Eve Mahkûm Kadınlar
Eylem Yıldırımçakar
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Psikoloji Bölümü öğrencisi
“Beş yıldır evliyiz, eşimin vesvese ve kuruntularına kilitlenmiş haldeyim. Yalnız başıma alışverişe gitmeme izin vermiyor. Yakınımızdaki bir komşuya ya da akrabaya tek başıma gittiğimi duysa, kıyameti kopartıyor, vuruyor, bağırıp hakaret ediyor. Eşim cep telefonu kullanmama karşı. Bir çocuğumuz var, hastalandığı zaman, doktora da kendisi götürüyor. Bazı günler eve daha erken gelip evde miyim diye beni kontrol ediyor. Kocaya itaat etmenin önemini bildiğim için susuyorum ama kendimi sanki hapsedilmiş gibi hissediyorum, yoksa ben mi kuruntu
yapıyorum” (Yaman, 2017).
Uzaktan bakıldığında hapiste değiller. Peki, cezalılar mı? Ortada bir suç da yok ki. Bir beraat tarihininse esamesi dahi okunmuyor. Peki, bu tutsaklık niye; bu esaret neyin mahkûmiyeti? Parmaklıkları olmayan hapishaneler bunlar, anahtarlarını mahkûmların taşıdığı kapılara sahip hapishaneler. Peki anahtarı olduğu sürece mahkûm denilebilir mi içeridekine?
Evet denebilir, eğer mahkûmun kafasında anahtarı olan o hapishanenin bir kapısı olduğuna dair bile hiçbir tasvir kalmamışsa. Evet denebilir, öğrendiği çaresizliği aşamayacağını öylesine kabullenmiş ve kendi küçük hücresinde sağa sola gitmeyi, hizmet etmeyi, ondan istenilenleri yapmayı bitirdiği zaman eline alabildiği bir bardak çayı televizyonun karşısında içebilmeyi özgürlük sayıyorsa. Evet evet, özgür sanabilir bir kadın kendini, istediği zaman dışarı çıkamıyor, gezemiyorsa, bir minibüse binip tek başına bir yere gitmek ona yasak ve ayıpsa ya da komşusunda bir saat oturdu diye eve erken gelip onu komşuda bulan kocasından sırf komşuya gitti diye dayak yiyorsa bile... Ona miras olarak katlanmayı bırakmış annesinin örüntüsünü devam ettirircesine, bir kadın özgür sanabilir kendini. Camdan her baktığında iç çekiyorsa, çimlerde vakit geçirmeyi, saatlerce tek başına yürüyebilmeyi hayal ediyorsa, ancak aklına kocasının bakışları geldiğinde camdan hemen ayrılıp yemek yapmaya gidiyorsa yine de özgür sanabilir kendini bir kadın. Evde oturan kadın, evde kocasının işten dönmesini bekleyen kadın, evde çocuklarına bakan kadın, ev hanımı, ev kadını, ev...
Ev ve anneyi, ev ve kadını ne kadar çok bağdaştırmışız ne denli çok birbirine bağlamışız. Öyle ki kadınsız bir ev eksik gibi ya da o ev sadece bir ev, “yuva” değil. Peki, acaba kadınlarla evi özdeşleştirmemizin sebebi, gerçekten onlara olan sevgimiz veya onların sıcaklığını evde istememiz mi, yoksa onlara yüklediğimiz sorumlulukları, tüm ev işlerini yapmaya devam etmelerini istememiz mi? Ya da onları evde tutamazsak onlar üzerinde kurulan otorite yok olur ve onlara bir daha asla hükmedilemez diye mi korkulur? Neden kadınların evden her çıkmaları bir mesele; neden evde kalmalı bu kadınlar?
Mağaralarda yemek için avlanan mağara adamını bekleyen mağara kadınını bir düşünsek, o mu başlattı acaba bu evde kocasını bekleyen kadın prototipini? Ah mağara kadını, bu başlattığın akım nerelere geldi, ne kadar amacını aştı bir bilsen… Ya da bugüne bir göz atma fırsatın olsa eminim ki alır eline mızrağı kendin düşerdin av peşine, oturup beklemezdin mağarana getirilecek yemeği(!)
Mağaralarda yaşanılan dönemlerde kadınlar, gerçekten de dillerde dolaştığı gibi, mağarada ateş başında oturup erkeklerin avlanıp getirdiklerini yemeyi mi bekliyordu? Acaba mağara kadınları mağaralarından ne kadar çıkıyorlardı? Paleolitik çağda, mağaradaki erkek ve kadınlar arasında yiyecek getirmeyi kapsayan beslenme ekonomisinde bir paylaşım hasıl olduğu gözleniyor. İnanmazsınız, paleolitik çağda cinsiyete göre iş bölümü yapılıyordu ve mağara ekonomisinde erkeğe olduğu kadar, hatta erkeğe düşenden daha fazla bir pay kadına ayrılmıştı. Hatta şimdilerde çalışan kadının evdeki rolü, nasıl ki ev ekonomisinde oynadığı rol kadar etkili ise avcılık toplayıcılık zamanlarındaki kadının mağaradaki rolü de ev ekonomisinde oynadığı rolle o derece ilişkiliydi (bkz., Kolonkaya Bistancı, 2014).
Avcılık-toplayıcılık dönemindeki toplayıcılık eylemini gerçekleştirenler kadınlardı. Avcılık ise, tahmin edileceği üzere erkekler tarafından gerçekleştirilmekteydi. Erkeklerin payına düşen avcılık, mağara ekonomisinin %35’ini oluştururken, mağara kadınlarına düşen toplayıcılık faaliyeti ise ekonominin %65’ini oluşturmaktaydı. Ancak o dönemlerde resmedilen bazı anlara bakılınca, önde bir ren geyiği, arkasında iki erkek ve ortada bir kadının çizilmiş olduğu eserler görmek de mümkün. Bu gibi o döneme ayna tutan eserler, kadının toplayıcılıkla mağara ekonomisine kazandırdığı %65’lik payla yetinmediğini gösteriyor (Kolonkaya Bistancı, 2014). Bu eserler, kadınların kendi sorumluluklarının yanı sıra erkeklerin sorumluluklarından olan av görevlerine de katıldığına ve hayvan avlama eylemlerinde bulunduklarına bir delil olarak sunulabilir. Bu durum mağara kadınlarının, erkeklerinin (!) avlanmasını ateş başında bekleyen kadınlar değil, toplayıcı kadınlar, hatta avcı-toplayıcı kadınlar olduklarını gösteriyor. Ancak hızını alamayan mağara kadını bunlarla da yetinmeyip yiyecek topladıktan sonra yemeği hazırlama, yerleşim yeri temizliği, yakacak toplama, ateş yakma, su taşıma, barınak hazırlama, hayvan kürk ve derilerinden kıyafet dikme, deri ve ahşap işçiliğinden elde edilen günlük kullanımda işlevsel olan aletlerin üretimi, çocuk bakımı gibi işleri de yüklenmiştir. Ayrıca bu ideal mağara kadını, çıtayı daha da yükseltip ilaç sektörüne dahi el atmış, hayvanlardan ve bitkilerden elde ettikleri ile ilaçlar hazırlamıştır. Ancak ‘bu ayaklarının altı öpülesice’ mağara kadınlarının bu kadar verici olması onlara pek de hayır getirmemiş, onları diğer cinsiyet tarafından sömürüye açık bir vaziyete sokmuştur. Öyle ya, zaten birçok şeyi gocunmadan yapabilen ve yaptıklarını karşıdakinin gözüne sokmayan kişileri, tüm iş yükleriyle baş başa bırakmak âdettendir.
Bu avcı-toplayıcı, çalışkan mağara kadınlarının mücadelesiyle, “modern kadın”ın günümüzdeki mücadelesi şaşırtıcı derecede denk. Daha süslü mağaralarda yaşanılıyor olması çalışan bir kadının, sabah kalkıp kahvaltı hazırlayıp çocuklarını ve eşini uyandırıp çocuklarını okula hazırladıktan sonra kahvaltıyı toplayıp işe giden; işte yorulmuş mu, neler yaşamış sindirme fırsatı dahi bulamadan eve geldiğinde evi toparlayıp yemek yapıp tekrar çocukların bakımıyla ilgilenip ayrıca da eşini memnun etmeye çalışmak zorunda bırakılıyor olduğu gerçeğini değiştirmez. Yani, ideal mağara kadını ve ideal modern kadın birbirinden çok da uzak prototipler değil gibi. Yine mantıklı açıklamalar olmaksızın iki cinsiyetten birine yüklenmiş fazla iş yükü, yine seçilmiş gibi gösterilip seçmeye mecbur bırakılmış sorumluluklar ve bu sorumluluklar altında ezilen kadınlar var karşımızda.
Evet, belki bu tip bir yaşamın görüldüğü evlerin bazı versiyonlarında kadına makinalar eşlik ediyor ya da en iyi ihtimalle eve bir yardımcı alınabiliyor. Tabii bu en iyi ihtimalin görülme olasılığı da çok nadir. Ancak bu olasılıkla karşılaşılma ihtimali az olsa da diğer cinsiyetin yükü paylaşabileceği bir iş bölümünün uygulandığı ev versiyonlarıyla karşılaşılma olasılığından daha yüksek olduğu iddia edilebilir.
Mağara kadınlarına bu öğrendiklerimden önce, kocasını beklemek ile yetinen kadın prototipinin ilk şemasını oluşturmuş olanlar onlar olabilir diye söylenerek biraz haksızlık etmiş oldum galiba. Bu bilgiler ışığında söyleyebilirim ki, meğer o prototipi başlatan mağara kadınları değilmiş. Hatta buradan bakıldığında, o zamanki toplum, görünüşe göre, kadının mağara ekonomisine onca katkısıyla daha çok anaerkil özellikler taşıyor. Peki, mağara kadınları da isteyince avlanıyor, toplayıcılık yapıyor, mağaranın ekonomisini kalkındırıyor ve toplumu anaerkil olmaya zorluyorsa kim başlattı bu evde oturup kocasını beklemek zorunda olan kadın prototipini? Nasıl başladı bu ne kadar çabalasak da önünü alamadığımız gelenekleşmiş düzen? Acaba gerçekten kadınlar mı başlatmıştı bu prototipi? Kadınlar mı seçmişlerdi o ideal öğrenilmiş çaresizlikleri ile baş etmek, susmak, evde oturmak zorunda kalmak rolünü, yoksa dayatılmış mıydı bu durum en başından beri onlara? Tabii ya kim seçer ki bile isteye mecburiyeti, kalıplara girmeyi, başkasına tabi olmayı, kendi öznesi olabilmektense bir başkasının nesnesi olmayı? Peki, acaba nasıl başlamıştı bu şimdiye kadar tekrarlana tekrarlana gelen döngü, ne zaman atılmıştı kadının sömürülmesi üzerine inşa edilen evin temelleri, nasıl olmuştu da bir dönem varlık gösteren anaerkilliğin hakimiyeti sil baştan ataerkilliğe dönüşmüştü?
Aslında birkaç satır önce mevzubahis olan mağara hayatında da kadının bunca yükün altına girmesi ve aynı zamanda bu yüklerle baş başa bırakılması sömürülmeye çalışıldıklarına delil niteliği taşıyor. Ancak en azından kadın, o zaman ekonomideki payının büyüklüğü ile daha çok söz hakkına sahip olmuş ve böylece toplumda daha anaerkil bir yapı hasıl olmuştur. Ancak sonraki dönemlerde mağaralardaki yaşam, yerini yavaş yavaş mülkiyetleşme ve güçle gelen iktidarla çarkını döndüren bir işleyişe bırakmıştır. Bu durumu, kadının toplum için konumu ile kıyaslayacak olursak da benzer bir örüntüyle karşılaşırız. Nasıl ki doğal kaynakların ve doğanın verdikleri, endüstriyelleşmeyle yerini daha suni ve mekanik bir işleyişe bıraktıysa; kadının doğurganlığı, vericiliği, bir kaynak gibi hayattaki varlığı da doğanın başına getirilenlere benzer şekilde, yerini endüstriyelleşme, güç ve iktidar savaşı ile dayatılan suni bir eril hakimiyete bırakmıştır.
İlk zamanlarda, anaerkilliğin hâkim olduğu diyebileceğimiz zamanlarda, soy ve soydan gelen kavramları da kadın üzerinden tanımlanan kavramlar olmuştur. O dönemlerde doğurabilen, soyu oluşturabilen kadın olduğundan kadın soy çizgisinin hakimiyeti söz konusuydu ve şimdilerde tanımlananın tersine soyu kadının devam ettirdiğinin kabul edildiği bir hakimiyet vardı. Ancak mağaralardan yerleşik hayata geçme süreci, güç savaşları, iktidar savaşları ve endüstriyelleşme sonrası bu kavramlar da tepetaklak olmuştur. Artık evlilikler yapılıyor, akrabalık kavramları gelişiyor ve insanlar, aynı kandan kişilerin beraber kalkınarak yarışa kolektif bir çaba ile katılmalarını sağlıyor hâle gelmişlerdir. Bu kolektif endüstriyelleşmelerin çapları ise evliliklerle büyütülmüştür. Ailelerde, soyun erkekten devam ettikçe soy içinde kalkınarak gelişebileceği, kadınlarınsa evlilikler aracılığıyla soya yeni erkek üyeler ekleyebileceğine karar kılınmıştır. Soyun, erkekler üzerinden gelişen, erkek soy çizgisine geçişi sağlanmıştır (Demirhan Serinken, 2016). Böylece bir nevi kadın kadınlığıyla otursun, erkekse şahlansın dönemi başlamış olur.
Hızlı bir geçişle bu ayak izlerinin üstüyle kaplı yollar dışında geçitler bulmaya çalışan dönemimiz kadınına dönecek olursak, çalışmaya çalışan hem anne hem eş hem iş kadını rollerini tek bir bünyede toplamaya çalışan kadınlar görürüz. Resim üzücü görünse de şahlanmanın bir tek cinsiyete has olmadığı mesajını vermeye çalışmaları da gözlerimizden kaçmıyor, en azından bunu anlayabildiğimizi bilmeleri bir nebze mutlu edecektir tahminimce onları. Kör değiliz ki biz, sadece bazen gözlerimizi kapatmayı tercih ediyoruz. Bunu anlamaları da neden bu kadar zor oldu bir türlü anlamam.
Tablo 10 yıldır değişmedi 4 kadından 1’i evde oturuyor. TÜİK verilerine göre kadınlar, yönetici pozisyonları hariç diğer tüm meslek gruplarında erkeklerden daha düşük maaş alıyor. Kadınların istihdam oranının ise erkeklerin istihdam oranının yarısından bile daha az olduğu saptanmıştır. Verilere göre, Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki istihdam edilenlerin oranı %45.7 olup bu oran kadınlarda %28.7, erkeklerde ise %63.1 oldu. 15 ve daha yukarı yaşlardaki kişilerin işsizlik oranının ise %13.7 olduğu ve bu oranın kadınlarda %16.5 iken erkeklerde %12.4 olduğu görüldü (TÜİK, 2021).
Bu veriler, evde oturan kadın prototipine nazaran, eve mahkûm edilen kadının daha inandırıcı bir tanım olduğunu gösteriyor. Kadınlar, belki aile baskısından, belki toplumca doğru bir profil kazanmanın yolu evlilikten geçtiğinden ya da belki de sadece masumca sevdiklerinden evleniyorlar. Diyebiliriz ki, kadınlar, evlendikleri düşmanca ya da korumacı cinsiyetçi, örtük yahut da umursamazca açık açık cinsiyetçi eşlerini veya cam tavanlarını aşmaya çalışarak kendilerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bu çabalarla dolu yolda o kadar zorlanıyorlar ki kimileri için huzur bulma yeri, kimileri için yuva, kimileri için sığınak olan evleri onlar için birer hücreye dönüşüyor. Kimi kadın bir nebze tadabildiği özgürlükle ulaşabildiği işinden her dönüşünde, kimi kadınsa nice emeklerle kazandığı üniversitesinden her dönüşünde diyetini ödercesine en iyi ihtimalle psikolojik şiddete uğruyor. Ancak o bir nebze özgürlük pınarından tadamayan daha şansız onlarca kadınsa evinden hiç çıkamıyor. Çıkmaya her teşebbüsünden sonra ise türlü acımasızlığa maruz kalarak ödüyor teşebbüslerinin bedelini.
Kohut, bebek narsistliği diye bir kavramdan bahseder. Kohut’a göre bebek doğduktan sonraki uzun bir dönem kendini dünyanın merkezinde, mükemmel ve güç sahibi olarak görür. Kendi mükemmelliğini ise diğerleri ve diğer olabilecek her şeyin farkında olmaksızın yüceltir. Hatta o, “o kadar vardır ki” diğer başka hiçbir şey yoktur. Bu tutum eğer bebek ve anne birbirlerinden sağlıklı bir ayrışma veya bireyselleşme ile haşır neşir olabilirse son bulur. Ancak bu süreci sağlıklı atlatamayan kişiler bebek narsistliği ile donatılmış gözlüklerini bir türlü çıkaramaz ve annesinden kopmuş, ayrı bir varlık olduğunu ve kendisi dışında, kendinden tamamıyla bağımsız varlıkların da etrafta cirit attığını kabul edemez (akt., Koşan, 2015). İşte bu dünyayı bebek narsistliği gözlükleriyle gören kişiler, etrafta dolaşmaktan vazgeçebilirse veya bu kişiler farkındalık çemberinden diğer tarafa geçebilirse rengarenk sokaklardaki, güneş alan, kocaman camları ve kapılarında kilide ihtiyaç duyulmayan evlerde yaşayabiliriz.
Gelişememiş sürüm mekanizmalar gibi yerinde saymaya devam etmektense ne kadar harika özelliklerle donatıldığımızı fark edip kendimizi geliştirmeye, değiştirmeye, ilerletip dönüştürmeye çalışıp bir üst sürümümüze kavuşabilmemiz dileğiyle...
Kaynaklar
Demirhan Serinken, N. (2016). Anaerkil toplumun sonu. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 9(42), 1–7.
Kolonkaya Bostancı, N. (2014). Paleolitik çağ kadınları. TTK Yayınları, Ankara. 191–204.
Koşan, Y. (2015). Üniversite öğrencilerinin Facebook kullanımının narsisizm ve saldırganlık düzeyleri ile ilişkisinin incelenmesi (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Van.
Türkiye İstatistik Kurumu, (2021). İstatistiklerle kadın, 2020. Haber Bülteni, 37221.
Yaman, Ö. (2017). Kocasının çizdiği aşırı sınırlar ve kadının dışarı çıkması hakkında. https://bit.ly/3p5W5F3 (Erişim tarihi: 15 Ekim 2021).