenleri çıkıyorsun şimdi.” Anlatıyordum: “O sallanır kapıdan girer girmez, bağırarak şarkı söylerdim. Bak sen, yıllardır unutmuştum bunu. İlle de şarkı söylerdim, evet. Ya kapının patpatlarını duyup açacak annem kapıyı, ya da şarkımı.” “Hangi şarkılar mesela?” “Annemle teyzemin bana sokakta yürürken öğrettikleri ‘periiiişan saaaçların aaaaşkııımıııın aaağıdııııır’ olabilir! Ya da okulda öğrenilen İngilizce şarkılar: ‘My Bonnie lies over the ocean’ falan. İlk önce bu ikisi geliyor aklıma nedense.”
“Şarkıları söyledin. Tam da dairenizin kapısı önündesin. Açtı mı annen kapıyı?” “…”“Açtı mı?” “Açtı, evet, açtı.” “Şimdi önce, şarkı söyleyerek merdivenleri çıktığın yeri düşün; binanın içini. Nasıl kokuyor? Ne kokuyor? Sonra da annenin üstündeki elbiseyi anlat bana.”
Ne buram buram duymakta olduğum, o eskilik -ama temiz eskilik- içeren kokuyu anlatabildim o akşamüstü, ne de gözümün önündeki annemi ve elbisesini. Daha gönül gözümle sokaktan arsaya girerken, gözlerim yanmaya, sallanır kapıya geldiğimde yaşlar sessizce akmaya başlamıştı bile. Koku ve annem, artık yüksek sesle ağladığım ve konuşamadığım yerdi.
O akşam, o kanepede belki saatlerce ağladım. Arındım. Evler, ah evler.
* Bu yazı ilk kez 2010 yılında Amargi Dergisi’nin 18. sayısında yayımlanmıştır. Yazı katkısı için sevgili Hocamız İpek Gürkaynak’a, yazıyı yeniden yayımlayabilme izni için (Amargi Dergisi’nin sayı editörlerinden) sevgili Hocamız Aksu Bora’ya içtenlikle teşekkür ederiz.