Flatland


Nuri Bilgin
Prof. Dr.

Yazın sivrisineklerden kurtulmak için yatak odamızda prize taktığımız tabletleri düşünün; bizim için kokusuz, ama sinekler için ‘herhalde’ son derece rahatsız edici bir koku salan bu tabletlerin bulunduğu odalar, insanlar ve sinekler için aynı dünyalar mıdır? Bir sokak, insanların ve arıların gözünde aynı şey midir? Aynı bir sokağın normal fotoğraf makinasıyla görüntülenen renkli manzarası ile yine aynı sokağın, arıların petek gözü taklit edilerek yapılmış bir fotoğraf objektifi ile çekilmiş görüntülerinin karşılaştırıldığı resimleri hatırlıyorum. O anda yaşam ortamı olarak bu seçmiş olan insanlar ile arılar, birbirinden çok farklı evrendeler.Hepimiz aynı dünyada bulunmakla birlikte, farklı dünyalarda yaşıyoruz. Sosyal temsiller teorisine dayandırılabilecek bu paradoksal sonuç, içinde yaşadığımız zihinsel evrenlerin farklılığını vurgulamaktadır. Andersen’in çocuksu masalının başlangıcında anlatıldığı gibi, insanlar “taze yeşil bir bezelye kabuğu içinde bulunan ve tüm dünyanın yemyeşil olduğuna inanan yeşil bezelye taneleri”ni andırmaktadır.

Farklı bir canlı türü olan insanların ve arıların içinde dolaştıkları aynı bir çevre hakkında zihinlerinde oluşturdukları imajlar ya da temsillerin farklılığı, insan türünün kendi içerisinde de gözlenmektedir. İnsanlara aynı enformasyonları veya bilgileri verdiğimizde, aynı şeyleri algılamamakta veya aynı şeyleri aynı şekilde anlamlandırmamaktadırlar. Çünkü her biri bu enformasyonları, farklı algı şemalarına, perspektiflere veya temsil tarzlarına göre almaktadırlar. İnsanın dış dünya karşısında pasif değil, aktif olduğunun en önemli kanıtlarından biri olan bu olgu, pratik sonuçları bakımından son derece önemlidir. Çünkü insanların kısmen de olsa, kafalarında temsil ettikleri dünyaya göre davrandıkları düşünülürse, insanlar arası farklılıkların, anlaşmazlıkların ve çatışmaların temel nedenlerinden biri, temsil farklılıklarıdır.

İnsan davranışları, sosyal temsiller ve gerçekliğin ilişkisini aydınlatmak için Moscovici’nin (1988) verdiği örneklerden biri Simbat’ın öyküsüdür. Bu öyküde Simbat ve arkadaşları, okyanusun ortasında bir ada görürler. Durgun, ıssız ve sıcak denizde bir meyve bahçesini andıran bu adaya çıkarlar. Denizcilerden bir kısmı içki içer, bir kısmı yıkanır ve bir kısmı da yemek yapmak için ateş yakarlar. Fakat bu ada gerçekte, büyük bir balığın sırtıdır ve balık, uzun yıllardan beri uyumaktadır; bu nedenle de balığın sırtı yeşermiş, bitki örtüsüyle kaplanmıştır. Denizciler adanın bir balık olduğunun farkında değillerdir. Ancak yaktıkları ateş, balığa, arı sokmasına benzer bir acı verir ve balık uyanarak suya dalar, vb.

Burada, açıkça görülmektedir ki, gerçeklik ne olursa olsun, denizcilerin davranışları, gerçeğe ilişkin temsilleri tarafından yönlendirilmektedir. “Sosyal yaşamda da, malzeme olarak kabul ettiğimiz her şeyin bir alt seti vardır. Bu alt setler, malzeme olarak kabul ettiğimiz objeye ilişkin temsillerin bütünüdür. Bir olayın ya da değişimin etkisiyle bu temsiller yeni bir yüz kazanır” (Övgün, 1995) ve temsiller değişir veya sona ererler. Sosyal temsiller birey ya da grupların, karşılaştıkları gerçeklikleri yeniden inşa etme ve ona özgül bir anlam atfetmesine ilişkin zihinsel etkinlik süreçleri ya da bu süreçlerin ürünü olarak, belirli bir konuya gönderen kanaatlerin, tutumların, inançların, imajların ve enformasyonların organize bir bütünüdür. Belirli bir durumun objektif özellikleri, bireyin elinde hazır bir veri gibi bulunmadığı ölçüde, bireyin bu duruma ilişkin temsilleri, objektif veri gibi işlemekte ve onun davranışlarını etkilemektedir.

Bu bize, Abbot’un (1838-1926) geçen yüzyılda yazdığı Flatland: A Romance in Many Dimensions adlı fantezist öyküyü düşündürtüyor. Bir eğitimci ve Anglikan din adamı olan Abbot’un eseri, günümüzde, modern teorik fiziğin bazı gelişimlerini öngören bir kitap olarak değerlendirilmektedir. Son derece ince psikolojik sezgiler içeren bu fantazist öykünün çeşitli geometrik biçimlerden oluşan kahramanları, iki boyutlu bir dünyada yaşamaktadırlar: Flatland. Öykü bu ülkede yaşayan olgun yaşta bir kare (A. Square), tarafından anlatılmaktadır.

Flatland, sadece eni ve boyu olan iki boyutlu bir dünyadır; düzlem ülke, yani üzerinde çizgiler, üçkenler, kareler, dörtgenler ve çokgenler bulunan kâğıt yaprağı gibi bir dünyadır. Dolayısıyla bu dünyada yalnızca iki boyutlu varlıklar yaşamaktadır ve bunlar yükseklik veya derinliğin olmaması nedeniyle inip çıkma hareketi yapamayıp sadece yüzey üzerinde hareket edebilmektedirler. Ancak derinlik ya da yükseklik gibi üçüncü bir boyutta hareket edememe bilincine de sahip değildirler.

Kitapta öyküsü anlatılan kişi kare, bu dünyanın sakinlerinden biridir. Kahramanımız, bir gün hayalinde kendini Lineland’da (çizgi ülke) bulur. Burası tek boyutlu bir dünyadır ve tüm varlıklar düz bir çizgi üstünde öne ve arkaya hareket eden noktalar veya çizgilerdir. Onların mekân dediği şey, üzerinde hareket ettikleri bu düz çizgidir. Çizgi ülkenin insanları(!) için, sağa sola veya yana hareket etmek söz konusu değildir ve bu eksikliğin bilincini taşımamaktadırlar.

Kahramanımız bu ülkenin en uzun çizgisi olan kralla karşılaşır ve ona kendi ülkesini anlatmaya çalışır, ama nafile. Kendisinin onların eksikliğini tamamlayan bir varlık olduğunu, sadece bir çizgi değil, çizgilerin çizgisi olduğunu, ülkesinde kendisine kare dendiğini tekrarlar durur. Önce kahramanımızı bir kâhin gibi gören kral, daha sonra sinirlenir ve emrindeki çizgilerle ona hücum ettiği sırada kahramanımız düşünden uyanır.

Flantlan’da babanın üçgen değil, en azından kare olması koşuluna bağlı olarak her erkek çocuk, babasından bir kenar daha fazladır. Kenar sayısı arta arta erkek çocuk daireye yaklaşır ve bu durumda rahipler sınıfına girer. Öykümüzün kahramanı karenin torunu, bu nedenle bir altıgendir.

Bir gün kare, torunu altıgene geometri öğretmektedir. Ölçüleri bugüne uyarlayarak belirlersek, kare torununa, sözgelimi, bir noktanın 3 cm. öne arkaya hareket ettiğinde 3 cm.’lik bir çizgi oluşturduğunu ve bunun 3 cm. ile temsil edileceğini ve bu çizginin kendisine paralel olarak hareket edip 3 cm. ilerlediğinde kareyi meydana getirdiğini ve her köşesi 3 cm.’lik karenin 32 cm. olarak belirtilebileceğini öğretmektedir. Fakat çocuk bir fikre takılmıştır: “Bana sayıların iki üssünü hesaplamayı öğrettiniz, öyleyse 33’ün de geometride bir anlamı olmalı; yani kenarı 3 birim uzunluğunda bir kare de, nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde hareket ettirilirse 33 ile temsil edilen bir şey elde edilebilmeli.” Buna karşılık kahramanımız, bunun en azından geometride hiçbir anlamı olmadığını, çünkü geometrinin 2 boyutlu olduğunu, ne kadar az saçmalarsa o kadar çok anlamlı şeyler öğreneceğini hararetle vurgulamaktadır.

Kısacası kahramanımız kare, rüyasında Lineland’ın kralının düştüğü hatayı kendi ülkesinde torunu karşısında tekrarlamaktadır. Aynı günün gecesinde ilerleyen saatlere rağmen torununun sorusunu kafasından kovamayan kare, onun aptal olduğunu ve 33’ün geometride hiçbir anlamı olmadığını düşünmekteyken bir ses duyar; karşısında Spaceland’ten (uzay ülke) gelen garip bir ziyaretçi vardır ve ona, çocuğun aptal olmadığını 33’ün geometride açık bir anlamı olduğunu belirtmektedir. Ziyaretçi, üç boyutlu bir dünyanın mevcut olduğunu ve bu dünyaya kıyasla Flatland’in ne kadar sınırlı olduğunu anlatmaya çalışır. Ziyaretçi kendisini dairelerin dairesi ya da küre olarak tanımlamaktadır. Ancak kare, onun garip bir daire olduğunu görmektedir; öyle bir daire ki, çapı gittikçe büyüyüp küçülmektedir ve bazen bir noktaya dönüşerek tamamen yok olmaktadır (Bir düzlem üstünde kürenin perspektif görünüşünü, bir çizginin üstünden yavaş yavaş çizginin altına doğru geçişini düşününüz). Küre, kendisinin Flatland’a yukarıdan geldiğini belirtmektedir, fakat kare için “yukarısı” fikri de garip bir şeydir ve anlayamadığı tüm bu şeyler karşısında şaşkınlık içinde kıvranmaktadır; bu durum, onun için bir tür delilik ya da cehennemdir. Ama küre sakin bir şekilde bunun sadece bilgi olduğunu, üç boyutun bulunduğunu anlatmaktadır.

Daha sonra kahramanımız, bu üç boyutlu dünyaya girişiyle birlikte dört, beş ve daha fazla boyutlu dünyalar olup olmayacağını sorgulamaya başlar. Ancak küre, bu tür düşünceleri saçmalık olarak nitelemekte ve kesin bir tavırla karşı çıkmaktadır. Sonuçta karenin inadından o denli bıkar ki, onu Flatland’ın sınırlı dünyasına geri göndererek tartışmaya son verir.

Bu öykü, kendileri ve dünya hakkında farklı temsilleri olan kişiler arası ilişkilerin doğasını gayet iyi bir şekilde göstermektedir. Her biri, tıpkı bilim adamlarının yaptığı gibi, diğerinin görüşünün hatalı ya da bozulmuş olduğunu anlatmaktadır. Bu durum aydınlar, köşe yazarları, politikacılar, vs. için de geçerlidir. Belirli bir konuda, doğru veya yanlış olsun, kendi fikirlerini misyon duygusuyla diğerlerine aktarmaya çalışan insanların içine düştükleri en büyük hatalardan birisi de, öne sürdükleri görüşlerin, muhatapları için de apaçıklık taşıdığını ve sadece “alınıp kabul edilmeyi beklediğini” sanmaktadır. Muhataplarının, iyi veya kötü niyetinden bağımsız olarak, sosyal temsillerine çarpan görüşleri, kolayca ve hemen doğrulanabilir olan konular dışında, hiçbir zaman apaçıklık düzleminde yer almamaktadır.

Kaynaklar

Moscovici, S. (1988). Notes towards a description of social representations. European journal of social psychology, 18(3), 211-250.

Övgün, İ. M. (1995). Sosyal temsiller ve bellek. Yüksek lisans tezi, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

“Flatland” başlıklı bu yazı, Prof. Dr. Nuri Bilgin anısına yayımlanmıştır ve "Siyaset ve İnsan" isimli kitapta yer almaktadır; bkz. Bilgin, N. (2005). Siyaset ve insan: Siyaset psikolojisi yazıları (Genişletilmiş 2. baskı). İstanbul: Bağlam Yayınları, s. 149-153. Sevgili Selim Bilgin'e destek ve ilgisi için teşekkür ederiz.