En Renkli Mücadele: Kendimizi Anlama Çabamız


Gülşen Kocatürk
Ege Üniversitesi
Psikoloji Böl. Öğr.

‘Psikoloji, davranışın ve düşünme süreçlerinin bilimsel olarak araştırılmasıdır’ der, bir kitap tanımı. Yine bir başka kaynakta yer alan tanıma göre de ‘psikoloji, davranışların ve zihinsel süreçlerin sistematik ve bilimsel olarak incelenmesidir.’ Günümüzde var olan psikolojiyi anlamak adına oluşturulmuş ilk basamak kaynaklardan hangisine baksak göreceğimiz tanım muhtemelen bu ifadelere benzer nitelikte olacaktır. Peki, incelenen kim, inceleyen kim? Öncelikle tanımlarda yer alan edilgen ifadeyi biraz olsun etken ifadeye dönüştürebilmek, inceleyen-incelenen üst bakışını daha anlaşılır bir hale dönüştürecektir. Psikoloji bilimi en temel ifade edilişi ile insanın bilimidir. Sosyal bilimler içerisinde insanı anlamak, anlatmak amacıyla insana ve insana dair olan, insan ile ilgili elinin erebildiği her yere ulaşabilen bir bilim dalıdır. İşin hem keyifli hem de handikaplı kısmı bu noktada başlamaktadır; edilgenliği açıp somut tanımlar kullandığımızda karşı karşıya kaldığımız gerçek şudur: inceleyen de incelenen de insandır.

Peki, biz kimiz?

Kendimizin tanımını yapmakta şüphesiz oldukça zorlanmaktayız ve bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin zorlanmaya devam edeceğiz. Bilimsel anlamda bakıldığında her ne kadar insanın karmaşası, bilimsel incelemeler için dezavantaj oluşturuyor da olsa aslında bu karmaşa insanı kendi içinde değerli kılan ve onun salt bir element gibi yahut matematik problemi gibi çözülmesini engelleyen bir korunak olarak karşımıza çıkıyor. Bugün insan fizyolojisi pek çok şeyi açıklar gibi görünmekte, hormonlar, beyin fonksiyonları, beyindeki hasarların kişinin davranışı ve düşünceleri üzerindeki etkileri… Şüphesiz hiç birimiz bu somut bilgileri ve gözlemlediğimiz gerçekleri reddedemeyiz fakat sanıyorum ki insanı salt beyin yapısına göre nitelendirmek, insanı yalnızca fizyolojik tanımlar içerisine sokmak hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Neyse ki insanın karmaşık oluşumu fizyolojik bilgilerin tamamıyla kendisini çözmesine izin vermiyor ve insan hâlâ gizemini korumaya devam ediyor.

Peki, neden gizem arayışı içerisindeyiz?

Bu nokta durup sorgulamaya başladığımızda görüyoruz ki her birimiz bir diğerimizden farklı olduğumuzu bilmek istiyoruz fakat öte yandan bu farklılıklar birbirimizden uzaklaşmamıza neden olmayacak kadar da dengeli olsun diye çaba sarf ediyoruz. Bu bağlamda da toplumların oluşumu çıkıyor karşımıza. İnsan ürünü olan ve insanların bir arada var olmasını aynı zaman da kendileri olmasını sağlayan bir toplum tanımı görüyoruz çoğu kez. Engin Geçtan, İnsan Olmak adlı kitabında, insan, doğanın ürkütücü gücüyle baş edebilmek için diğer insanlarla bir araya gelerek toplumları oluşturmuştur. Ancak, toplumlar geliştikçe insan da giderek doğadan kopmuş ve bunun yarattığı yalnızlığı giderebilecek yeni bir beraberlik bulamamıştır, der. Bu ifade bizlere toplumların kuruluşuna evrimsel bir bakış açısı ile bakma olanağı sunmaktadır fakat öte yandan insanın içinde düştüğü bir özlemi de dile getirmektedir: doğaya ve özgürlüğe duyulan özlem. Toplulukta yer alan insan hem yalnız kalmama hem de kendi gizemini koruma, kendisi olabilme savaşını vermek zorundadır. Yasalar, toplum, kültür birer kısıtlayıcı rolü üstlense de insanlar kendilerinin daima özgür olduklarını düşünmek, kendilerini özgür hissetmek isterler.

 

Ölüler ki bir gün gömülür,
İçimizdeki ölüler, dışımızdaki ölüler
İnsan yaşıyorken özgürdür,

 

der, Edip Cansever. Aslında haksız da sayılmaz, insan nefes aldığı süre boyunca özgür olduğunu bilmek ister. Özgürlük, farklı olma ve farklılıklarla bir arada yaşayabilme çabası, insanı tanıma girişimlerinde bize az da olsa yol gösterebilecek niteliktedir‘Az da olsa’ ifadesi oldukça yerindedir çünkü insanı sadece üç kavrama indirgeyerek tanımaya çalışmak yetersiz ve güç görünüyor.

Peki, psikoloji insan ve insanın sahip oldukları şeyleri anlama konusunda bize ne gibi yollar açıyor? İnsanın ‘boş bir levha’ gibi dünyaya geldiğini ifade eden Tabula Rasa kavramı, insanın doğuştan iyi olduğunu savunan felsefi düşünceler ve buna benzer insan tanımlamaları ışığında doğan psikoloji bilimi günümüzde pek çok ekoller doğrultusunda insanı anlamak için çalışmaktadır. Bu ekoller birbirini destekler nitelikte olabildiği gibi birbiri ile mücadele hâlinde olan fikir akımları ve yöntemler olarak da karşımıza çıkabilmektedir. İnsanın özgür iradesine ve kişilik özelliklerine, deneyimlerine daha az önem veren davranışçılık ekolüne karşın insanı salt çocukluk deneyimleri ile ele alan ve deterministik bir yaklaşım olan psikanaliz karşımıza çıkmaktadır. Öte yandan insanı anlamak için yalnızca bilişlere, düşüncelere odaklanan bilişsel yaklaşım ve bu doğrultuda yer alan yöntemler de yine insanı anlama, değiştirme yahut gerçeklerle karşı karşıya getirme mücadelesi vermektedirler. Nasıl ki insanı tek bir yoldan giderek çözemiyorsak ve tüm yolları birleştirdiğimizde yine çözemeyecek olduğumuz yönünde bir ifade kullanabiliyorsak psikolojideki ekollere baktığımızda da aynı karmaşa ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu karmaşa insanoğlu var olduğu sürece varlığını korumaya devam edecek çünkü insanın varoluş ve oluşum karmaşası asla bitmeyecek gibi duruyor. Doğadan korunmak için topluluklar kuran ancak sonra doğayı özleyen özgürlükçü insan, toplumda yaşamak zorunda olduğunu bilen ama herkesle aynı olmaktan korkan bireyselcilik mücadelesi veren insan, kendini anlamak isteyen ancak yüzleştiğinde zaman zaman korkan ve hiç kimseyi tam anlamıyla çözemeyeceğine kanaat getiren insan, çocukluğunda sürekli baskı ve şiddete maruz kaldığı için amigdalası -beynin korku merkezi- gelişmemiş olan ve seri katil olduğunda incelemeler sonucu çevre etkenli fizyolojik katil olarak nitelendirilen insan, aşkı kalbinde duyumsayan ama beyninde yaşayıp beyninde öldüren insan, çocukken yaşadığı bir olay sonucu yetişkin olduğunda hâlâ hayata yetişemeyen ve bu konuda savaş vermekte güçlük çeken insan… Evet, bunların bir kısmı uç örnekler bir kısmı da hepimizin hayatında yaşadığı ikilemler, karmaşalar. Bu örnekler ışığında psikoloji bilimi de renkliliğini korumaya devam edecek ve her gün insana dair yeni bir soruyu cevaplamakla yükümlü olacaktır. Bu yükümlülüğün yanı sıra ‘insan’ kendisi olabilme savaşı ve kendini çözme çabaları içerisinde yaşamı boyunca sorular ve doğruluğunu genelleyemediği cevaplar denizinde yaşamını sürdürmeye devam edecektir. Kesin bir doğrunun olmayışı sorular denizinin ışıltısını korumasına yardımcı olacak ve insanoğluna rengarenk yeni sorular sorduracaktır.