Evrimsel Psikolojiye Dair Çok Bilinen Yanlışlar


Onurcan Yılmaz*

Bu yazı bir bütün hâlinde evrimsel psikolojiyi tanıtmayı ya da onu diğer yaklaşımlardan ayırt eden üstün ve zayıf yönlerine odaklanmayı amaçlamamaktadır. Bunu yapan zaten literatürde çok sayıda metin bulunmaktadır (örn., Bahçekapılı, 2011; Buss ve Von Hippel, 2018; Lewis ve ark., 2017; Yılmaz, 2019). Ben ise bu yazıda özel olarak Türkiye’de yanlış anlaşıldığını düşündüğüm üç temel meseleye odaklanarak üç temel soruya cevap vermeye çalışacağım.

  1. Evrim sadece bir teori midir?
  2. Bir şeyin evrimsel olduğunu söylemek onun doğal olduğunu gösterir mi?
  3. Bilimsel bulgular ideolojimizle çelişirse sorun bulguda mıdır?

Evrim bir doğa olgusudur.

Başlıktan da anlaşılacağı üzere evrim bir teori (yani kuram) değildir, bir doğa olgusudur. Bu doğa olgusunu açıklayabilecek birden fazla alternatif bilimsel teori olabilir: Lamark’ın ya da Darwin’in evrim teorileri gibi. Teori kavramının ne anlama geldiğini doğru anlayabilmek için ise öncelikle birçoğunuzun muhtemelen lisede öğrendiği bazı bilgileri gözden geçirmemiz gerekiyor çünkü nedenini hâlâ anlayamadığım bir şekilde lise ders kitaplarında bilimsel teorinin ne olduğu yıllarca yanlış anlatıldı. Hatta bu konuda üniversite seviyesindeki hocaların dahi çok yanlış inançlara sahip olduğunu defalarca gözlemledim. Lise kitaplarında yer alan, unutmamız gereken yanlış bilgi şudur: “Hipotezler geliştikçe teori olurlar, teoriler de geliştikçe kanun olurlar.” Eğer bilimsel teorinin ne olduğunu bu cümle ile öğrendiyseniz bilimsel teorileri gördüğünüzde şüpheyle yaklaşıyor olmanız gayet normal. Ancak yanlış bir bilgiye dayanarak doğru bir çıkarım yapmak mümkün olmadığından yukarıdaki alıntının doğru olduğunu düşünenlere bu yazının gerisini okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum.

Öncelikle teoriler hiçbir zaman kanuna dönüşmezler, bir teorinin yeterince sağlam olup olmaması onu kanun hâline getirmez. İkisi arasında bir hiyerarşi kurmak da mümkün değildir. Bilim, aslen teorilerle ilerler çünkü hiçbir zaman gözlem yeteneğimiz sonsuz değildir. Bu sınırlılıktan dolayı teorileri (yani bir nevi evrene dair kurguladığımız zihinsel modellerimizi) evren, doğa ve zihin gibi dinamik yapıları anlamaya çalışırken kullanırız. Çünkü yeni bir olgu keşfettiğimizde ancak iyi bir teoriye sahipsek onun neden ve nasıl ortaya çıktığını anlayabiliriz. Örneğin, evrim teorisi bugüne kadar o kadar çok doğrulandı ve matematikle birleşerek öyle bir modern sentez hâline geldi ki insanlık tarihi boyunca üretilmiş en güçlü teorik yaklaşımlardan biri olarak nitelendirilmektedir. Çünkü bu yaklaşım zürafaların boyunlarının neden uzun olduğundan, kutup ayılarının neden beyaz, boz ayılarının ise neden kahverengi olduğuna ve hatta neden ahlaki bir ihlal olduğunda kızgınlık hissettiğimize kadar sayısız farklı gözlemi tek bir izaha dayanarak açıklayabilmektedir (bkz. doğal seçilim). Bu izah, okyanusun derinliklerinde yeni bir tür keşfettiğimizde de zeki ya da zeki olmayan bir uzaylı yaşamı keşfettiğimizde de bize yol gösterecek temel bir dayanak noktasıdır. Ancak “kanun” terimi genelde fizik biliminde kullanılırken biyolojide “olgu” (ya da fenomen) ifadesi daha sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yüzden evrim bir doğa olgusu olarak bilim insanları arasında kabul görmesine rağmen, nadiren fizikteki yerçekimi gibi bir kanun olarak ifade edilmiştir. Hatta, psikolojideki nadir kanunlardan olan Weber kanunu da psiko-fizik alanından gelmektedir. Peki, kanun nedir?

Kanun, basitçe, bir olgunun tanımlanmasıdır. “Ne” sorusuna cevap veren kanunlar, bilim yapmak için genellikle kendi başına yeterli bir yol değildir. Çünkü bilim “nasıl” sorusuna ve yer yer “neden” sorusuna da cevap arar. İşte bu iki soruya cevap verebilecek bilimde geliştirilmiş en güçlü araç bilimsel teorilerdir. Ülkemizde bilimsel teorilerin sanki basit birer öngörüymüş gibi algılanma yanılgısı (ki geçmişte bunu TV’de dillendiren Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı bile olmuştu), sanıyorum gündelik dilimizde teorinin bilimden çok farklı bir şekilde kullanılmasıyla alakalı bir durum. Aslında bilimdeki teorinin anlamı sistematik bir izah getirmek olduğundan, gündelik hayatta bu kelimeyi kullananlar teori geliştirmenin temel yollarına genellikle uymadıklarından (çünkü bu bir eğitim ister, örn. bkz., Borsboom ve ark., 2021), bu kelimeyi yanlış anlamda kullanmaktadırlar. “Benim bir fikrim var,” diyecekken eğer fikrin içinde yarı-sistematik bir mantık yürütme geçerliyse ve bu fikir belli bir olayı açıklama potansiyeli ya da inancı taşıyorsa o zaman insanlar gündelik dilde “benim bir teorim var” ifadesini daha sıklıkla kullanabilmektedirler. Bu yüzden de bilimsel okuryazarlığın düşük olduğu ülkemizde (örneğin, 2015 PISA bilimsel okuryazarlık testinde 35 OECD ülkesi arasında 34. oluşumuz buna bir gösterge niteliğindedir), bu kavramın gündelik dildeki gelişimi yanlış bir şekilde ilerlemiş gibi gözüküyor.

Benzer bir durum komplo teorileri için de söz konusudur. Komplo teorileri, aslında olayların basite indirgenerek zayıf argümanlarla açıklanma girişimleridir. Bazı komplo teorileri doğru olabilse de aslında çoğu belirsizliği azaltarak psikolojik iyi oluş sağlamaları sayesinde toplumda kolayca yayılırlar. Çünkü komplo teorileri mevcut karmaşık durumu basite indirgeyerek insanlara sözde net bir izah sunarlar. Örneğin, çoğu komplo teorisinin ortak özellikleri gizli bir gruba atıfta bulunuyor olmasıdır. Çünkü atfın işlevi karmaşık olan durumu basitleştirerek insan için anlaşılması ve dayanılması daha kolay bir şey hâline dönüştürmektir (bkz., Alper ve Yılmaz, 2021). Dolayısıyla komplo teorisinin de bilimsel bir teoriyle ilgisi yoktur. Komplo teorileri çoğu zaman yanlışken bilimsel teoriler birden fazla gözlemi aynı anda açıklamaya çalışan sistematik girişimlerdir. Bilimsel teoriler doğrudan test edilemezler ancak teorilerden çıkarsanan spesifik hipotezler (öngörüler) vasıtasıyla test edilebilirler. Test edildikten sonra da hangi teorinin daha fazla gözlemi doğru bir şekilde açıkladığına dair ek sınamalar gerçekleştirilir. Yani, bilim yaparken deneyler yürütüp bir olgu keşfetmek (yani kanun keşfetmek) bilimin sadece başlangıcıdır. Bu olgunun neden olduğuna ve hangi yollardan geçerek meydana geldiğine dair ön-teoriler oluşturmalı ve bunu sistematik teste tabi tutmalıyız. Daha sonradan bu ön-teoriyi matematiksel bir modelle temsil etmeli ve sonra da açıklama gücünü genişleterek alternatif kuramsal yaklaşımlarla karşılaştırmalıyız (abdüftif yöntem denilen bu süreçle ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz. Borsboom ve ark., 2021). Tüm bu süreçler sonucunda hayatta kalabilen bir teori güçlü bir teori hâline gelebilir (örn., modern sentez olarak evrim teorisi).

Bir şeyin biyolojimizden geliyor oluşu, onu kendiliğinden meşru yapmaz.

Bugün bazı düşünürler felsefenin öldüğünü ve bilimin içerisinde eridiğini iddia etse de buna katılabilmek pek mümkün değildir. Çünkü felsefe, bilim ve sanat gibi disiplinleri birbirinden ayırt eden en temel şey; felsefecilerin kavram yaratırken sanatçıların duygulanım, bilim insanlarının ise fonksiyonlar üretmesidir (Deleuze ve Guattari, 1991/2001). Dolayısıyla yaptığımız bilimi dil vasıtasıyla oluşturduğumuz kavramlar yoluyla yapmak zorunda olduğumuzdan felsefeye olan en temel ihtiyaç hiç kaybolmayacak dersek sanıyorum ukalalık etmiş olmayız. Bir kavramın doğru kullanımı da bu alandaki temel felsefi arka planının doğru biliniyor olmasına bağlıdır. Örneğin, bugün Türkiye’de ana akımda (niceliksel ve deneysel alanlarda) çalışan çoğu psikoloğa bazı sosyal bilimciler tarafından “pozitivist” tanımlaması yöneltilmekte ve tüm ana akım çalışma alanları bu modası geçmiş kavramın altında birleştirilmektedir. Oysa pozitivistler aslen tümevarım yöntemini temel yöntem olarak benimserken günümüzdeki ana akım psikoloji yaklaşımları aslen Popperci tümdengelim mantığını temel mantık olarak kullanmaktadır. Günümüz bilimsel pratiğinin geldiği yöntemsel açıdan çoğulcu paradigmayı da düşündüğümüzde pozitivist benzetmesi korkuluk safsatası (straw man fallacy) denilen bir mantık hatasına dönüşmektedir.[1]

Benzer ve çok yaygın bir mantık hatası ise gene bir felsefi derinlik eksikliğinden kaynaklanıyor. Bu mantık hatası ise yazının en başında sorduğumuz şu soruya doğrudan bir cevap verme potansiyeli taşımakta: Bir şeyin evrimsel olduğunu söylemek onun doğal olduğunu gösterir mi? Ben size eğer desem ki “bilimsel bulgular gösteriyor ki insan türü doğuştan bencildir,” bu bilimsel bulgu doğru olsa bile hiçbir zaman “o zaman kapitalizm meşrudur çünkü insanın bencil olduğu varsayımı üzerine kuruludur” sonucuna yol açmaz. Çünkü doğada olan şeyler, olması gereken şeyleri (yani normatif olanı) belirlemez. Bu iki olgu arasında değerler sistemimiz vardır ki atom bilgisinin bombaya mı yoksa nükleer santrale mi dönüşeceğini asıl olarak belirleyen şey de odur.

Bu durum felsefede “is-ought” problemi olarak tanımlanmış ve David Hume tarafından şekillendirilmiştir. Yani olgularla değerler epistemik açıdan birbirinden farklı alanlardır ve birinde “kötü” olarak algıladığımız bir şeyin bulunmuş olması, diğer toplumsal alanda da “kötü” şeylerin olacağını meşrulaştırmaz. Peki, bu bizim için neden önemli? Örneğin, insanların doğuştan bencil mi yoksa iş birliğine mi yatkın olduğu sorusuna ek olarak kadın-erkek farklılıkları (bir varsayım olarak diyelim ki kadınlar evrimsel olarak edindikleri farklı adaptif işlevler dolayısıyla navigasyonel yeteneklerde daha kötü, mental rotasyon konularında ise erkeklere göre daha iyi) ya da farklı etnik grupların zekalarının demografik özellikler kontrol edildiğinde dahi birbirinden farklılaştığı üzerine bir araştırma sonucu gördüğümüzü düşünelim. Bu durumda basitçe bu araştırmanın kendi başına belli ırkçı ya da cinsiyetçi ya da kapitalist ideolojileri meşrulaştırdığını düşünüyorsanız, aslında bu mantık hatasını yapıyorsunuz demektir. Çünkü olgular, olması gereken şeyleri belirlemezler. Biz basitçe bu bulguları şöyle de yorumlayabiliriz: Eğer insanlar bencilse demek ki eğitim sistemimizde eşitliğe ve iş birliğine daha çok zaman ayırmamız gerekmektedir. Eğer kadın ve erkeklerin yetenekleri birbirinden farklılaşıyorsa belli mesleklerde hangi cinsiyet geride kalıyorsa onların ayrımcılığa maruz kalmaması için yasal düzenlemeler peşinde koşmalıyız ya da herkesi yeteneklerine uygun mesleklere yönlendirmeliyiz. Ancak bu temel bilimsel araştırmayı yapmadan, yani sorunun kaynağını anlamadan, onu düzeltmeye çalışmak da bir o kadar hatalıdır. Nasıl ki depremi ortadan kaldırmak için önce depremin nedensel öncül ve sonuçlarına hâkim olmamız gerekiyor, benzer temel bilimsel çalışmaları yürütmeden de toplumsal müdahale çalışmaları yapamayız, yapılıyorsa da (ki psikoloji içerisinde maalesef yapılıyor) yapmamamız gerekir (bkz., lJzerman ve ark., 2020).

Sevgili hocam ve çalışma arkadaşım Hasan G. Bahçekapılı’nın da dediği gibi: You can’t change human nature, only nature can change it. Kısacası, dünya görüşümüze uymayan insan doğası özellikleri olabilir. Bu bizim elimizde olan bir konu değil, çünkü biz de hem biyolojinin hem de kültürün bir ürünüyüz ve bu bakımdan da öngörülebiliriz. Ancak bu insan doğası, doğası gereği statik bir yapı değildir; çünkü çevresel şartlar değiştikçe ona tepki olarak da insan doğası özelliklerimizde değişimler meydana gelebilir. Genetik evrimsel değişimler insan türünde genellikle milyonlarca yıl alırken, kültürel evrimsel değişimler binlerce yılda anlamlı değişimler yaratabilmektedir. Bu açıdan modern evrimsel yaklaşımlar genlerin ve çevrenin etkilerini bir arada değerlendiren etkileşimci paradigmayı esas almaktadır (Yılmaz, 2019).

Bilimi doğruya ulaşmak için bir araç olarak kullanın, var olan ideolojinizi meşrulaştırmak için değil.

Psikoloji tarihinden hatırlarsınız: 1920’lerde IQ’nun (zekânın) genetik mi yoksa çevresel faktörler neticesinde mi edinildiğine dair kuramsal bazı tartışmalar vardı ve iki taraf da ikiz çalışmalarını kullanarak kendilerine kanıt arıyordu. Ancak bugün geldiğimiz noktada bu tartışmaların hemen hepsinin kısır tartışmalar olduğu ve aslında doğru sorunun “ne kadarının biyolojiden ne kadarının kültürden etkilendiği” olduğu ortaya çıktı. Çünkü bugünün güncel bilimsel yaklaşımları biyolojinin bir taslak çizdiğini ve kültürün de bu taslağı şekillendirdiğini varsayan etkileşimci paradigmayı esas alıyor. Örneğin, bu paradigmaya göre insan türü biyolojik donanımı sayesinde doğuştan dili edinmeye yatkın doğar. Bu biyolojik potansiyel ise çevresel girdinin onu aktive etmesi sonucunda açığa çıkar. Yani gelişimsel olarak hayatının ilk yıllarında insan bebeği insan dilini duymazsa ve onu taklit etmeye çalışmazsa hiçbir zaman gelişmiş insan dilini edinemez. Dolayısıyla dil hem biyolojinin hem de çevrenin ortak etkisi sonucunda ortaya çıkar.

Bugün evrimsel psikolojide konuşulan “adaptasyon,” “yan ürün,” “evrimleşmiş” gibi kavramların arkasında anlatılmak istenen mekanizma aslında biyolojik bir indirgemecilik değil, biyolojiyle çevrenin ortak etkisidir. Dolayısıyla bir şey evrimleşmiş dediğimizde onun yalnızca biyolojiden kaynaklandığı öne sürülmez. Tersine, biyolojinin genler aracılığıyla bir taslak çizdiği (örneğin IQ’nuzun 90 ile 140 arasında olacağı ranjı genler tarafından belirlenebilir) ancak çevresel güçlerin etkisi olmazsa bir gelişim olamayacağı vurgulanır. Örneğin aynı genetik özelliklere sahip ve iki farklı aile tarafından evlat edinilerek yetiştirilmiş tek yumurta ikizlerini düşünün: Diyelim ki birinin beslenme ve uyku kalitesi iyi ve çok iyi bir eğitim aldı, bu çocuğun bu ranjın en yukarılarında olacağı beklenir. Ancak diğer kardeş yetersiz beslenip kalitesiz uyku uyuyan ve hiç eğitim alamayan birisi ise bu etkileşimci yaklaşım kabaca ranjın en aşağılarında yer alacağını bekler. Dolayısıyla biyolojik indirgemecilik, pozitivizm gibi yaklaşımlar eskilerde kalmış modası geçmiş yaklaşımlardır ve bugün bildiğim hiçbir güncel bilimsel yaklaşım bu kavramları da benimsememektedir. Aynı mesele genetik determinizm[2] kavramı için de geçerlidir. Ahlakın evrimleştiğini savunmak genetik determinizm yapmak demek değildir. Tersine, ahlaki hassasiyetlerimizin bir kısmının biyolojik eğilimler tarafından belirlendiği ve çevresel etkilerin bu taslağı şekillendirdiğini varsayar. Bu yüzden insana genetik olarak yakın primat ve diğer memeli akrabalarda da daha az karmaşık da olsa ahlaki hassasiyetler gözlemlenebilmektedir (de Waal, 2012; ayrıca bkz., Yılmaz ve Bayrak, 2022). Kültür ise bu karmaşıklığı yaratan en temel faktördür. Bir kere kültür evrimleştikten sonra onun insan üzerinde yarattığı etkinin hızına biyoloji bile tekrar ulaşamamaktadır çünkü insan türünde biyolojik değişimler çok yavaş işlerken (milyonlarca yıl), kültürel evrimsel etkiler çok daha kısa sürelerde meydana gelebilmektedir (Henrich, 2020).

Son olarak, lütfen yaptığınız işi doğruya ulaşmak için bir araç olarak kullanın, var olan ideolojinizi meşrulaştırmak için değil. Çünkü bunu yaptığınızda aslında gerçekliği bükmüş oluyorsunuz. Ve unutmayın, hiçbir ideoloji mükemmel ve kusursuz değil, bu yüzden de normatif alana giren bu tür tartışmaları (yani olması gerekenleri) bilimden (yani olanlardan) ayrı tutmaya çalışın, en azından en başta.[3]

Son olarak, eğer 21. yüzyılda sosyal bilimler alanında dünyada ses getiren bir şeyler yapmak istiyorsanız birden fazla bilimsel alandan çıkarsanan bilgileri aynı anda takip etmeyi öğrenmeyi amaç edinmelisiniz. Günümüzün değişen karmaşık sosyal düzenine bütünlüklü bir bakış açısı elde edebilmemiz için günümüz sosyal bilim dünyası birden fazla disiplindeki bilgileri (örn., sosyal psikoloji, bilişsel psikoloji, gelişim psikolojisi, tarih, istatistik, sosyoloji, evrimsel biyoloji, davranışsal ekonomi, evrimsel antropoloji, deneysel siyaset bilimi, deneysel felsefe, veri bilimi gibi) birbiriyle entegre edebilen hezarfen (yani polimat) insanlara ihtiyaç duymaktadır. Evrimsel yaklaşımlar sosyal bilimlerin tümüne uygulanabilen ve tüm bu disiplinleri birleştirmek için kullanılabilecek şu an için sahip olduğumuz tek kapsayıcı kuramsal çerçevedir (Muthukrishna ve Henrich, 2019).

Kaynaklar

Alper, S. ve Yılmaz, O. (2020). Sağcılığın ve solculuğun psikolojisi: Farklı dünyaların insanları. Nobel Yayıncılık.

Bahçekapılı, H. G. (2011). Evrimsel psikolojiye giriş: Temel kavramlar, bulgular, tartışmalar. G. Bayer (Ed.), Maymundan mı geldik? Akıllı tasarım safsatası, bilimin yöntemi ve evrimsel psikoloji (ss. 118-126). Bilim ve Ütopya Kitaplığı.

Borsboom, D., van der Maas, H. L., Dalege, J., Kievit, R. A. ve Haig, B. D. (2021). Theory construction methodology: A practical framework for building theories in psychology. Perspectives on Psychological Science, 16(4), 756-766.

Buss, D. M. ve Von Hippel, W. (2018). Psychological barriers to evolutionary psychology: Ideological bias and coalitional adaptations. Archives of Scientific Psychology, 6(1), 148-158.

de Waal, F. (2023, 6 Mayıs). Hayvanlarda ahlaki davranışlar [Video]. Youtube. https://youtu.be/GcJxRqTs5nk?t=103

Deleuze, G. ve Guattari, F. (1991/2001). Felsefe nedir? (T. Ilgaz. Çev.). YKY.

Henrich, J. (2020). The WEIRDest people in the world: How the West became psychologically peculiar and particularly prosperous. Penguin UK.

IJzerman, H., Lewis, N. A., Przybylski, A. K., Weinstein, N., DeBruine, L., Ritchie, S. J., ... ve Anvari, F. (2020). Use caution when applying behavioural science to policy. Nature Human Behaviour, 4(11), 1092-1094.

Lewis, D. M., Al-Shawaf, L., Conroy-Beam, D., Asao, K. ve Buss, D. M. (2017). Evolutionary psychology: A how-to guide. American Psychologist, 72(4), 353-373.

Muthukrishna, M. ve Henrich, J. (2019). A problem in theory. Nature Human Behaviour, 3(3), 221-229.

Yılmaz, O. (2019). Evolutionary perspective. T. Shackelford ve V. Weekes-Shackelford (Ed.), Encyclopedia of Evolutionary Psychological Science. Springer, Cham.

Yılmaz, O. ve Bayrak F. (2022). Ahlak psikolojisine giriş: Temel kavramlar, kuramsal yaklaşımlar ve tartışmalar. Reflektif Sosyal Bilimler Dergisi, 3(1), 27-50.


* Kadir Has Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Doç. Dr., MINT Lab (www.moralintuitionslab.com)

[1] Bu mantık hatasında taraflardan birisi diğerini aslında sahip olmadığı bir özelliğe sahipmiş gibi gösterir ve sonrasında bu sahip olunmayan özellik eleştirilerek argüman çürütülmeye çalışılır.

[2] Genetik determinizm (biyolojik belirlenimcilik olarak da bilinir) insan bilişsel ya da fiziksel özelliklerini etkileyen doğrudan genetik etkiler olduğundan genler kontrol edilerek davranışların da kontrol edilebileceğine dair olan inanca verilen isimdir. Bu yaklaşım bilimin farklı dallarında farklı anlamlarda kullanılsa da bu yazı kapsamında çevresel etkileri göz ardı eden katı bir genetik nedensellik yaklaşımı anlamında kullanılmaktadır.

[3] “En başta” ile kastedilen araştırma programınızı ve cevaplamaya çalışacağınız bilimsel problemleri belirleme sürecidir. Zaten eğer veriye dayalı bir bilimsel alanda çalışıyorsanız, veri sizin ön yargılarınız varsa dahi onları düzeltmek adına çok kullanışlı bir araç olacaktır. Bu yüzden özellikle araştırmanın en başında insan yanlılıklarına dikkat eder (örneğin araştırma ve tartışma gruplarımızı ideolojik olarak farklı görüşlere sahip insanlardan oluşturarak), açık bilim ilkelerine uyum göstererek bilimsel çalışmalarımızı yürütürsek (örneğin tüm araştırma protokolünü ön kayıt yaparak), ideolojilerimizin bilimsel çalışmalarımızı etkilemesine en minimal düzeyde izin veririz.