Fıtrat Değil, İnşa Meselesi!


Şahin Atik
Psikolog
 
Özcü söylemler, sosyokültürel bağlamda belirli insan gruplarının “içlerinde bir yerlerde” bir öz olduğunu ve bu özün davranışlara yön verdiğini, hatta zaman zaman büsbütün belirlediğini ifade eder (Burr, 1995). Bu tür söylemler gerek günlük hayatlarımızda gerekse sosyal bilimlerde mütemadiyen inşa edilerek bireye odaklanan ve olguları değişmez kılan veya sabitleştiren anlamların yeniden ve yeniden üretilmesine neden olabilir. Dolayısıyla bu söylemler vasıtasıyla olguları konuşurken bağlamın, çevrenin veya sistemin etkisini ya da önemini konuşamaz hâle gelebilir ve artık konuşmalarımız veya çeşitli problemlere yönelik çözüm önerilerimiz bireye veya bireyin “özsel veya içsel özelliklerine” yönelmiş bir konumda kalabilir. Böylece söz gelimi kadınların iş yerlerinde yönetici pozisyonunda erkeklere kıyasla çok daha az bulunabilmelerinin nedeni kadınların “duygusal fıtratları” veya “yöneticilik vasıflarını taşıyamamaları”dır, erkeklerin monogamik ilişki içindeyken başka bir kadınla ilişki yaşaması “doğaları gereği” olabildiğince döl dağıtıp yavru sahibi olacak şekilde psikolojik evrimsel mekanizmalara sahip olmasındandır. Bir çocuğun düzenli olarak kitap okumaması onun tembel olmasındandır, trans bir kadının seks işçiliği yapması onun “sapkın” veya “günahkâr” doğasındandır veya kadınların ve erkeklerin asimetrik psikososyal ve toplumsal konumları farklı nöral yapılara veya aktivitelere, beyin bölgeleri aktivasyonlarına ve hormonlara ve/veya hormon düzeylerine sahip olmalarındandır. Yaşam deneyimlerimiz yoluyla davranışlarımızda meydana gelen görece kalıcı ve uzun süreli değişimlerin, yani öğrenmelerimizin hâlihazırda var olan sinapslar arasındaki kimyasal değişmelere (Bourne ve ark., 2013; Chen ve ark., 1996; Heidegger ve ark., 2010), yeni sinapsların (Draganski ve ark., 2004; Lerch ve ark., 2011; Spinelli ve ark., 1980) ve yeni nöronların oluşumuna (Fuchs ve Flügge, 2014; Gould ve ark., 1999) yol açtığı bulguları göz önüne alınırsa bu kurulan çarpık neden–sonuç ilişkisi daha net anlaşılabilir.
 
Özellikle toplumsal cinsiyet rollerine ve ilişkilerine dair yaklaşımlar tipik olarak özcü açıklamalarla örülüdür. Bir kere, söze en başta “karşı(t) cins/cinsiyet” diye başlanır. Gündelik konuşmalarımızda kadınlar ve erkekler sürekli birbirlerinin karşısında, zıt var oluşlar olarak inşa edilir. Bir doğru parçasını hayal ettiğimizde adeta bir uçta erkekler, diğer uçta kadınlar vardır. Böylece bu cinsiyet kimlikleri fıtrat olarak “birbirinden farklı ama birbirini tamamlayan” var oluşlar olarak baskın anlatılarda yerini alır. Kadın duygusaldır, erkek mantıklı; hayırlı kadınlar eşlerine itaat edendir, erkekler ise aile reisleridir, yöneticidir; erkek koruyucudur, kadın ise kollanmaya muhtaç olandır… Biri, diğeri olmadan tahayyül edilemez, çünkü fıtrat böyledir. Hayatın özü/amacı üremektir. Olması gereken/normal/doğal olarak inşa edilen/üretilen bu ilişki biçimi neyin kabul edilebilir ve neyin kabul edilemez olduğunun sınırlarını çizip kendisinin dışında olan var oluşları anormalize eder, ahlaksız olarak itham eder, ötekileştirir ve patolojikleştirir.
 
Özcü anlama yolları yalnızca teorik açıklamalarda veya gündelik uygulamalarda ortaya çıkmaz, çeşitli psikolojik pratiklerde de kendini gösterir. Örneğin ana akım psikoloji eğitimli bir klinik psikologun, danışanlarının yaşadığı problemleri nadiren sistemsel veya toplumsal problemler olarak kavramsallaştırması muhtemeldir. Dolayısıyla bu tür bir yaklaşım bireylerin yaşadığı problemleri psikolojize edip bireye dair “içsel özelliklere” müdahale etmeyi önceler, böylece sunulan çözümler de bireysel bağlamın dışına çıkmaz ve tipik olarak orta sınıf ideallerini yansıtır. Kısacası, özcü söylemlerin ışığında olgulara dair açıklamalar ve/veya müdahale nesneleri hemen hemen her zaman bireylerin içerisinde bir yerdedir: Genetik faktörler, zihin, bilişler, hormonlar, nöronların farklı aktive olma biçimleri, beyin farklılıkları, kişilik yapıları, fıtrat... Fox ve arkadaşlarının (2012) da ifade ettiği üzere, ana akım psikoloji çoğunlukla gerek teorik yaklaşımlarıyla gerekse de pratikleriyle statükoyu destekler ve eşitsizlik içeren toplumsal yapıların sürdürülmesini sağlar.
 
Özcü söylemler çoğunlukla ciddi mantık hatalarını bünyesinde barındırdırmakta ve yıkıcı sonuçlara neden olabilmektedir. Örneğin, düzenli olarak kitap okumayan bir çocuğun durumunu, çocuğun tembel bir doğaya sahip olmasıyla açıklamanın değişime hiçbir şekilde kapı aralamayacağı söylenebilir. Sonuçta tembel bir özü olan birini nasıl değiştirebilirsiniz ki? “Huylu huyundan vazgeçmez.” veya “Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur.” şeklindeki atasözleri de özcü söylemlerin değişime nasıl kapıları kapattığının esaslı örneklerindendir. Ayrıca özcü söylemler açıkladığı duruma gömüktür ve bu tür söylemlerin gerçeklikleri bağımsız olarak başka bir yolla test edilemez ki bu da bir tür düşünme hatası olarak sınıflandırılan döngüsel akıl yürütme yanılgısının meydana gelmesine sebep olabilir. Yani çocuğun tembel bir doğaya veya öze sahip olduğu yargısı, zaten hâlihazırda düzenli olarak kitap okumamasından çıkarsanmıştır ve bu tembel öze dair başka bir bağımsız kanıt yoktur. Bu döngüsel akıl yürütmenin sakıncalarının yanında alanyazındaki çalışmalar bağlamın da önemini ortaya koymaktadır. Örneğin Phillips’in (1968) suça sürüklenen çocuklarla yaptığı çalışması, çocukların çevresindeki değişimlerin davranışlarına olan dramatik etkisini göstermektedir. Bu çalışmada 12 yaşında olan, 120 IQ’ya sahip olduğu ve okulda problemler çıkarıp ödevlerini yapmadığı belirtilen Tom isimli çocuk, ödev yapma davranışının ardından hemen ödüllendirildiğinde (örn., gece uyanık kalma hakkının sunulması) Tom’un tamamladığı ödev oranının sıfırdan %50 civarına yükseldiği bildirilmiştir. Görüldüğü üzere, Tom’un ödev yapma davranışı, tepki-pekiştireç/ödül bağlılığından, yani çevreyle olan etkileşimden önemli ölçüde etkilenmektedir. Bu da davranışları bağlamından soyutlayıp değerlendirmenin bakış açılarının çarpıtılmasına neden olduğunu göstermektedir.
 
Kitap okuma örneği görece daha masum olsa da genel olarak özcü söylemler inşa ettiği anlamlar ile adaletsiz ve asimetrik güç ilişkilerinin devamına neden olur, sistemi aklar ve sorumluluğu doğrudan bireye yükleyerek hiyerarşik güç ilişkilerinde altta olan göçmenler, cisgender ve heteroseksüel kadınlar, LGBTİ+ bireyler, nörotipik olmayan bireyler vb. azınlık gruplarının mağdur edilmelerine yol açar. Açıkça ortadadır ki, toplumsal cinsiyet rollerine, insanlar arası etkileşimlerle sosyokültürel ve tarihsel bir bağlamda inşa edilen erkek üstünlükçü öğrenilmiş pratikler olarak yaklaşmak ile “fıtrat” veya “evrimsel psikolojik mekanizma” olarak bakmanın farklı birtakım doğurguları vardır. Dolayısıyla özcü söylemlere karşı durmak ve bu tür söylemleri inşa etmemek; grupları ve/veya bireyleri bağlama veya sisteme gömük bir şekilde değerlendirme, kültürel fenomenleri biyolojikleştirmeme ve en temelde var olan yaşam biçimlerinin yaşamanın mutlak “doğal” yolları olmadığı anlayışlarını da beraberinde getirir.
 
Sonuç olarak, Foucault’nun da ifade ettiği üzere (Çeviri Konuşmalar, 2019) temel mesele, bilginin tarihsel çerçevede incelenip belirli bir toplumsal ve kültürel bağlamda üretilme, tarihsel süreçte aktarılma ve zamanın ruhuna göre değişime ve dönüşüme uğrama özelliklerine vurgu yapmak gibi görünmektedir. Böylece, bu bilgilerin inşa ettiği hegemonik ve mutlak anlam, rölativizm temelinde kimlere hizmet edip kimlerin üzerinde tahakküm kurduğu bağlamında ele alınarak sarsılabilir. Bu da kültürel olarak “ulaşılabilir” yeni söylemsel kaynakların ve dolayısıyla anlama yollarının inşa edilmesine yol açılması, hiyerarşik güç ilişkilerinde altta olan grupların kendilerine biçilen fıtratın ötesine geçmesi ve yeni nefes alanları bulmaları anlamlarına gelmektedir.
 
Kaynaklar

Bourne, J. N., Chirillo, M. A. ve Harris, K. M. (2013). Presynaptic ultrastructural plasticity along CA3→CA1 axons during long-term potentiation in mature hippocampus. The Journal of Comparative Neurology, 521, 3898-3912.

Burr, V. (1995). An introduction to social constructionism. Routledge.

Chen, W. R., Lee, S. H., Kato, K., Spencer, D. D., Shepherd, G. M. ve Williamson, A. (1996). Long-term modifications of synaptic efficacy in the human inferior and middle temporal cortex. Proceedings of the National Academy of Sciences, 93, 8011–8015.

Çeviri Konuşmalar. (2019, 9 Ekim). Michel Foucault: “İçinde bulunduğumuz sisteme mahkum değiliz” [Video]. YouTube. https://youtu.be/N3nU44c5578

Draganski, B., Gaser, C., Busch, V., Schuierer, G., Bogdahn, U. ve May, A. (2004). Neuroplasticity: Changes in grey matter induced by training. Nature, 427, 311-312.

Fox, D., Prilleltensky, I. ve Austin, S. (2012). Eleştirel psikoloji. Ayrıntı yayınları.

Fuchs, E. ve Flügge, G. (2014). Adult neuroplasticity: More than 40 years of research. Neural Plasticity, Article ID 541870, 1-10.

Gould, E., Reeves, A. J., Graziano, M. S. ve Gross, C. G. (1999). Neurogenesis in the neocortex of adult primates. Science, 286, 548–552.

Heidegger, T., Krakow, K. ve Ziemann, U. (2010). Effects of antiepileptic drugs on associative LTPlike plasticity in human motor cortex. European Journal of Neuroscience, 32, 1215–1222.

Lerch, J. P., Yiu, A. P., Martinez-Canabal, A., Pekar, T., Bohbot, V. D., Frankland, P. W. ve . . . Sled, J. G. (2011). Maze training in mice induces MRI-detectable brain shape changes specific to the type of learning. NeuroImage, 54, 2086–2095.

Phillips, E. L. (1968). Achievement place: Token reinforcement procedures in a homestyle rehabilitation setting for “pre-delinquent” boys. Journal of Applied Behavior Analysis, 1, 213-233.

Spinelli, D. H., Jensen, F. E. ve DiPrisco, G. V. (1980). Early experience effect on dendritic branching in normally reared kittens. Experimental Neurology, 62, 1–11.