Evcilleştirmek: Büyük Ev Ablukadayken Kıpırdanmalar
Sercan Karlıdağ
Altınbaş Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Araş. Gör.
1
Ev, yatıp uyunan, gündelik kimi rutinlerin geçtiği konut olmasının ötesinde insan deneyiminin mekânet ettiği soyut-sembolik-metaforik bir mahiyette kavranabilir diye düşünüyorum. Böyle düşününce, duvarları olan fiziksel mekân olarak ev, akışkan bir özellik kazanıyor. Bu, evin mistifikasyonu olarak da görülebilir belki. Ancak gerçeklik zemininden kopmadan “büyülü gerçekçi” bir kıvama varmayı önemsiyorum. Ev, büyülü bir kavram bence. Eve yüklenen farklı anlamlar olduğu elbette aşikâr (evin bu fizik-mekânsal birim olmaktan öte, genişleyen anlamına dair Onto’nun bu [22. “ev” dosya konulu] sayısındaki yazılardan bkz., Barlas, 2021; Gezici Yalçın ve Düzen, 2021). Deneyimin mekânet ettiği bir “hale” olarak görülebilirse ev (görülebilir mi?), insanın kendisi zaten o halenin (evin) içinde. Diğerleri de orada: Olaylar orada cereyan ediyor, aktörler oraya girip çıkıyor, şeyler orada yer ediniyor. Şeyler, insanın onları evcilleştirebildiği oranda o halede mekânet ediyor.
Üçtür (şimdi dört olacak) kullandığım mekânet etmek sözcüğüne Berci Kristin Çöp Masalları’nda rastladım. Latife Tekin bu romanında, büyülü gerçekçi bir tarzda, bir gecekondu mahallesi olan, Çiçektepe’yi konu edinir, (bir inceleme için bkz., Dişçi, 2017). Yazar yoksulluk, devlet baskısı, işsizlik, erkek şiddeti, toplumsal cinsiyet kalıpyargıları, sendikalaşma ve patron baskısı, kumar, seks işçiliği, din tüccarlığı, muhtarlık yarışı, Çingene ve Kızılbaş gibi farklı toplumsal gruplarla karşılaşmalar, gündelik hayatta güç ilişkileri, yalan ve aldatmalar, umut ve yakınmalar, öfke, direniş ve mücadeleler, bekleyiş ve belirsizlikler ve daha nicesi gerçeklikleri Çiçektepe isimli “kondu mahallesi” özgülünde sunar bize. Yoksulluk ve kolektif mağduriyetin masalı demek, sanırım, kestirme bir yol olacak romanı tarif etmek için. Ve konuya girizgâh namına demeli ki, yazar, yoksulluğu “evcilleştirir” âdeta.
2
Sizde de böyle mi? Evcilleştirmek (taming), kulağa ilk çalındığında veya ilk sarf edilişinde süslü, renkli, tatlı bir sadâ bırakıyor bende. Hem şirin hem afili. Bu bir edimse burada sevimlilik, sempati, hafife alma ve belki alay ve nükte var. Ama üzerine (çok değil) biraz olsun düşününce, evcilleştirmenin kötücül yanı da beliriyor: Dizginlemek, ıslah veya terbiye etmek, köleleştirmek, asimile etmek veya belki devşirmek. Bunlar gündelik epistemolojide, heybemden dökülenlerdi, evcilleştirmeyi tarif edebilmek için.
Evcilleştirmek sosyal psikolojik açıdan kavranabilir mi? Bir çeşit kavramsal egzersize girişeceğim:
Sosyal temas. Evcilleştiren ve evcilleştirilen olarak (karşılıklılığı parçalamak pahasına) özne konumları biçiyorsak, bu bir karşılaşma, temasa geçme meselesi. Bir strateji olarak sosyal temas hipotezi, gruplar arası güç asimetrisinde, diğer bir ifadeyle, eşit statüde olmayan gruplar arası ilişkilerde, “önyargıyı” azaltmaya dayanır. İyicil gruplar arası ilişkilerin, (söz konusu gruplara mensup) kişiler arasındaki temastan geçtiği fikriyle temelli bir sosyal psikolojik okumadır bu. Eşit grup statüsü ve ortak hedeflerden (Allport, 1954) dış-grup hakkında bilgi edinme, iç-grubu yeniden değerlendirme ve geliştirilen duygusal bağa (vd.) dek (Pettigrew, 1998) sürecin detaylandırılabilecek boyut ve aşamaları bulunmaktadır. Ben burada daha basit ve yavan hâliyle “karşılaşmaktan” bahsediyorum elbette, ancak sosyal temas hipotez/kuramı aracılığıyla evcilleştirmek ediminin süreçselliğini kavrayabileceğimizi düşündüm.
Aşina kılmak, demirlemek. Evcilleştirilen şey temastan önce ve temasta, yani başta diyelim, “bigâne.” İnsan deneyiminde her şey aşinalık-yabancılık diyalektiğinde kavranabilir duruyor. Paylaştığımız değerler, fikirler, pratikler olarak ‘temsiller’ ile sosyal dünyaya oryante oluyoruz ve dünya bu sayede okunaklı ve aşina hâle varıyor. Başta bigâne olan (yahut önyargı ve kalıpyargılarla dolu olan), anlam ve değer dünyamızda veya davranış repertuarımızda bildik olana demirliyor. Bu, sosyal temsillerin oluşum sürecidir (bkz., Moscovici, 1984). Evcilleştirme edimi bir aşina kılma süreci olarak belirsizlik ve tehdide karşı bir edim olarak görülebilir zannediyorum.
Başa çıkma. Evcilleştirme ediminin arka planında kontrol etmek olabilir. Veya ona (bir anlamda) biçimlendirme edimi içkin, diyebilir miyiz? Kimlik ve motivasyon ilişkisi ölçeğinde ise, etkililik (etkili, yetkin, üstesinden gelebilir olmak anlamında) anahtar bir kavram olabilir. İnsan temas edip onu aşina kıldığında, belirsiz olanla başa çıkmaya çabalar. Bu sosyal bağlamda cereyan eden bir beceri ve strateji meselesi (bkz., Beauregard, 2016; Revenson ve Lepore, 2012).
Özdeşim kurmak. Evcilleştirdiğimizle bir özdeşim kuruyor olabiliriz. Bu, aynı kimliği paylaşma, bir iç-grup aidiyeti yahut kişiler arası ilişkiler ölçeğinde bir kabul görme meselesi. Evcilleştirmeyi grup-içi özdeşim ile bir tutarsak, evcilleşen ile gelişen duygusal bağ, duyumsanan dayanışma, ona dair motivasyonel doyum veya yatırım, hayat içinde kapladığı yer itibariyle ona atfedilen merkeziyet irdelenebilecek boyutlar arasında (Leach vd., 2008). Öyle ki bu edim, yeni bir kimlik ve/ya bir kimlik dönüşümü vazediyor olabilir — hem bireysel hem sosyal kimlik formasyonunda.
İçselleştirmek ve kendilemek. Kimlik nosyonu mahallinde gezinelim. Sözgelimi Vygotsky ve Mead gibi yazarların paylaştığı sosyal etkileşim fikrindeki “aktif içselleştirme,” yani diyebiliriz ki “diğerinin” (bu “genelleştirilmiş öteki”dir) tuttuğu aynadan kendi davranış repertuvarımızı aktif biçimde içselleştiriyor oluşumuz, kimlik formasyonunda önemli bir nüve. Ben ve öteki (/diğeri) arasındaki “diyalojik süreç” de o denli önemli (Holland ve Lachicotte, 2007). Sosyal temasta parçaladığımız iki özne konumuna dönersek, evcilleştirme edimi gerçekleştiğinde (diyelim) evcilleştirenin aynı kalmasını beklemek abes. Bu bizi sürece diyalojik nitelemesini kondurmaya sevk ediyor (Buna aşağıda, normatif zeminde yer açmalıyım). Evcilleştirmek, karşılıklı bir değişim süreci olarak görülebilir zannediyorum. Yabancılaşma deneyiminin bir tür kontrastı olarak “kendileme” de evcilleştirme edimini kavramak konusunda isabetli olabilir. Gönüllü ve niyetli biçimde, sahip olmaktan (mülkiyetten) farklı olarak, sözgelimi bir mekânla kurulan ilişkide kendileme açığa çıkabilir. Burada ilişkisellik, fiziksel-sosyal kontrol ve kimlik gibi kavramlar, kendileme sürecinin anlaşılmasında dikkate değerdir (Göregenli, 2015, ss. 123–127). Ezcümle, bir edim olarak evcilleştirmeyi kavramada aktif içselleştirme ve kendileme bize yardımcı olabilir.
3
İnsan hayatında bir edim olarak imlediğim evcilleştirmeyi, palas pandıras bir kavramsal “egzersiz” ile beş adreste ele almak onu kavramsallaştırmaya yetmeyebilir. Kabul. Bu birkaç paragrafa sığamayacak cinsten, uzun boylu bir iş olurdu. Bu kadarı hamdır ve dahası da vardır. Ama evet, egzersiz değil de sahici anlamda böyle bir girişimde bulunsak, yukarıdaki beş pasaj ya da güzergâhta (kerameti kendinden menkul) evcilleştirmeyi kavramak için kayda değer içerikler olduğunu düşünüyorum. Peki, insan deneyim ve davranışındaki görünümleriyle evcilleştirmeye eğilelim. Neyi evcilleştiririz?
Ölümü evcilleştirebilir miyiz?
Ariès’in (1974) ölüme dair ortaya koyduğu tutum yahut anlayışlardan biri “ölümü evcilleştirmek.” Bilgin’in (2013, s. 235) ifadesiyle, insanın ölümle içli dışlı hâle gelmesi, ölümü beklenmedik olmaktan çıkararak sıradan bir olay hâline büründürmesi, ölüler ve canlılar dünyası olarak dikotomik kavrayışının silikleşmesi ölümü evcilleştirmenin çeşitli tezahürleridir. Ölümün belirsizliği ve yaydığı korku ve kaygıyla baş etmede mizah bir strateji olarak değerlendirilebilir. Ölüm-temelli mizahta ölümü unutmak da onu içselleştirmek de söz konusu olabilir. Abalı’ya (2020, ss. 38–48) göre, Batı kültüründen farklı olarak, bu coğrafyada, ölüme dair mizahta unutturma ve bastırmanın aksine, ölümün yıkıcı etkilerini azaltma ve ölümle baş etme söz konusudur ve özellikle sözlü kültürde (âşık edebiyatı, deyim, atasözü, tekerleme, mani, türkü, bilmece, vd.) bunun sayısız örneği bulunur (sırasıyla, s. 112, 105, 85): Yer altında, tahtalı çarşı; nedir bu? (– Mezarlık.) “Nalları dikmek,” “tahtalıköye gitmek,” “cartı çekmek” deyim/örtmeceleriyle ifade edilen ölümdür. Karac’oğlan der ki öldüm bilsinler / Toplansınlar namazımı kılsınlar / Mezarımı yol üstüne koysunlar / Geçerken uğrasın yolu kızların. Yazara göre, mizahi ton sayesinde ölüm evcilleş(tiril)ir.
Cezzar Dede’nin, anlattığı öykülerle Uzun İhsan’ın peşine düştükleri yolda, Ölüm’ü nasıl evcilleştirdiğini görebiliriz. Efrâsiyab’ın Hikâyeleri’nden söz ediyorum. Sekiz öykü, sekiz mahalle, cennetin sekiz katında cereyan eder. Ve, ölümü gülümsetir Cezzar Dede. Mizahi nüveler ve büyülü unsurlar İhsan Oktay Anar’ın romanında da vardır; ancak mizahı tek yol saymamak gerekir. Tanrıların (tepenin başına vardığında, her defasında, aşağı boylayacak) koca bir kayayı dağın tepesine yuvarlamakla mahkûm ettiği Sisifos, ölüme bir “kin duyar” (s. 124) belki ama, özellikle tepeden aşağıya, “kayasına” dönüş yolunda “sessiz bir sevinç” (s. 126) içindedir (Camus, 2010). Diyebiliriz ki koca taşı, dağı ve ölüme yazgılı gerçekliğini evcilleştirir Sisifos.
Şehri evcilleştirebilir miyiz?
Turgut Uyar’a uğrayalım. “Büyük Ev Ablukada” şiirinde geçiyor: Bak ben seni nerenden kurtaracağım şaşacaksın / Şimdi bu taşları biz çektik değil mi ocaklardan / Bu asfaltı biz döktük biz onardık değil mi / Bu yapıları oniki kat yapmak bizim aklımızdı / Biz kurduk istersek umursamayız ya / (Abluka burda başlıyordu çünkü) / Ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim / Sen beraber yatacağımız yatakları hazırla / Sen bir onu yap yeter bak göreceksin.
Dizelerde şehrin zehir saçan gerçekliğini evcilleştirmeye dönük bir kıpırdanma sezinliyorum: Abluka altında bir kıpırdanma. Turgut Uyar modern kent yaşamının abluka altına aldığı hayatlarımıza (bu dahil çeşitli şiirlerinden hareketle bir kritik için bkz., Kanter, 2011) çare mahiyetinde bir farkındalık ve yol sunuyor: Umursamama önerisi bireysel kurtuluş ile malulken büyük ev olarak (paylaştığımız) şehir sahici anlamda evcilleşebilir mi, emin değilim. Ama bu, şehri, bireysel ve kişiler arası ilişkiler düzeyinde bir evcilleştirme girişimi gibi duruyor, ablukaya karşı. Abluka, kelime anlamı itibariyle belli sınırlar dahilinde diğer yerlerle temassızlığı ifade ettiğine göre, ablukayı aşmak evcilleştirmenin ilk adımı olabilir. Yani, temas. Kentler, Bilgin’in (2011) de ifade ettiği gibi, temas ettiğimiz, yerleştiğimiz, kök saldığımız, bağlandığımız, kendilediğimiz, evcilleştirdiğimiz yaşam alanlarıdır. Bunu yapamadığımızda olan tam da Kafka’nın “Yuva”sıdır. Gerçek bir abluka! Dehlizin ortasında işitilmezken, kulaklarımızı duvarlara dayadığınızda işittiğimiz, içimizi kemiren, zihnimizi alabora eden, debelendiğimiz bir abluka. Bu abluka altında yuva silikleşir. Evcilleştirmekse hak getire. Ancak sözgelimi mecburiyet ilişkisine ve kentsel korkuya (Brunton Smith ve Jackson, 2011) karşı, kent gündeliğinde edindiğimiz “meçhul dostlar” (Bilgin, 2007, s. 231), adımladığımız sokaklar, biriktirdiğimiz anılar ile kent belleğimiz kenti evcilleştirmenin tezahürleri olabilir. Ve, evet, evcilleştirmenin türlü hâlleri mümkün: Turgut Uyar’ın dizelerinde büyük ev aile ile evcilleşiyor. Don Quijote (Don Kişot) için büyük ev olarak dünya (diyelim), serüven ve anlam peşinde olmakla, yani gezgin şövalyelikle evcilleşiyor. Küçük Prens’te ise hem Uyar’daki gibi yakın ilişkilerle hem de Don Quijote gibi anlam peşinde koşmakla evcilleşiyor. Küçük Prens’e (malum!) yeni pasajda özel bir alan açmak zorundayız.
Ötekini evcilleştirebilir miyiz?
Evcilleştirmek sözcüğü özellikle, Antoine de Saint-Exupéry’nin meşhur eseri sayesinde, Küçük Prens ile tilki arasındaki diyalogla belleğimizde yer ediyor (ve etmeli sanıyorum). Diyar diyar gezinen Küçük Prens, tilkiyle olan karşılaşmasında evcilleştirmenin özüne vakıf oluyor. Ki “gülünün” kendisini evcilleştirdiğini de böylece fark ediyor. Karşılaşmak, biricikleştirmek, duygusal bağ ve özdeşim, paylaşılan rutin ve alışkanlıklar ve karşılıklı sorumluluğun evcilleştirmenin karakteristikleri arasında olduğunu ise, biz, fark ediyoruz, bu öykü sekansında.
Elbette, Küçük Prens ve tilki (veya Küçük Prens ve gül) arasında cereyan edenler, yakın ilişkiler çerçevesinde, iyicil bir evcilleştirmenin dinamikleri gibi duruyor. Peki, gruplar arası ilişkiler zemininde bir pay biçelim. Öteki, toplumsal (grup kimliği ile) bir özne olarak belirsin: Mesela Aleviler. Yalçınkaya (2014), Aleviliğin, iktidarın nezdinde tanımlanmaya muhtaç oluşuyla müphemleştirilmesini, kendi özgül referanslarına aykırı biçimde (açılım/çalıştaylar deneyiminde olduğu üzere) üzerindeki asimile edici oyunları, kolektif belleğin içinin boşaltılmaya çalışılmasını ve diğerlerini “kavimkırım” olarak değerlendiriyor. Bu değerlendirme ile yıkıcı yahut kötücül bir evcilleştirmeyi (Alevi kimliğinin ıslahı iddiası ve makul ve makbul Alevi öznenin inşası olarak evcilleştirmeyi) bir tutmak ve denk saymak, konumuz açısından yanlış olmayacak.
Tanrıyı evcilleştirebilir miyiz?
Bütün dinler zannediyorum bunu bir anlamda yapıyor ya da yapma iddiasını barındırıyor, ama “aşkın” olan kutsal(lığ)ı “içkin” kılmasıyla, (aşkın kutsal olarak tanrıyı) evcilleştirmeyi, heterodoks inanç tasarımlarına angaje inanç öznelerine yaraştırmak daha uygun görünüyor bana (heterodoksi ve onun içkin kutsallık niteliği için bkz., Ecevitoğlu, 2011). Daha Allah ile cihan yok iken / Biz anı var edip ilan eyledik / Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken / Hanemize aldık mihman eyledik dizeleriyle Edip Harabi’den Alevice lügatta evcilleştirmenin “haneye” alıp “mihman eylemek” olduğunu görebiliriz. Bir başka örnek biçelim: Aydın’ın (2013, s. 22) aktarımıyla, bir Alevi dedesi olan Hüseyin Gazi Metin, ezilmiş olan “ehlibeyti biz aldık bağrımıza bastık, cemimize getirdik, onu pir ettik, nur ettik,” diyor. Tarihsel gerçekliğinden (tamamen veya bir düzeyde) sıyrılmış ve (Metin’in deyimiyle) “pir” edilmiş Ali, Alevi inanç öznesi tarafından evcilleştirilmiştir diyebilir miyiz?
Peki ya teknolojiyi, gücü, zamanı, savaşı, şimdilerde pandemiyi… evcilleştirebilir miyiz?
Laf lafı açıyor belli ki. Ve, enteresan bir noktaya varıyoruz. Doğrusu, bu gözle bakınca, evcilleştirmek insan deneyiminin her yanına sirayet edebilir — bir ilişki kurma biçimi olarak. İnsanın temas ettiği, aşina kıldığı, başa çıktığı, özdeşim kurduğu, içselleştirdiği ve kendilediği her şey evcilleşmiş oluyor.
4
Bir şeyin her şeye sirayet edebilmesi, esasen hiçbir şeye edememesi anlamına geliyor pekâlâ. Bu yönüyle evcilleştirmek sağduyu bilgisinde kalmaya mahkûm bir kelime olabilir. Üzücü. Bilemiyorum. Ancak mademki onu sosyal psikolojik kavramlarla ve kimi örneklerle irdelemeye koyulduk, evcilleştirmeye normatif bir zemin de açalım.
İyi, doğru ve güzel etiketleriyle ideal/iyicil/yapıcı evcilleştirme için birkaç saptamada bulunacağım. İlki ve kolay olanı spektrum yahut dozaj meselesi. Evcilleştirmek kategorik bir var/yok durumu değil, bir dozaj meselesi olarak görülmeli. İkinci konu, (temel bir problematik olarak) tek yönlü mü, diyalojik mi olduğu sorusunca şekillenebilir. Yukarıda kavramsal egzersizde belirdiği üzere, evcilleştirme sürecindeki diyalog hâlini vurgulamalıyız. Koyuncu’nun (2015) insan-eşya ilişkileri özelindeki çözümlemesinde (tıpkı Küçük Prens ile gül arasında olduğu gibi) bir ilişkisellik açığa çıkıyor. “Kim kimi evcilleştiriyor?” sorusunun cevabı, karşılıklılık ve diyalojizmde yatıyor. Fakat kavimkırım nitelemesiyle, yukarıda, “ötekini evcilleştirmek” pasajında irdelediğimiz üzere, evcilleştirmenin yıkıcı/kötücül formu da elbette önümüzde duruyor. Tek yönlü, yukarıdan aşağı (hiyerarşik) ve tahakkümcü evcilleştirmeyi normatif açıdan dışlayarak, “gerçek evcilleştirme bu değil,” (!) demek gerekiyor.
Tahakkümcü ilişkilenmeye kontrast biçimde, ve devamla, üçüncü olarak ifade edebileceğim şey, evcilleştirmenin özgürleştirici bir vasıf taşıması gerekliliği. Aktörleri özne/fail kılan evcilleştirme istendik gibi görünüyor. Bir diğeri, ilişkideki sorumluluk. Yine Küçük Prens’ten mülhem. İlişkisel sorumluluk, akışkan ev duvarlarının sıvası olabilir. Metnin başında haleden söz etmiştik. Sorumluluk kaplı bir “hale” bu.
Beşinci olarak, psiko-sosyal çıktıya eğilebiliriz. Evcilleştirme ediminin, bireysel veya kolektif içerimleriyle iyi-oluşa olumlu bir katkı sunması istendik görülebilir. Bunu da yine Efrâsiyab’ın Hikâyeleri, Sisifos, Don Quijote ve Küçük Prens’ten örneklemek mümkün sanıyorum. Ancak başka bir örnek açacağım. Bu defa Turgut Uyar şiirine değil, müzik grubu olan Büyük Ev Abluka’ya, onun “En Güzel Yerinde Evin” parçasına uğrayalım: Görünüşe göre, (parçadaki) “lunapark” somut ya da metaforik pahasıyla bellekte bir yer kaplıyor. Onla bir özdeşim de var. Daha önemlisi, parçanın sonunda evin en güzel yerinde (hiç gitmemiş gibi ışıklar) duran kararmış, hurda eşya ile mutsuzluk ama buna rağmen keyif beliriyor (Bu Sisifos’un kayaya dönüş yolundaki sessiz sevinci gibi değil mi?). Ezgide de burukluk veya heyecan dolu kıpırdanmalar bir arada. Toparlayayım. Evcilleşen lunapark bir biçimde şifa veriyor, bakın. Aşırı acıklı da olsa. Varacağım nokta, ideal bir evcilleştirmenin (speküle ediyorum) iyi-oluşa, özsaygıya, anlamlı varoluşa (vb.) katkı sunacağı.
Son olarak, açıklama/analiz düzeyi (bkz., Doise, 1980) konusuna bakalım. İlişkiselliğin kaçınılmazlığına karşın, yukarıdaki örnekleri bireysel, kişiler arası ve grup-düzeyi “gözlüklerden” okumak mümkün görünüyor. Yakın ve uzak gözlükleri gibi, bu analiz düzeyleri meselesi. Düzeylendirmek her defasında inorganik bir parçalama girişimi oluyor. Sözgelimi, kurumsal düzeyde bir ‘kötücül,’ yıkıcı evcilleştirme olarak sivil toplumun evcilleştirilmesinin (Yabanci, 2019) iktidar ve kurumları ile dernekler arasında, yani makro-düzeyde olduğu değerlendirilebilir. Fakat bu deneyimi siyasi lider ve dernek mensubu kişi arasında yahut bir aktivistin kurumlarla ilişkisinde okumak da mümkün. Küçük Prens ile gül arasındaki ilişki (yakın gözlükle) kişiler arası düzey olarak imlenebilir ve fakat bu ilişkinin tarihsel-toplumsal zemini ve zeitgeistı uzak gözlüğünde belirginleşip okunaklı hâle kavuşabilir (Diğer örnekleri de uyarlayabiliriz.). Bir edim olarak evcilleştirmenin mezo-düzeyde mekânet ettiğini ve fakat mikro ve makro arasında salınımda olduğunu sanıyorum (mezo-düzey ve “methological localism” için bkz., Little, 2016). Bu benim nazarımda, evcilleştirmeye, katıksız ve iflah olmamacasına sosyal bir boyut aşılamak anlamına geliyor.
5
Bitirelim. Bu denemede (bu bir denemedir, evet), “evi,” büyülü gerçekçi bir zeminde gördüm (1. pasaj): İnsanı sarmalayan bir hale olarak (sorumluluk sıvalı) akışkan duvarlarıyla ev. Evcilleştirmeyi gündelik düşüncede ve sosyal psikolojik açıdan okumaya çalıştım (2. pasaj). Evcilleştirmenin birkaç örneğini serimledim (3. pasaj). Ve, son olarak, evcilleştirmeyi meta-teorik birkaç kıstasla ele aldım (4. pasaj): Sözgelimi, normatif bir saptama ve temellendirmeyle evcilleştirmeye diyalojik bir vasıf ve aktör(ler)e (daha doğrusu cereyan eden ilişkiye) ise bir sorumluluk atfettim. Ki burası bitirmek için esaslı bir nokta. Ölüme, şehre, ötekine/topluma, tanrıya yahut her neye dairse… Hele de “büyük ev ablukadayken,” yıkıcı olmayan bir evcilleştirmenin imkânını bulmak gibi görünüyor, payımıza düşen. Bigâne olanla temas etmeye cesaret ederek. Böylece, her iyicil evcilleştirme ediminde (büyük) evi yaşanabilir kılmak umudu yeşeriyor. Bu mütevazı deneme, paylaştığımız abluka içinde haşarı bir fikirsel kıpırdanma, sigara molası ve de saçmalama olarak hatırlanacaktır.
Metinde geçtiği sırayla (çirkin APA-stilde sunmak istemediğim) eserler:
Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları, Can Yayınları, 2. b., 2019
İhsan Oktay Anar, Efrâsiyab’ın Hikâyeleri, İletişim Yayınları, 34. b., 2019
Turgut Uyar, Büyük Ev Ablukada, Büyük Saat, YKY, 11. b., 2011, ss. 186-187
Franz Kafka, Yuva, Hayvan Öyküleri, Altıkırkbeş Yayın, 2012, ss. 5-22
Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote I, YKY, Roza Hakmen (çev.), 29. b., 2020, s. 380
Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens, Can Yayınları, 4. b., 2015, XXI, ss. 77-85
Edip Harabi, Vahdetname, Harabi Divanı / Yaşamı ve Tüm Şiirleri, Dursun Gümüşoğlu (hzl.), Can Yayınları (Ali Adil Atalay), 2008
Büyük Ev Ablukada, En Güzel Yerinde Evin, Full Faça albümünden, 2012
Kaynaklar
Abalı, İ. (2020). Ölümü evcilleştirmek: Türk halk kültüründe ölüm temelli mizah. Hiperyayın.
Allport, G. W. (1954). The nature of prejudice. Addison-Wesley.
Ariès, P. (1974). Western attitudes toward death from the middle ages to the present. Johns Hopkins University Press.
Aydın, E. (2013). Kimlik mücadelesinde Alevilik. Literatür Yayıncılık.
Barlas, M. (2021). Bir sanatçı psikolojisinde çocukluk evinin tekinsiz geçmişi: Louise Bourgeois. Onto Psikoloji Dergisi, 22, 42-66.
Beauregard, J. L. (2016). Taming the elephant: An examination of the identity, coping strategies, and educational aspirations of two adolescent African American males who live and attend school in a predominantly white community [The University of Vermont]. https://scholarworks.uvm.edu/graddis/535
Bilgin, N. (2007). Sosyal psikoloji sözlüğü: Kavramlar, yaklaşımlar (2. baskı). Bağlam Yayıncılık.
Bilgin, N. (2011). Sosyal düşüncede kent kimliği. İdealkent, 2(3), 20–47.
Bilgin, N. (2013). Tarih ve kolektif bellek. Bağlam Yayıncılık.
Brunton Smith, I. ve Jackson, J. (2011). Urban fear and its roots in place. V. Ceccato (Ed.), The urban fabric of crime and fear içinde (ss. 55–82). Springer Netherlands.
Camus, A. (2010). Sisifos söyleni (15. baskı). Can Yayınları.
Dişçi, Z. (2017). Berci Kristin Çöp Masalları’nda mekânın varlık tarzı üzerine bir inceleme. Monograf, 8, 228–247.
Doise, W. (1980). Levels of explanation in the European Journal of Social Psychology. Journal of Social Psychology, 10(3), 213–231.
Ecevitoğlu, P. (2011). Aleviliği tanımlamanın dayanılmaz siyasal cazibesi. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 66(3), 137–156.
Gezici Yalçın, M. ve Düzen, E. (2021). Konuttan eve memleket. Onto Psikoloji Dergisi, 22, 17-23.
Göregenli, M. (2015). Çevre psikolojisi: İnsan mekân ilişkileri (3. baskı). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Holland, D. ve Lachicotte, W. (2007). Vygotsky, Mead, and the new sociocultural studies of identity. M. C. H. Daniels ve J. V. Wertsch (Ed.), The Cambridge Companion to Vygotsky içinde (ss. 101–135). Cambridge University Press.
Kanter, B. (2011). Turgut Uyar’ın şiirlerinde modern insanın yalnızlığı ve sonsuzluk özlemi. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 21(2), 26–38.
Koyuncu, N. (2015). Taming objects or selves?: Analysis of the exhibition ‘‘Haneden” [Sabancı University]. https://bit.ly/3ss468O
Leach, C. W., van Zomeren, M., Zebel, S., Vliek, M. L. W., Pennekamp, S. F., Doosje, B., Ouwerkerk, J. W. ve Spears, R. (2008). Group-level self-definition and self-investment: A hierarchical (multicomponent) model of in-group identification. Journal of Personality and Social Psychology, 95(1), 144–165.
Little, D. (2016). New directions in the philosophy of social science. Rowman ve Littlefield.
Moscovici, S. (1984). The phenomenon of social representation. R. M. Farr ve S. Moscovici (Ed.), Social representations içinde (ss. 3–69). Cambridge University Press.
Pettigrew, T. F. (1998). Intergroup Contact Theory. Annual Review of Psychology, 49(1), 65–85.
Revenson, T. A. ve Lepore, S. J. (2012). Coping in social context. A. Baum, T. A. Revenson ve J. Singer (Ed.), Handbook of health psychology içinde (ss. 193–217). Psychology Press.
Yabanci, B. (2019). Turkey’s tamed civil society: Containment and appropriation under a competitive authoritarian regime. Journal of Civil Society, 15(4), 285–306.
Yalçınkaya, A. (2014). Kavimkırım ikliminde Aleviler. Dipnot Yayınları.