Film Analizi: ‘Bir Rüya İçin Ağıt’ Filmine İnsancıl Kuramlarla Bakış
Rozerin Oktay
Psikolog ve Eğitim Koordinatörü
Türkçeye “Bir Rüya İçin Ağıt” olarak çevrilmiş, orijinal adı “Requiem for a Dream” olan bu film üzerine bir şeyler yazmak istememin sebebi, ilk kez bir film izledikten sonra tokatlanmış hissetmem oldu. Beni bu kadar etkileyen bir filmin üzerinde daha çok durmam gerektiğini düşündüm. Bazen bir filmi tekrar izleme cesaretini bulamayacağımızı düşünerek, üzerine tek kelime edebileceğimizden bile şüphe duyarak izleriz. Bu filmin bende yarattığı etki tam da böyleydi. Buna rağmen tekrar tekrar izlemeyi, üzerine düşündüklerimi ise yazıya dökmeyi tercih ettim.
Filmin başrollerini iki kadın ve iki erkek olmak üzere dört kişi paylaşıyor. Bağımlılıkla yaşayan dört kişinin hayatını anlatan bu filmin belki de en güzel yanı kamu spotu niteliğinde bir bağımlılık filmi olmaması. Bağımlılığı bir süreç hâlinde ele alarak, seyirciye “madde budur, uzak durunuz” demeyen bir film olması hem karakterlerle daha derin bir bağ kurmamızı sağlarken, bir yandan da süreci ve karakterlerin yaşadığı duyguları daha yakından görüp incelememize olanak sağlıyor.
Filmin ilk sahnesinde karşımıza çıkan kişi Sarah oluyor. Sarah orta yaşlı, çalışmayan ve eşini kaybetmiş bir kadın. En sevdiği şeyler çikolata yemek ve televizyonda yayınlanan bir yarışma programını izlemek. O programı izlerken eline aldığı kutunun içindeki çikolatalara nasıl keyifle dokunduğunu ve sonrasında onları ne kadar iştahla yediğini görebiliyoruz. Sarah’ın bir rolü ise annelik, Harry adında bir oğlu var. Sarah’ı televizyona çok bağlı olmasına rağmen; oğlu Harry’nin her gün televizyonunu evden alıp, başka bir yere satmasına fazla karşı çıkmayan bir anne olarak izliyoruz. Bunun yerine Sarah, Harry televizyonu almaya geldiğinde ona birkaç söz söyleyip sonra saklanmayı tercih ediyor. Oğlu sattıktan sonra ise her seferinde tekrar para verip televizyonunu sattığı yerden tekrar satın almaktadır. Sarah bir gün televizyon izlerken hayatını değiştirecek bir telefon alır, telefondakiler ise dolandırıcılardır. Ona izlediği yarışma programına katılmaya hak kazandığını söylerler. Sarah çok heyecanlanır ve televizyona çıktığında dolaptaki kırmızı elbisesini giymek istediğini düşünür. Neredeyse yirmi beş kilo fazlası olan Sarah istese de rejim yaparak zayıflayamaz, doktora gider. Doktorun verdiği hapları kullanmaya başlar.
Oğlu Harry ise zaten madde bağımlısıdır. Genellikle arkadaşı Tyrone ve sevgilisi Marion ile vakit geçirir. Bu arkadaş grubu olarak önceleri sadece kullanıcıyken bir gün aynı zamanda uyuşturucu satıcısı da olmaya karar verirler ve çok zaman geçmeden bu kararlarını uygulamaya başlarlar. Bunun sayesinde çok para kazanırlar. Harry kazandıkları parayla annesine televizyon alır. Eve gittiğinde annesinin çok zayıfladığını, enerjik olduğunu ve dişlerini gıcırdattığını görür. Bunlar madde kullanımının belirtileridir ve olanları anladığında annesini engellemek için çok geç olduğunu fark eder. Gözleri dolu dolu çıktığı o eve, bir daha hiç gitmez.
Sonrasında ellerindeki tüm parayı bitiren Harry ve arkadaşları, artık madde de bulamadıkları için fazlasıyla yoksunluk çekerler. Para kazanabilmek için Harry, kız arkadaşı Marion’a cinsel ilişki karşılığı para alabileceği insanlara gitmesini önerir. Bundan hiç memnun olmasa da Marion bu teklifi kabul eder. Fakat artık paranın olması da bir şey değiştirmemektedir çünkü kentte madde bulabilecekleri kimse yoktur. Bu nedenle Harry ve Tyrone arabaya atlayıp başka bir kente gitmeye, oradan madde bulup geri dönmeye karar verirler. Geride kalan Marion istemediği insanlarla birlikte olup para kazanmaya devam eder. Başlarda o buluşmalara sıradan kıyafetlerle ve makyajsız giden Marion, artık özenli ve abartılı makyajlarla gitmektedir. Bu sırada Harry ve Tyrone yoldadır, Harry’nin kolundaki yarayla uğraşması ve kolunun çok kötü olduğunu fark etmesi sonucu birlikte hastaneye giderler. Doktorların olan biteni anlaması konucu Tyrone hapishaneye girmek zorunda kalır. Harry ise kolunun kesileceğini öğrenir. Önceleri istemediği seks partilerinden artık yorgun ama mutlu dönen Marion ise artık arkadaşlarını beklemeyi bırakmış gibidir.
Bunlar olurken Sarah, haplar nedeniyle artık görsel ve işitsel halüsinasyonlar deneyimlemeye başlar. Durumu gittikçe kötüleşir ve evden çıkıp televizyon programının bağlı olduğu şirkete gider. Çalışanların polis çağırmasıyla, Sarah hastaneye götürülür ve psikiyatri servisine yatırılır. Bir süre sonra yatağa bağlanır ve başından şok verilir.
Artık filmin son sahneleri gelmiştir ve Marion’u elindeki paraya sarılıp uyurken, Harry’i kolu kesilmiş bir hâlde hastanede uzanıp ağlarken, Tyrone’u hapishanedeki yatağında uzanırken ve Sarah’ı hastanenin sedyesindeyken görürüz. Her biri en huzurlu hissettikleri ana gitmek istercesine cenin pozisyonundadırlar, ardından film biter.
Hümanistik Kuramlar Çerçevesinde; Karakterler Aslında Nasıl Yaşıyor?
Film üzerine yazmaya karar verip, tekrar izlediğimde kendimi filmdeki karakterlere Abraham Maslow’un “Kendini Gerçekleştirme Kuramı” ile bakarken buldum. Ardından Carl Rogers’a göre de değerlendirilecek birçok şey barındırdığını fark ettim. İlk kuramla incelemeye geçmeden önce Maslow ve düşüncelerinden bahsetmek gerektiğini düşünüyorum.
Maslow, hümanistik (insancıl) görüşün önemli temsilcilerinden olup, kuramında patolojiye değil sağlıklı bireylere odaklanmıştır. “Kendini gerçekleştirme” kavramını ilk kez kullanan Maslow, her insanın iyiye ve iyiliğe yönelik bir öz benliğe sahip olduğunu düşünür (Schultz ve Schultz, 2009). Bu noktada Carl Rogers ile benzer görüşler paylaşmaktadır. Her bireyin sahip olduğu farklı bir içsel doğanın olduğunu ifade eden Maslow; bunun bir kısmının diğer insanlarla ortak, bir kısmının ise her bireyin kendi benliğine özgü olduğunu söyler. Bireylerde ortak olan noktaların sağlıklı ve yapıcı insan özellikleri olduğunu; kin, öfke, şiddet, yıkıcılık gibi özelliklerin ise insanların temel özellikleri olmadığını belirtir (Şimşek, 2018). Ona göre bu özellikler sadece ihtiyaçların, duyguların ve kabiliyetlerin engellenmesi sonucunda ortaya çıkan tepkilerdir. İnsanların doğasının hayvanlardan farklı olduğunu, insanların hayvanlar gibi güçlü ve egemen değil, hassas ve zayıf olduğunu ifade eder. İnsan doğası üzerine bunun gibi pek çok düşünce üretmiştir ve bunlardan biri de “İhtiyaçlar Hiyerarşisi”dir (İnanç ve Yerlikaya, 2017). Maslow, ihtiyaçlara dair rastgele bir liste hazırlamak yerine onları hiyerarşik bir yapıda ele almıştır. Bu hiyerarşik yapıya göre bazı ihtiyaçlar diğerlerinden daha önce karşılanmalıdır. Fakat bu sıralamada bir basamaktan diğerine geçmek için bulunulan basamağı yüzde yüz tamamlamak gerekmez. Belli bir düzeyde tamamlanıp bir sonraki basamağa geçmek ve orada doyum sağlamak mümkündür (Schultz ve Schultz, 2009). Bu ihtiyaç basamakları bir piramit şekli ile açıklanmıştır. Basamaklar piramitte temelden yukarıya doğru sırasıyla; fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyaçları, ait olma ve sevgi ihtiyacı, saygı ihtiyacı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacıdır. Fizyolojik ihtiyaçlar, açlık, susuzluk, uyku, cinsellik, oksijen gibi daha temel ve hayati ihtiyaçlardır. Bireyler fiziksel ihtiyaçlarını belli bir düzeyde karşıladıklarında artık güvenlik ihtiyaçları basamağına gelirler. Her insan emniyetli olmayı, korunmayı, koku ve endişeden uzak olma ihtiyacını taşır (Tekke, 2019). Kişi geleceğine dair belirsizlikler yaşadığında, tehlike algıladığında ve korku yaşadığında bir sonraki basamaklara geçemez. Öncelikle kendini daha rahat ve korunmuş hissetmelidir, daha sonra ait olma ve sevgi ihtiyacı ortaya çıkar. Bireyler bir arkadaşa, sevgiliye ve kimi zaman çocuğa sahip olmanın güzelliğini düşünür ve buna ihtiyaç duyar (İnanç ve Yerlikaya, 2017).
Maslow iki farklı sevgi türü olduğunu öne sürmüştür. Bunlar eksiklik sevgisi ve varlık sevgisidir. Eksiklik sevgisine bencil bir sevgi demek mümkündür. Vermekten çok alma odaklı olan bu sevgi, adeta bir boşluğu doldurur. Eğer bu boşluk dolmazsa bireylerde patoloji ortaya çıkar (Şimşek, 2018). Varlık sevgisi ise bencil olmayan, karşılıksız ve gereksinimsiz bir sevgidir. Bir başka insanın varlığına yönelik duyulur ve alma odaklı olmadığı için hiçbir zaman tamamen doyurulamaz (Schultz ve Schultz, 2009). Varlık sevgisinden alınan haz için sonsuz demek mümkündür ve ruh sağlığına iyi gelen bir etkiye sahiptir. Bu basamak da az ya da çok tamamlandıktan sonra saygı ihtiyacı basamağına geçilir. Her sağlıklı birey diğer insanlar tarafından bilinmeyi, takdir görmeyi ve kendilerine güvenmeyi ister (Özen ve Gülaçtı, 2010). Saygı ihtiyacı iki farklı bileşeni içerir. İlki kendini başarılı bulma ve yeterli görme gereksinimi, ikincisi ise başkaları tarafından saygı duyulma ve beğenilme gereksinimidir (Schultz ve Schultz, 2009). Piramidin en üst basamağında yer alan kendini gerçekleştirme ihtiyacı ise bireyin doğuştan getirdiği ve kendine özgü olan potansiyelini fark etmesini, kapasitesini keşfetmesini ve bunu hayata geçirmesini kapsar (Crocker ve Park, 2004). Bundan önceki basamaklar karşılandıktan sonra kişi kendine hayattan beklentilerini, hayatının ne yönde ilerlediğini, kendisinin ne noktada olmak istediğini sorar ve bunun sonucunda belli adımlar atar. Maslow’a göre çok az insan kapasitelerini tam olarak yansıtabilecekleri kendini gerçekleştirme basamağına ulaşır (İnanç ve Yerlikaya, 2017). Filmdeki karakterlere geri dönüp baktığımızda da hiçbirinin kendini gerçekleştirme basamağına ulaşamadığını görmekteyiz fakat bu ve benzeri örnekleri arttırmak yerine her karakteri ihtiyaçlar hiyerarşisine göre açıklamaya çalışacağım.
Sarah ile başlamak gerekirse filmin ilk sahnesiyle beraber zaten onu temiz, sağlıklı, fizyolojik ihtiyaçlarını kolay karşılayan bir kişi olarak görüyoruz. Haplara bağımlı hâle geldikten sonra ise bu basamağın derinden sarsıldığı apaçık ortadadır. Uyku düzeni ve iştahta ciddi problemler kendini göstermeye başlıyor. İkinci basamağa gelirsek; Sarah’ın kendine ait bir evi var, onun için tehlike oluşturabilecek bir semtte olmayan bir ev. Dolayısıyla güvenlik ihtiyaçları da olabildiğince karşılanmış. Ait olma ve sevgi ihtiyacına baktığımızda ise dikkat çeken birkaç nokta var. Sarah yalnız ve yalnızlığını derinden hisseden bir kadın. Eşini kaybetmiş ve oğlu Harry de onunla birlikte yaşamıyor. Bunun yanı sıra annesine gerekli ilgi ve sevgiyi göstermiyor. Televizyona çıkma imkânının olduğunu öğrendiğinde aklına gelen ilk şeyin kırmızı elbisesi olduğunu belirtmiştim. Bunun sebebini filmin sonlarına doğru anlayabiliyoruz. Sarah’ın oğluna söylediği şu sözler aslında çoğu şeyi açıklıyor:
“Sen bir taksiyle geldin ve en iyi koltukta kim oturuyordu gördün mü? Ben artık önemliyim. Herkes beni seviyor. Yakında milyonlarca kişi beni görecek ve benden hoşlanacak. Onlara senden ve babandan bahsedeceğim. Bu sabahları uyanmak için iyi bir sebep. Kırmızı elbiseye girmem için, kilo vermem için iyi bir sebep. Gülümsemem için iyi bir sebep. Yarını çok güzel gösteriyor. Elimde başka ne var ki? Yalnızım.”
Burada görüldüğü gibi Sarah’ın hayatında eksikliğini en çok çektiği şey ilgi ve sevgi olmuş. Dolayısıyla ihtiyacı olan şey en genel terimiyle mutluluk diyebiliriz. Hayattan aldığı keyfi, hayatını anlamlandırmayı ve iyi hissetmeyi o kadar istiyor ki ona bunu verebilecek her şeye sıkı sıkı tutunuyor aslında. Bu önceleri televizyon izlemek ve yemek yemek iken, daha sonra ona bundan da fazla keyif verecek bir fırsat çıkıyor karşısına; ünlü olmak ve herkes tarafından sevilmek. Bu da Sarah’ı bu fırsatı kaçırmamak için elinden gelen her şeyi yapmaya itiyor. Bunların başında da elbette kullandığı haplar ve onlara bağımlı olmak geliyor. Hapları kullanmasının görünür sebebinin ise saygı ihtiyacıyla doğrudan bir bağlantısı var. Bana göre burada ilerlenmesi gereken yol tam olarak öz saygıdan geçiyor. Sarah kendini seven ve beğenen biri değil. Sağlıklı olmak yerine tercih ettiği şey başkaları tarafından kabul edilebilir ölçülerde olmak, dolayısıyla başkalarının onayını almak. Bu nedenle saygı ihtiyacının da pek karşılandığını söyleyemeyiz. Kendini gerçekleştirme basamağına geldiğimizde ise, elbette Sarah bu kısma film boyunca hiç geçemedi ve hayatının geçmiş dönemlerinde de buna ulaşıp ulaşmadığını gösteren bilgiler seyirciye verilmedi.
Harry’e gelirsek filmde karşımıza çıktığı ilk sahneden itibaren onu sağlıklı görüyoruz. Herhangi bir fizyolojik ihtiyacını karşılayamaz hâlde değildi, aksine eline geçen parayı da –örneğin annesinin televizyonunu satarak kazandığı para- uyuşturucu satın almak için harcıyordu. Parası bitene kadar temel fizyolojik ihtiyaçlarının hepsi karşılanıyordu. Arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı bir ev vardı, bir gün burası olmasa bile annesinin yanında kalabileceğini biliyordu. Bu nedenle güvenlik ihtiyacı da karşılanmıştı. Ait olma ve sevgi ihtiyacına gelirsek; kız arkadaşı Marion ile güzel bir birlikteliği var ve Harry hem kendi sevgisinden hem de kız arkadaşının sevgisinden emin. Annesine karşı ise bağlılığının çok yüksek olmadığını film boyunca görebiliyoruz. Hatta kız arkadaşının ona yönelttiği “Onu çok mu seviyorsun?” sorusuna, Harry’nin “Bilmiyorum, galiba öyle” cevabını vermesiyle izleyiciye Harry’nin bu konuda fazla hassas olmadığı iletiliyor.
Sıra kendini gerçekleştirme basamağına geldiğinde ise şunu söylemek gerekiyor, film süresince Harry’nin hayattan beklentilerine dair tek bildiğimiz çok para kazanmak istediği oluyor. Bunun dışında herhangi bir hayalini, olmak istediği yeri veya üstlenmek istediği bir rolü bilmiyoruz. Buna ek olarak Harry bize potansiyelinin tümünü hiçbir sahnede göstermiyor. Bu nedenle hayatının bir döneminde -uyuşturucu satıp çokça kazanç sağladıkları dönem- kendini gerçekleştirme basamağının bir kısmını sağladığını, sonrasında ise az olan bu kısmı da kaybettiğini söyleyebiliriz.
Son olarak Marion’un hayatına baktığımızda ise elbette fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir kadın görüyoruz. Zengin bir ailenin kızı olan Marion; açlık, susuzluk gibi sıkıntılarla yaşamıyor, erkek arkadaşı Harry ile de sağlıklı bir cinsel hayatı var. Bu nedenle bu basamağı kolayca atlayabiliriz. Yine hem ailesinin evinin olması hem de arkadaşlarıyla -herhangi bir güvenlik tehlikesiyle karşılaşmadan- yaşadığı evinin olması ikinci basamağın da karşılandığını gösteriyor. Diğer karakterlerde olduğu gibi Marion’un da hayatındaki sorunlar ait olma ve sevgi ihtiyacına dair basamakta başlıyor. Ailesiyle yakın bir ilişki kuramayan Marion, aynı zamanda onların onu sürekli eleştirmesinden ve kısıtlamasından oldukça rahatsız. Hayatta hedeflediği ve ilgilendiği şeylere yönelik adımlar atmasındaki en büyük engeli ailesi olarak görüyor. Bunun sonucunda adım atmaktan kaçınıyor ve mutlu hissetmiyor. Erkek arkadaşıyla kurduğu romantik ilişkide ise başlarda olabildiğince iyi hisseden Marion’un daha sonra aynı şekilde hissetmediğini gözlemleyebiliyoruz. Bunu yaratan şeyler ise istemediği insanlarla para karşılığı cinsel birliktelik yaşaması, bu fikri öneren kişinin onun erkek arkadaşı olması ve Harry’nin şehir dışına çıkıp uzun süre dönmemesi ile Marion’un yaşadığı yalnızlık duygusu oluyor. Bununla bağlantılı olarak saygı ihtiyacında da çok fazla boşluklar olduğunu söyleyebiliriz. Hem ailesinin onun önüne çıkardığı engeller ve bu engelleri aşamaması hem de tam mutlu hissediyorum derken maddi sıkıntılar yüzünden para karşılığı yaşadığı birliktelikler onun kendine olan saygısını zedeliyor. Özüne değil çevreye olan saygısının da yüksek olduğunu gösteren hiçbir sahne karşımıza çıkmıyor. Hayallerinde modacı olmak ve modayla ilgili bir mekân açmak olan Marion bu hayaline yönelik adım atmıyor, potansiyelini ortaya çıkaracak ne bir çaba ne de istek görebiliyoruz. Bu nedenle kendini gerçekleştirme basamağını karşılayamadığı da açıkça görünür hâlde.
Tyrone’un hayatı hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz için değerlendirme yapmak pek mümkün değil. İncelenen diğer üç karakter için ise söyleyebileceğimiz şey sevginin ve güvenli bağlanmanın gerçekleştiği ilişkilerin eksikliğidir. Bireyin hem kendi benliğine yönelttiği hem de çevresine yönelttiği sevgi sağlam temellere dayanırsa; saygının oluşması için de büyük adımların atıldığını anlayabiliriz. Çünkü gerçek sevgi içinde ilgiyi, sorumluluğu ve saygıyı barındırır. Örneğin bir anne çocuğuna duyduğu sevgiyle birlikte ona ilgi de gösterir; isteklerine cevap verir, bakımını sağlar. Bebek annesinin sorumluluğu altındadır ve bakıma ihtiyaç duyar. Eğer anne bebeğine dair yapması gerekenleri ihmal etmezse, bu onun sorumluluklarını yerine getirdiğini gösterir. Aynı zamanda annenin bebeğin duygularına, isteklerine ve ihtiyaçlarına saygı duyduğunu görebiliriz. Üstlendiği annelik rolünü yerine getirip yeterince iyi anne olabildiğinde ise öz saygısı artmış olacaktır. Yani aslında bireyin saygı ihtiyacı basamağında da yol kat edilmiş olacaktır. Bu nedenle yukarıda belirtilen eksiklikler olmasaydı, diğer ihtiyaçların karşılanması daha kolay olacaktı diyebiliriz.
Filme Carl Rogers’ın yaklaşımıyla baktığımızda ise göze çarpan noktalar benlik kavramı ve kendini gerçekleştirme başlığı altında yer alıyor. Bu nedenle öncesinde bu kavramlardan söz etmek doğru olacaktır. Rogers’a göre benliğin iki alt sistemi vardır. Bunlar benlik kavramı ve ideal benlik olarak ayrılırlar. Benlik kavramı kişinin hem varlığına hem de deneyimlerine dair farkındalık sahibi olduğu bütün yönlerini kapsar. Bu farkındalık kimi zaman gerçekle birebir örtüşmeyebilir fakat benlik kavramı ve gerçeklik arasındaki fark çok fazla ise bireyin savunma mekanizmaları yetersiz kalır (Krischenbaum ve Henderson, 1989). Bu da bireyde Rogers’ın düzensizlik olarak adlandırdığı durumun karşılığıdır. Kişinin organizmik deneyimleri (gerçek deneyimler) ile benlik kavramı arasındaki fark artık inkâr edilemez duruma gelmiştir ve birey bunu çarpıtamaz. Bunu ani bir şekilde fark ettiğinde davranışları bozulacak ve düzensizleşecektir. Böyle bir durumda bireyin davranışları bazen benlik kavramıyla bazen de organizmik deneyimleriyle uyumlu olacaktır. Tutarsızlıklar ortaya çıkacak ve kişinin davranışları kafa karıştırıcı olacaktır (İnanç ve Yerlikaya, 2017).
Benlik kavramına ek olarak her bireyin kendisini görmeyi arzuladığı şekildeki algısı olarak tanımlanan ideal benlik mevcuttur. Burada genellikle olumlu özellikler yer alır. Birey nasıl görünmek, nasıl yaşamak, nasıl “olmak” istiyorsa zihninde tüm bunların kombinasyonundan oluşan bir benlik algısı vardır (Şimşek, 2018). Bireylere bu açıdan sağlıklı diyebilmenin koşulu ise benlik kavramı ve ideal benlikleri arasında çok büyük bir fark bulunmamasıdır. Bu iki kavramın uyumsuzluğu sağlıksız kişiliğin belirtisi sayılır. Benlik kavramları ve ideal benlikleri arasında çok az fark hisseden kişiler ise psikolojik açıdan sağlıklı kabul edilirler (İnanç ve Yerlikaya, 2017).
Rogers’a göre kendini gerçekleştirme kavramı benlik kavramı ile bağlantılıdır. Benlik kavramı bireyin hayatındaki önemli kişiler tarafından olumlu saygı gösterilerek desteklenmelidir. İdeal ebeveynliğin yolu çocuğun benlik kavramı ve duygularına yönelik koşulsuz olumlu saygı göstermekten geçer (Krischenbaum ve Henderson, 1989). Bu olumlu saygı, olumlu öz saygı için de bir ön koşuldur. Olumlu öz saygıyı tanımlamak gerekirse; kişinin kendini değerli hissetmesi ve kendini bütünüyle böyle algılaması olarak açıklayabiliriz. Rogers’a göre birey önce ötekinden olumlu saygı görecek, ardından bu saygıyı kendine de yöneltecektir. Bu gerçekleştikten sonra bireyin öz saygısı dışarıdan kopup, bağımsız bir şekilde varlığını sürdürebilir (İnanç ve Yerlikaya, 2017).
Kendini gerçekleştirme psikolojik sağlığın en üst kademesinde yer alır. Kendini gerçekleştirmekte olan kişiyi; potansiyelini tam kullanan kişi olarak tanımlayan Rogers, bu insanların özelliklerini de açıklamıştır. Bunlar; tüm yaşantılara açıklık, her anı dolu dolu yaşama eğilimi, kişinin başkalarının düşünceleri veya mantığı yerine kendi içgüdüleriyle davranabilmesi yeteneği, düşünce ve davranışta özgürlük duygusu, yüksek düzeyde yaratıcılık ve potansiyelini en yüksek düzeye çıkarma ihtiyacıdır (Şimşek, 2018). Rogers bu özelliklere sahip kişileri kendini gerçekleştirmiş değil, kendini gerçekleştirmekte olan kişi olarak tanımlar. Bunun nedeni benliğin gelişiminin devamlı bir ilerleme hâlinde olmasıdır (Schultz ve Schultz, 2007).
Karakterleri Rogers’ın kuramı açısından incelemeye Sarah ile başlarsak, benlik kavramı ve ideal benlikten yola çıkmakta fayda var. Onun gerçek yaşamını özetlemek gerekirse; Sarah orta yaşlı, bir oğlu olan, sosyo-ekonomik seviyesi orta düzeyde, yalnız yaşayan ve her günü bir diğeriyle neredeyse aynı geçen bir kadın. Sarah’ın bunların tümünün farkında olduğunu ve böyle algıladığını film içerisinde öğreniyoruz. Bu da bize benlik kavramının nasıl olduğuna dair bilgi vermiş oluyor. Film yalnızca buraya ışık tutmakla kalmayıp, Sarah’ın ideal benliğine dair de birçok bilgi veriyor. İdeal benliğinin yarattığı algısında ise Sarah; genç, güzel, çekici, ünlü, herkes tarafından bilinen ve sevilen, eşi ve oğlunun yer aldığı çekirdek ailesiyle çok mutlu bir hayat süren bir kadın. Burada gerçeklik ile ideal benlik arasındaki farkın çok fazla olduğunu görüyoruz. Bu da Sarah’ın psikolojik olarak sağlıklı olmadığının göstergesi. Sarah’ın özellikleri -bir önceki paragrafta açıklanan- potansiyelini tam olarak kullanan kişilerin özelliklerinden hiçbirini de karşılamamaktadır.
Harry ise bize ideal benliği hakkında ipuçları vermiyor. Benlik kavramına gelirsek hayattaki deneyimlerinin farkında olduğunu ve algılayışında çarpıtmalar olmadığını konuşmalarından çıkartabiliyoruz. İdeal benliğe dair pek bilgi verilmediğinden karşılaştırma yapmak doğru olmayacaktır fakat maddi sıkıntılar çekmeyen biri olmak istemesini ideal benliğine dair bir ipucu olarak alabiliriz. Sadece bunun üzerinden yorum yapmak gerekirse, hayatının bir döneminde buna ulaşması, geri kalanında da ulaşma ihtimalinin varlığını gösterir. Bu da benlik kavramıyla -en azından bu nokta üzerinde- uyumlu olduğunu gösterir. Harry’nin hayatında üzerine konuşulması gereken diğer konunun ise öz saygı olduğunu düşünüyorum. Öz saygının koşulunun çevreden (özellikle aileden) alınan koşulsuz olumlu saygı olduğunu hatırlarsak, Harry’nin yaşantısına ve annesine baktığımızda bunun zaten var olduğunu düşünebiliriz. Fakat burada şunu atlamamak gerekir; ebeveynler çocuklarını belirli istenmeyen davranışlarda eleştirmelidir. Sarah’ın tutumlarına baktığımızda ise böyle bir anne olmadığını görebiliyoruz. O oğluna “iyi anne” olabilmek adına ona bazı davranışlarını engellemeden, onu sınırlandırmadan yaklaşan bir anne durumundadır. Bu nedenle aslında çocuğun ihtiyacı olan sınırları koyamamıştır ve bu durum belirli problemleri ortaya çıkarmıştır. Bu problemler Harry’nin hem kendisine hem çevresine olan saygısını etkilemiştir diyebiliriz. Yine sınırlarının belirlenmesinde yaptığı hatanın onu kız arkadaşını para karşılığı cinsel ilişkiye teşvik etmeye kadar götürdüğünü görüyoruz. Bunun hem kız arkadaşına olan saygısını hem de öz saygısını zedelediği de filmden kolayca çıkarılabiliyor.
Son olarak Marion’un yaşamak istediği hayatın parçalarını ise; modacı olmak ve ailesiyle güçlü bağlar, olumlu ilişkiler kurmuş bir evlat olmak oluşturuyorken gerçek hayatı buna oldukça uzak diyebiliriz. Ailesiyle arası zaten iyi olmayan Marion, onlarla iletişimini tamamen kopararak ayrı bir hayat kuruyor. Buna rağmen ailesinin kurallarını ve koydukları engelleri bir tarafa bırakmıyor ve hayallerini gerçekleştirmiyor. Bu da bize gösteriyor ki ne hayallerine ne de ailesine doğru bir adım atan Marion’un benlik kavramı ile ideal benliği arasında tutarsızlıklar mevcut. Bu durumun onun psikolojik sağlığını olumsuz yönde etkilememesi kaçınılmaz olurdu. Marion bize bu durumun yansımalarını, hayattaki değerlerinden bir bir vazgeçişiyle, eskiden kaskatı gittiği evlere artık kabullenmiş şekilde gidişiyle ama geçmişteki Marion’u özlediğini de uyuduğu o pozisyonla gösteriyor.
İki kuramcının da birbirine zıt olmayan bakış açılarının filme bakışımıza katkı sağladığını düşünüyorum. Özellikle Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ve Rogers’ın benlik kavramı ve ideal benlik kavramlarının filmin neredeyse tümünü kaplaması, neredeyse her sahnesinden ipuçları sağlaması bu açıdan bakmayı deneyen izleyicilere kolaylık sağlıyor. İzleyiciye hem kısa mutlulukların koca hayatları nasıl ele geçirebildiğini ve tüketebildiğini, hem de küçük görünen ama biriken eksiklik/yanlışların nasıl tüm hayatlarını kaplayan bir karanlık hâline getirdiğini gösteren bu film hem inceleyebilmek hem de duyguları derinden hissettirebilmek adına oldukça başarılı diyebilirim.
Kaynaklar
Crocker, J. ve Park, L. E. (2004). The costly pursuit of self-esteem. Psychological Bulletin, 130(3), 392–414.
İnanç, B. ve Yerlikaya, E. E. (2017). Kişilik kuramları. Ankara: Pegem Akademi.
Kirschenbaum, H. ve Henderson, V. (Ed.) (1989). The Carl Rogers reader. London: Constable.
Özen, Y. ve Gülaçtı, F. (2010). Duyuşsal alan öğrencilerinden sevgi ve sevgi kuramları (sevgiye dair söylenceler). ODÜ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 1(2), 135-149.
Schultz, D. P. ve Schultz, S. E. (2007). Modern psikoloji tarihi (Y. Aslay, Çev.). İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Schultz, D. P. ve Schultz, S. E. (2016). Theories of personality. The US: Cengage Learning.
Şimşek A. (2018). (Konuşmacı) Çağ Üniversitesi, Kişilik Kuramları içinde Hümanistik Yaklaşım.
Tekke, M. (2019). Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en son düzeyleri: Kendini gerçekleştirme ve kendini aşmışlık. Egitimde Nitel Araştırmalar Dergisi, 7(4), 1704-1712.