Ezildikten Sonra Hepimiz Aynı Şarap Mıyız? Azınlık Gruplararası Dayanışmada İmkânlar ve Bariyerler


Mete Sefa Uysal
Exeter Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Dr.

« Birbirimizi anlamamız için
aynı dili konuşmamıza gerek yok.
Ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız
. »

Çıkış noktasına dair tartışmalar devam etse de bu sözlerin Kazım Koyuncu’ya ait olduğu düşünülüyor. Bu sözler gerek popüler edebiyatta gerek sol cenahta gerekse sosyal medyada azınlıklar arası dayanışmanın önemini ve imkânını vurgulamak için tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Her ne kadar dayanışma ve sosyal değişim umutlarını yeşerten bu sözün doğruluğuna inanmak istesem de bu yazıda konu hakkında yapılan sosyal psikoloji çalışmalarını gözden geçirip ezilenlerin ittifakı söz konusu olduğunda cevabın göründüğünden daha karmaşık olduğunu göstermeye çalışacağım.

Gruplararası ilişkiler üzerine yapılan sosyal psikoloji çalışmaları son yıllara kadar yoğun olarak aynı sosyal çevrede (örn. bir ülke, şehir, okul, ya da işyeri) yaşayan bir azınlık ve bir egemen grubun üyelerinin ilişkisine odaklandı. Bu literatür oldukça zengin, tekrarlanıp, uygulanabilir bir bilgi birikimi ortaya koysa da elde edilen bilgilerin iki farklı azınlık grubu arasındaki ilişkilere ne düzeyde aktarılabilir olduğu sorusu henüz cevaplanmış değil. Buradaki esas mesele iki farklı azınlık grubu üyeleri arasındaki ilişki ile bir azınlık ve bir egemen grubun üyeleri arasındaki ilişkinin niteliksel, tarihsel ve psikososyal olarak birbirinden farklı olup olmadığıdır. Eğer farklı ise, keşfedilmesi gereken yeni bir araştırma alanı, benzer ise azınlıklar arası bağlamda test edilmesi gereken koca bir yığın literatür önümüzde duruyor. Henüz temel dinamikleri, sebepleri ve sonuçlarına dair sınırlı düzeyde test edilmiş bilimsel bilgi olmasına karşın, iki ya da daha fazla azınlık grubundan insanların birbirleriyle arasındaki ilişkiye dair literatür son yıllarda genişliyor (örn. azınlıklar arası ittifak ve dayanışma, çatışma ve şiddet, ayrımcılık ve dışlama). Bu çalışmaları üç temel kategoride özetlemek mümkün:

i) azınlıklar arası ittifak ve dayanışma-temelli kolektif eylem; ii) ayrımcılık deneyimi ve bunun azınlıklar arasındaki ilişkilere etkisi; iii) kapsayıcı ve dışlayıcı mağduriyet bilinci ile bunların anlatısı. Sırasıyla bunlara kısaca değinelim.

i. Azınlıklar Arası İttifak ve Dayanışma Temelli Kolektif Eylem

Sosyal psikologlar dayanışmayı bir kişinin diğer birey veya gruplarla ortak bir amaca sahip olmasından veya sosyal değişime olan ihtiyaç ve adanmışlığından kaynaklı birlikte çalışma isteği olarak tanımlıyor (Subasic ve ark., 2008). Bu tanımlamadaki aktif eylemlilik niyetine işaret eden ‘birlikte çalışma isteğinin’ altını çizmek gerekir. Bu anlamda dayanışma bir birey veya gruba yönelik olumlu duygulardan, iyi dileklerden, o birey veya grubun mücadelesine yönelik sempatiden fazlasını gerektirir. Dayanışma, bu doğrultudaki aktif eylemler ve bu aktif eylemlere dönüşmeye hazır bir eylemlilik niyeti üzerinden anlaşılmalı. Dayanışma ve eylemlilik arasındaki bu organik bağ, azınlıklar arası dayanışmayı anlamak için kolektif eylem ve direnişin sosyal psikolojisine de kısa bir göz atmayı gerektiriyor.

Kolektif eylemler bireylerin grup amaçlarına ulaşmak için bir araya gelerek gerçekleştirdikleri eylemlerdir. Sosyal psikolojide uzun yıllara yayılan geniş bir literatür insanları -özellikle dezavantajlı gruptan gelen azınlıkları- kolektif eylemlere katılmaya motive eden sosyal ve psikolojik faktörleri inceliyor (örn. protestolar, yürüyüşler, grevler, aktivist örgütlenmeleri, dayanışma kampanyaları vesaire). Bu motivasyonu arttıran veya azaltan onlarca faktör saymak mümkün olsa da pek çok sosyal psikolojik model dört ana etmen üzerinde durur (bkz. Agostini ve van Zomeren, 2021). Öncelikle, kişinin grubuyla kurduğu benzerlik ve aidiyet hissi, grubun bilişsel merkeziliği ve kişinin gruba olan duygusal yatırımı gibi faktörler üzerinden tanımlanabilecek olan sosyal ya da kolektif kimlik, pek çok çalışmada kolektif eylemlere katılımı en güçlü şekilde motive eden faktör olarak öne çıkıyor. Sosyal kimliği, bir grubun üyesinin ne düzeyde o grubun temsilcisi olarak hareket ettiği, o grubun dezavantajlılıklarını, kaygılarını veya acılarını ne düzeyde bireysel kaygı ve acıları olarak deneyimlediği şeklinde düşünmek mümkün. Kolektif eylemlerin esasında gruplararası fenomenler ve hatta çatışmalar olduğu düşünüldüğünde, kişinin kendisini grup kimliği üzerinden tanımlaması, doğru ve gerekli davranışın ne olduğuna dair bir taslak sağlar. Ayrıca grup üyelerinin hemen hepsi tarafından önemli ölçüde paylaşılan bu (çoğunlukla) sözsüz ve yazısız taslak, insanların kolektif ve senkronize hareket etmesini mümkün kılar. Bu anlamda sosyal kimlik ve bu kimlikle özdeşleşme kolektif eylemlerin olmazsa olmazıdır.

Sosyal kimliğe ek olarak, insanlar genellikle gruplarına karşı meşru olmayan ve haksız davranışlara veya gruplarının sosyal hiyerarşideki dezavantajlı konumlarından gelen adaletsizliğe karşı grup kimliğiyle yakından ilişkili kitlesel ve paylaşılan bir öfke deneyimlerler. Kişilerin, grup kimliklerinden doğru deneyimledikleri adaletsizlik ve öfke ne kadar güçlüyse, kolektif eyleme katılma istekleri de o kadar fazla olur. Bu duygusal güdüleyicilerin yanında, bir bütün olarak grupların veya spesifik olarak eylemlerin amaçlanan sosyal değişim veya etkiyi getirme kapasitesi, insanların kolektif eylemlere katılma veya katılmama kararında oldukça önemlidir. Grup etkililiği (group efficacy) ya da kolektif etkililik (collective efficacy), kişilerin grup amaçları doğrultusunda hareket ederken deneyimleyebileceği kontrol, etki, güç ve yetkinlik hislerini tanımlar ve kolektif eylemlere katılımın önemli belirleyicilerindendir. Son olarak, ahlaki normlar da önemli bir belirleyen olarak öne çıkıyor. Neyin yanlış neyin doğru olduğuna dair temel inançlarımızı tanımlayan ahlaki yargı (moral conviction); spesifik bir zaman ve durumda yapılması gerekenin ne olduğuna ilişkin ahlaki yükümlülük (moral obligation); ve ahlaki normlarının dış-grup tarafından çiğnendiği durumlarda ortaya çıkan ahlaki hiddet (moral outrage) literatürde en sık çalışılan ve kolektif eylemlere katılımı arttırdığı gösterilen etmenlerdendir.

Bu kısa özette sunulan araştırmalar çoğunlukla dezavantajlı grup üyelerinin gruplarıyla özdeşleşmeleri, gruplarına yapılanlar karşısında hissettikleri öfke, gruplarının sosyal değişim gerçekleştirme kapasitesi ve son olarak grup normları çerçevesinde inşa edilen veya şekillenen ahlaki normların, grubun amaçlarına hizmet eden kolektif eylemlere katılıma etkisine odaklanıyor. Bu anlamda bu saydığımız kavramların ne düzeyde veya hangi şartlarda azınlık grup üyelerinin başka bir azınlık grup için kolektif eyleme katılmalarında etkili olduğu düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Örneğin sosyal kimliğin bu denklemdeki rolü açısından, politik kimlik ve grup kimliği farkı üzerine konuşmakta fayda var. Yapılan meta-analiz çalışmaları ve derlemeler, kolektif eylemlere katılım açısından grup kimliğiyle özdeşleşmenin en etkili yordayıcı olduğunu gösterse de grup kimliğinin çeşidi bu etkinin yordama gücü açısından son derece önemli. van Zomeren ve arkadaşları (2008) yaptıkları meta-analiz çalışmasında, siyasallaşmış kimliğin, siyasallaşmamış iç grup kimliğine göre çok daha güçlü bir etkisi olduğunu gösterdiler. Örneğin LGBTQAI+ hakları için eylemlere katılmak söz konusu olduğunda, kişinin kendisini kuir aktivist olarak tanımlaması, yalnızca LGBTQAI+ olarak tanımlamasından çok daha etkilidir.

Bu anlamda siyasallaşmış grup kimliğini, iç gruba yönelik bilişsel ve duygusal yatırımın ötesinde, grup kimliğini güç dinamikleri ve sosyo-politik sistem içerisinde ele alan ve bu anlamda bir sosyal değişim tasarlayan politizasyon üzerinden anlamak gerekir. Böylesi bir sosyal kimlik anlayışı, grup konumu ve deneyimini yalnızca egemen grup üyeleri ile ilişkileri üzerinden değil, çoklu grup ve güç dinamiklerinin işlediği kompleks bir sistem üzerinden görmeye, hâliyle diğer azınlık gruplarla dayanışma veya çatışma göstermeye de daha elverişlidir. Ancak yine de siyasallaşmış grup kimliği, azınlıklar arası ittifaklar ve dayanışma temelli kolektif eylemler için yeterli değildir. Siyasallaşmış grup kimlikleri, siyasallaşmamış grup kimliklerine göre azınlıklar arası dayanışma kurmaya daha meyilli olabilirler, ancak kimi siyasallaşmış grup kimliklerinin azınlık ittifakı ve dayanışmalar kurmaya diğerlerinden daha eğilimli olduğu gözden kaçırılmamalı ve bu farkı neyin yarattığı üzerine de düşünülmelidir.

Örneğin pek çok çalışma bir politik kimlik olarak feministliğin feministlerin veya genel olarak kadınların cinsiyet eşitliğine yönelik eylemlerini etkilediğini ortaya koyuyor (Subasic ve ark., 2018). Ancak, özellikle üçüncü dalga feminizm ve sonrası düşünüldüğünde, ötekileştirilen azınlık gruplarla dayanışma göstermek ve keşişimselliği (intersectionality) merkeze alan bir mücadele yürütmek, feminist kimliğin temel değeri olarak ele alınıyor. Bu anlamda, feminist kimlikle özdeşleşmenin, feminist kadın ve kadın+[1] özneleri, başka ezilen gruplarla dayanışmaya ve onların mücadelelerinde yer almaya motive etmesi beklenebilir, ancak literatürde feminist kimliğin diğer gruplarla dayanışma eylemlerini nasıl etkilediği pek az ele alınan bir mesele.

Buradan hareketle, cis-heteroseksüel kadınların, LGBTQAI+ kolektif eylemlerine katılma niyetlerine odaklandığımız ve toplamda Türkiye’den 1065 cis-heteroseksüel feminist kadının katılımıyla gerçekleştirdiğimiz üç çalışma hangi koşullar altında siyasallaşmış bir grup kimliği olan feminist kimliğin diğer azınlık gruplarla dayanışmayı mümkün kıldığına ilişkin önemli bilgiler sunuyor (Uysal ve ark., 2022). Üç çalışmada da tekrarlı ve güvenilir bir şekilde feminist kimlikle daha yüksek özdeşleşmenin, LGBTQAI+’lar için gerçekleştirilen kolektif eylemlere katılma niyetini arttırdığını ortaya koyduk. Feminist kimliğe ek olarak, LGBTQAI+’lar için yapılan dayanışma temelli kolektif eylemlere katılımı en güçlü şekilde açıklayan şey feminist kadınların stratejik azınlık ittifakını ne düzeyde benimsediğiydi. Yakın dönemli çalışmalar dayanışmayı, iç grup odaklı, dış grup odaklı, bireysel odaklı ve ahlaki odaklı olmak üzere dört temel motivasyon üzerinden gruplandırıyor (Radke ve ark., 2020). Buradan hareketle iç grup odaklı bir motivasyon olan azınlıklar arası stratejik ittifak inancı, bireylerin iki ya da daha fazla azınlık grubun birlikte mücadele edip etmemesi gerektiğine dair inancı olarak tanımlanabilir. Başka bir deyişle, feminist hareketin amaçlarına ulaşması için, LGBTQAI+ hareketi ile birlikte çalışmasının kaçınılmaz olduğu inancı, diğer sosyal psikolojik ve demografik değişkenlerin ötesinde, cis-heteroseksüel kadınların Onur Yürüyüşlerine ve LGBTQAI+ hakları için gerçekleştirilen kolektif eylemlere katılımını açıklıyor.

Bunlara ek olarak, öne çıkan değişkenlerden bir diğeri ise imtiyaz bilincidir. İmtiyaz, “güçlü sosyal gruplara sistemsel baskılar çerçevesinde sağlanan kazanılmamış avantajlar” (Case, 2012, s. 3) veya sahip oldukları “görünmez bir kazanılmamış varlıklar paketi” (McIntosh, 1988, s. 1) şeklinde tanımlanabilir. Çoğunlukla beyaz cis-heteroseksüel erkekler gibi avantajlı grupların üyesi olan bireyler imtiyazlı olarak algılanıyorlarsa da imtiyaz ilişkisel, bağlamsal veya yapısal bir terim olarak tanımlanmalı ve kesişimsel (intersectional) doğası görmezden gelinmemelidir. Hâliyle imtiyazlı olmak veya olmamak gibi kategorik bir durumdan çok, farklı açılardan imtiyazlı farklı açılardan imtiyazsız veya dezavantajlı olmayı içeren bağlamsal ve kesişimsel bir matristen veya spektrumdan bahsetmek mümkün. Bu anlamda cis-heteroseksüel kadınlar, kadın kimlikleri sebebiyle dezavantajlı konumda iken, cinsel yönelimleri ve/veya cinsiyet kimlikleri sebebiyle cis-heteroseksüel olmayan kadınlara göre imtiyazlı konumda olabilirler. Bu karmaşık imtiyaz matrisini bilincinde olmak, çoğu zaman diğer gruplarla dayanışmayı ve birleşik mücadele hatları kurmayı beraberinde getirir. Türkiye’de yaşayan cis-heteroseksüel feminist kadınlar için de durum benzedir: imtiyaz bilincine daha fazla sahip cis-heteroseksüel kadınların, LGBTQAI+ hakları için dayanışma temelli kolektif eylemlere katılma niyetleri daha yüksektir.

Her ne kadar feminist kimlik, stratejik azınlık ittifakı ve imtiyaz bilincinin etkisini tekrarlı bir biçimde üç çalışmada da gösterebilsek de bir diğer değişkenin etkisine ilişkin çelişkili sonuçlar elde ettik: kadınlara ve LGBTQAI+’lara yönelik algılanan ayrımcılık. Bu da bizi kendi grubuna ve başka bir azınlık grubun üyelerine yönelik algılanan ayrımcılığın, azınlık grup üyeleri arasındaki ilişkileri nasıl şekillendirdiğine dair yürütülen araştırmaları derlediğimiz ikinci kategoriye götürüyor.

ii. Ayrımcılık Deneyimi ve Bunun Azınlıklar Arası İlişkilere Etkisi

En başta paylaştığımız alıntıya geri dönelim: “Ezildikten sonra aynı şarabız”. O hâlde basit ve doğrudan bir okuma yaparsak, azınlık gruplararası ortak kader hissini yaratan şeyin diğer azınlık grup üyelerinin de -tıpkı kendileri gibi- ezildiğini, ayrımcılığa uğradığını bilmesidir diyebiliriz. Peki, gerçekten de bir azınlık grubu üyesinin ayrımcılığa maruz kaldığı bilgisi veya kendi ayrımcılık deneyimlerinin hatırlatılması, diğer azınlık grup üyelerinde bu kişi ve grubuna yönelik olumlu duygular yaratıyor ve dayanışmayı tetikliyor olabilir mi?

Azınlık gruplararası dayanışmayla ilgili ilk araştırmalar, azınlık grup üyelerinin kendi ayrımcılık deneyimleri, benzer kimlik kategorisinden bir azınlık grupla olumlu ilişkiler kurmasıyla, farklı kimlik kategorisinden bir azınlık gruplaysa olumsuz ilişkiler kurmasıyla sonuçlanabiliyor (Craig ve Richeson, 2012). Örneğin bir etnik azınlığa yaşadığı ayrımcılık deneyimleri hatırlatıldığında, başka bir gruptan etnik azınlığa karşı daha olumlu tutumlar gösterme ve dayanışma eğilimi artarken, cinsiyet kimliğinden dolayı azınlık olanlara karşı olumlu tutumlar gösterme ve dayanışma azalıyor. Craig ve Richeson (2012), Amerikalı Latin ve Asyalı azınlıklarla yaptıkları bir dizi çalışmada Asyalı ve Latinlere yönelik ayrımcılıklara dair metinler okuyan katılımcıların, okumayanlara göre Siyah Amerikalılara dair daha olumlu tutumlar gösterdiğini ortaya koyuyor. Ancak benzer bir deney deseninde, Amerikalı Siyah ve Latinlere kendi gruplarına karşı ayrımcılık deneyimlerinin hatırlatılması, gey ve lezbiyenlere karşı olumsuz tutumları arttırmış ve LGB+ politikaları destekleme düzeylerini azaltmıştır (Craig ve Richeson, 2014). Başka bir araştırmada ise Amerikalı beyaz kadınlara cinsiyetçiliğin hatırlatılması ırksal azınlıklara yönelik önyargılarını arttırmıştır (Craig ve ark., 2012). Pek çok araştırma bu yönde tutarlı sonuçlar veriyor. Bu literatür ışığında orijinal alıntımızı şu şekilde revize etmek mümkün: Ezildikten sonra aynı kırmızı şarap olabiliriz, ama roze veya beyaz değiliz.

Buna ek olarak, Glasford ve Calcagno (2012) bir topluluk hissi uyandırmayı amaçlayan azınlıklar arası benzerlik odaklı mesajların azınlık gruplar arasındaki politik dayanışmayı artırabileceğini gösterirken, bu mesajların etkililiği için en önemli etkenlerin azınlık gruplararası benzerlik algısı ve azınlık grupların egemen grupla teması olduğunu ortaya koyuyor. Yaptıkları deneylerde Amerika’daki Latinlerin Siyahlarla dayanışmasına odaklanan araştırmacılar, Latin katılımcılara Amerika’daki ırk sorunun çözümü için azınlıklar arası benzerliklere veya farklılıklara odaklanılması gerektiğini söyleyen kurmaca uzman görüşlerinin olduğu metinler gösterdiler. Azınlıklar arası benzerliklere odaklanan mesajları okuyan Latin katılımcılar, farklılık odaklı mesajları okuyanlara göre Siyahlarla aralarında daha yüksek düzeyde benzerlik algıladıklarını raporlarken, anlamlı düzeyde daha yüksek politik dayanışma eğilimi gösterdiler. Bununla birlikte günlük hayatta Beyazlara daha fazla temas eden Latinlerde, benzerlik odaklı mesajların benzerlik algısı ve dayanışma üzerindeki olumlu etkisi, Beyazlarla daha az temas edenlere oranla daha az gözlemlendi. Bu çalışmalar bize azınlıkların benzer mağduriyetleri farklı şekillerde deneyimleyebildiklerini gösteriyor.

iii. Kapsayıcı ve Dışlayıcı Mağduriyet Bilinci ile Bunların Anlatısı

Kolektif mağduriyet (collective victimhood), silahlı çatışmalar, işgal, soykırım, asker/polis şiddeti ve yerleşimci sömürgecilik gibi fiziksel şiddet içeren baskı ve çatışma yöntemleriyle ortaya çıkabileceği gibi, insanların temel materyal ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılamasının önüne geçen, güç ve fırsat eşitsizlikleri yaratan yapısal şiddet yoluyla da ortaya çıkabilir. İster fiziksel ister sembolik ister yapısal şiddet üzerinden ortaya çıksın, kolektif mağduriyetin, nesiller boyu aktarılan, travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik iyi oluş ve sağlığı etkileyen olumsuz sonuçları pek çok çalışma ile gösterildi (Wohl ve van Bavel, 2011). Bu şiddet ve baskı türlerinin birinci elden mağduru olmak veya tanıklık etmenin, kolektif mağduriyetin bir gerekliliği olmadığının altını çizmek gerekir. Mağdur azınlık grupla sosyal kimlik özdeşleşmesi deneyimleyen her birey, paylaşılan kimliğin bilişsel ve duygusal yansımaları dolayımıyla kolektif mağduriyet çalışmalarının bir öznesidir ve literatürde özetlenen tüm olumsuz sonuçları deneyimler.

Söz konusu bu bireysel çıktılarının ötesinde, sosyal psikoloji literatürü son on yılda kolektif mağduriyetin gruplararası ilişkiler üzerindeki etkisine giderek daha fazla odaklanmaya başladı. Rekabetçi mağduriyet (competitive victimhood) kavramını ortaya atan Noor ve arkadaşları (2012), insanların kendi gruplarının diğer gruplardan daha çok acı çektiğini düşünme eğiliminin Kuzey İrlanda ve Şili gibi çatışma-sonrası toplumlarda affetme ve çatışma-sonrası olumlu ilişkiler kurma eğilimini azalttığını gösterdiler. İsrail işgali altındaki Filistin’de yapılan çalışmalar da tarihsel kolektif mağduriyet anlatılarını daha çok benimseyen İsrailli Yahudilerin, çatışmayı sürdürmeye hizmet eden tutumlara daha fazla ve barışçıl tutumlara ise daha az rağbet ettiklerini gösteriyor (Halperin ve Bar-Tal, 2011). Bununla birlikte, Vollhardt (2015), bu geniş literatüre iki önemli eleştiri getirir: 1) bu araştırmalar çoğunlukla kolektif mağduriyetin sebebi olan egemen grup ile bir kolektif mağduriyet yaşayan dezavantajlı grup arasındaki ilişkiye odaklanıyor ve dezavantajlı azınlık gruplar arasındaki ilişkilerde kolektif mağduriyetin rolünü ise ihmal ediyor; 2) bu araştırmalar kolektif mağduriyetin olumsuz sonuçlarına odaklanırken oldukça karanlık bir tablo çiziyor ve bu olumsuz koşulların hangi şartlarda ortaya çıkıp çıkmadığını, hatta belli şartlar altında olumlu sonuçları olup olamayacağını tartışmaktan geri duruyor.

İlk bölümde özetlediğim üzere, baskı altındaki azınlık ve dezavantajlı gruplar hem kendi toplumlarındaki diğer azınlık veya dezavantajlı grupların hem de diğer kültürlerin ezilenlerinin güçlü bir savunucusu olabilirler. Dünyanın ve tarihin farklı noktalarındaki pek çok vaka paylaşılan bir kolektif mağduriyet ve baskı hissinin diğer ezilenlere yardım, onların ortak veya tekil davalarına destek, seçim ve politikaları etkileyebilecek güçlü azınlık ittifakları veya doğrudan dayanışma içindeki sosyal hareketlerle değişim yaratmak için insanları nasıl harekete geçirdiğinin örnekleriyle doludur. Dezavantajlı azınlık gruplararasındaki bu dayanışmayı açıklamak için, Vollhardt (2012, 2015; Vollhardt ve Bilali, 2015), kapsayıcı mağduriyet bilinci (inclusive victim consciousness) adını verdiği bir kavram önerir. Vollhardt bu kavramla dışlayıcı ya da rekabetçi bir mağduriyet bilincinin (exclusionary/competitive victim consciousness), baskı ve şiddet anlatısının negatif etkilerinden sıyrılmış ortak bir mağduriyet bilincinin, gerek mağdur azınlık grup üyelerinin iyi oluş ve psikolojik sağlıkları için gerekse dayanışma, mücadele ve sosyal değişim için önemini vurgular.

Bu noktada Vollhardt (2015) ve Bilali (Vollhardt ve Bilali, 2015), dışlayıcı ve kapsayıcı mağduriyet bilincini ayırmanın önemine değinirken, literatürdeki çoğu çalışmanın mağduriyeti, dışlayıcı mağduriyet yani grupların nasıl biricik ve kendine has bir biçimde acı çektiği üzerinden okuduğu eleştirisini getirir. Kapsayıcı ve dışlayıcı mağduriyet bilinci arasındaki temel farklardan birisi; dışlayıcı mağduriyet belirli bir çatışma içindeki taraflar arasındaki ilişki (çoğunlukla yalnızca iki taraf arasındaki) ve deneyimlere odaklanırken, kapsayıcı mağduriyet daha genel bir şekilde diğer grupların mağduriyet ve baskı deneyimlerine odaklanır. Buna göre kişi ve grupların, mağduriyet, dışlanma, şiddet ve dezavantajlılık deneyimlerini dışlayıcı bir anlatı üzerinden okuması neredeyse tüm dünyanın kendilerine karşı oldukları ve denkleme dâhil edilen tüm grupların kendilerine bir şekilde zarar vermeyi istedikleri düşüncesiyle sonuçlanabilir (Bar-Tal ve Antebi, 1992).

Dışlayıcı mağduriyet bilinci ve anlatılarına odaklanan pek çok araştırmanın yanı sıra, son on yılda bazı çalışmalar grupların çektiği acıların benzerliğine, yani kapsayıcı mağduriyet anlatısına odaklanmaktadır. Buradaki temel fark grupların kendilerini X grubun baskı ve şiddeti altındaki Y grubundan ibaret mi, yoksa kendileri gibi baskı ve şiddet altındaki diğer gruplarla birlikte baskı altındaki azınlıklar gibi daha genel bir grubun parçası olarak mı gördüğü üzerinden okunabilir. Elbette, kimlikler gibi güç ve hiyerarşi de kesişimseldir; hâliyle baskı altındaki azınlıklar kümesi altındaki tüm gruplar söz konusu azınlık olma deneyimi olduğunda aynı şeyi deneyimlemezler. Kapsayıcı mağduriyet bilinci teorisyenlerinin önermesi de bu noktada ezilen grupları eşitlemekten çok, belirli baskı ve şiddet dinamikleri üzerinden ezilen grupların benzerliklerinin altını çizmektir.

Söz konusu kapsayıcı mağduriyet anlatısı ya da bilinci olduğunda Ortak İç Grup Kimliği Modeli’nin çizdiği teorik perspektiften bahsetmek gerekir (Gaertner ve Dovidio, 2000). Birçok ampirik çalışmayla desteklenen modele göre, farklı sosyal gruplardan bireyler paylaşılan bir üst grup kimlikle özdeşleştiklerinde, diğer sosyal gruplara karşı önyargılarının azaldığı ve olumlu tutumlarının arttığı görülür. Yaşanan ayrımcılıkların, dezavantajlılığın, mağduriyetin ve azınlık deneyimlerinin farklı azınlık gruplar tarafından paylaşıldığı inancı, bu azınlık deneyimlerinin ortak bir iç grup kimliğine ya da daha üst bir sosyal kategoriye evrilebileceğini düşündürebilir. Vollhardt ve arkadaşları (2016), daha fazla kapsayıcı mağduriyet bilincine sahip olan Vietnamlı Amerikan öğrencilerin Amerika’daki mülteci karşıtı politikaları daha az destekleme eğiliminde olduklarını gösterdiler. Aynı çalışmada, düşük kast sisteminden gelip daha fazla kapsayıcı mağduriyet bilincine sahip Hintlilerin, Hindistan’daki Butanlı mültecilere karşı daha fazla toplum yanlısı eğilimlere sahip olduğu gösterildi.

Sonuç olarak, yalnızca grupların birbirine karşı tutumlarını değil, azınlık gruplar arasında ittifakların kurulması ve sosyal değişim için birleşik bir çabanın yürütülmesi söz konusu olduğunda kapsayıcı mağduriyet bilinci önemli bir motivasyon kaynağıdır. Örneğin gökkuşağı ittifakı adı verilen ve Siyahlar, Latinler, Asyalılar ve Yerlilerin oluşturduğu ittifak Amerika’da 1970’leri ırksal eşitlik ve sosyal adalet konularında birlikte çalıştı. Türkiye’de de özellikle 1990’lardan bu yana feminist, kuir ve Kürt hareketi arasında artan irili ufaklı bağlantılar ve sosyal değişim umuduyla kurulan ittifaklar bunun en önemli örneklerindendir.

Seller ve arkadaşları (1998), baskı altındaki azınlık ideolojisini daha çok benimseyen bireylerin azınlıklar arası ittifakların kurulmasını sosyal değişim için en uygun strateji olarak göreceklerini söyler. Simon ve Klandermans’ın (2001) ortaya attığı ve kolektif eylem çalışmalarında önemli bir yer tutan siyasallaşmış kolektif kimlik (bkz. Bölüm 1), özünü ortak mağduriyet, acı ve baskıların farkındalığından alır ve protestolar başta olmak üzere sosyal değişim amaçlayan azınlık hareketlerinin merkezinde bulunur (ayrıntılı meta-analiz çalışmaları için bkz. Agostini ve van Zomeren, 2021; van Zomeren ve ark., 2008). Amerika’daki ırksal azınlıkların ortak dezavantajlıklarının anımsatıldığı Amerikalı Latinler, “Siyahlar ve Latinler gruplarının konumlarını ilerletmek için birlikte çalışmalıdır” maddesine daha yüksek oranda katıldıklarını belirtirken (Glasford ve Calcagno, 2012), benzer şekilde Türkiye’de feminist kimliği, kuir ve kadın hareketi arasında bir üst kimlik olarak benimseyen heteroseksüel cis-kadınlar “Kadınlar ve LGBTQAI+’lar gruplarının konumlarını ilerletmek için birlikte çalışmalıdır” maddesine daha yüksek oranda katılmışlardır (Uysal ve ark., 2022).

Özetle, oldukça yeni ve gelişmekte olan bir literatür olan azınlıklar arası ittifak ve dayanışma üzerine yapılan sosyal psikoloji çalışmaları gösteriyor ki; dezavantajlı grupların birbiriyle dayanışması otomatik ve kolaylıkla gerçekleşmez ama imkânsız da değildir. Gerek yaşadıkları benzer ayrımcılık deneyimleri gerekse kapsayıcı mağduriyet anlatısı üzerine inşa edilebilecek kapsayıcı siyasallaşmış bir azınlık kimliği sosyal değişim için etkili bir azınlık ittifakının oluşturulmasının yollarını açıyor. Kesişimsel bir imtiyaz bilinci, grupların kendi dezavantajlarını görmelerine ve siyasallaşmalarına olanak sağlayabilir. Bu da egemen grupların baskılarını ve stratejik ittifak üzerinden sosyal değişimin olanaklarını somutlaştırarak; imtiyazların, güç ilişkileri ve baskı mekanizmalarının karmaşıklığını göstererek kapsayıcı mağduriyet bilincinden güç alan ortak bir mücadele hattını mümkün kılabilir. Bu anlamda, aynı kapta ezilmek veya aynı potada eriyip üst-kimliklerin tek tipleştirmesi yerine, hem şiddet ve baskı mekanizmaların -ve dolayısıyla mücadelelerin- ortaklığına hem de grupların tarihsel ve politik deneyimlerinin biricikliğine aynı anda odaklanabilmenin gerek sosyal psikoloji gerekse sosyal değişim açısından pek çok getirisi olacaktır.

Kaynaklar

Agostini, M. ve van Zomeren, M. (2021). Toward a comprehensive and potentially cross-cultural model of why people engage in collective action: A quantitative research synthesis of four motivations and structural constraints. Psychological Bulletin, 147(7), 667-700.

Bar-Tal, D. ve Antebi, D. (1992). Beliefs about negative intentions of the world: A study of the Israeli siege mentality. Political Psychology, 13(4), 633-645.

Case, K. A. (2012). Discovering the privilege of Whiteness: White women's reflections on anti-racist identity and ally behavior. Journal of Social Issues, 68(1), 78-96.

Craig M. A., DeHart T., Richeson J. A. ve Fiedorowicz L. (2012). Do unto others as others have done unto you? Perceiving sexism influences women’s evaluations of stigmatized racial groups. Personality and Social Psychology Bulletin, 38, 1107-1119.

Craig, M. A. ve Richeson, J. A. (2012). Coalition or derogation? How perceived discrimination influences intraminority intergroup relations. Journal of Personality and Social Psychology, 102(4), 759-777.

Craig, M. A. ve Richeson, J. A. (2014). Discrimination divides across identity dimensions: Perceived racism reduces support for gay rights and increases anti-gay bias. Journal of Experimental Social Psychology, 55, 169-174.

Gaertner, S. L. ve Dovidio, J. F. (2000). Reducing intergroup bias: The common ingroup identity model. Taylor & Francis.

Glasford, D. E. ve Calcagno, J. (2012). The conflict of harmony: Intergroup contact, commonality and political solidarity between minority groups. Journal of Experimental Social Psychology, 48(1), 323-328.

Halperin, E. ve Bar-Tal, D. (2011). Socio-psychological barriers to peace making: An empirical examination within the Israeli Jewish Society. Journal of Peace Research, 48(5), 637-651.

McIntosh, P. (1988). White privilege and male privilege: A personal account of coming to see correspondences through work in women's studies. M. L. Anderson ve P. H. Collins (Ed.) Race, class, and gender: An anthology içinde (ss. 76-87). Wadsworth.

Noor, M., Shnabel, N., Halabi, S. ve Nadler, A. (2012). When suffering begets suffering. The psychology of competitive victimhood between adversarial groups in violent conflicts. Personality and Social Psychology Review, 16(4), 351-374.

Radke, H. R. M., Kutlaca, M., Siem, B., Wright, S. C. ve Becker, J. C. (2020). Beyond allyship: Motivations for advantaged group members to engage in action for disadvantaged groups. Personality and Social Psychology Review, 24(4), 291-315.

Sellers, R. M., Smith, M. A., Shelton, J. N., Rowley, A. J. ve Chavous, T. M. (1998). Multidimensional model of racial Identity: A reconceptualization of African American racial identity. Personality and Social Psychology Review, 2(1), 18-39.

Simon, B. ve Klandermans, B. (2001). Politicized collective identity: A social psychological analysis. American Psychologist, 56(4), 319-331.

Subašić, E., Hardacre, S., Elton, B., Branscombe, N. R., Ryan, M. K. ve Reynolds, K. J. (2018). We for she”: Mobilising men and women to act in solidarity for gender equality. Group Processes and Intergroup Relations, 21(5), 707-724.

Subašić, E., Reynolds, K. J. ve Turner, J. C. (2008). The political solidarity model of social change: Dynamics of self-categorization in intergroup power relations. Personality and Social Psychology Review, 12(4), 330-352.

Uysal, M. S., Uluğ, Ö. M., Kanık, B. ve Aydemir, A. (2022). “The liberation of LGBTQ+ will also liberate heterosexuals'': Heterosexual feminist women's participation in solidarity-based collective action for LGBTQ+ rights. European Journal of Social Psychology, 52(2), 377-390.

van Zomeren, M., Postmes, T. ve Spears, R. (2008). Toward an integrative social identity model of collective action: A quantitative research synthesis of three socio-psychological perspectives. Psychological Bulletin, 134(4), 504-535.

Vollhardt, J. R. (2012). Collective victimization. L. R. Tropp (Ed.), The Oxford handbook of intergroup conflict içinde (ss. 136-157). Oxford University Press.

Vollhardt, J. R. (2015). Inclusive victim consciousness in advocacy, social movements, and intergroup relations: Promises and pitfalls. Social Issues and Policy Review, 9(1), 89-120.

Vollhardt, J. R. ve Bilali, R. (2015). The Role of inclusive and exclusive victim C-consciousness in predicting intergroup attitudes: Findings from Rwanda, Burundi, and DRC. Political Psychology, 36(5), 489-506.

Vollhardt, J. R., Nair, R. ve Tropp, L. R. (2016). Inclusive victim consciousness predicts minority group members’ support for refugees and immigrants. Journal of Applied Social Psychology, 46(6), 354-368.

Wohl, M. J. A. ve van Bavel, J. J. (2011). Is identifying with a historically victimized group good or bad for your health? Transgenerational post-traumatic stress and collective victimization. European Journal of Social Psychology, 41(7), 818-824.

[1] Kadın+ farklı gruplar tarafından farklı şekillerde kullanılsa da çoğunlukla trans kadınları, kendilerini feminizm ve kadın hareketinin öznesi olarak gören non-binaryleri (kendilerini ikili cinsiyet sisteminin dışında tanımlamayı seçenleri) ve toplumsal cinsiyet uyumsuzluğu deneyimleyenleri (gender non-conforming) tanımlamak için kullanılan şemsiye bir kavramdır.