Fotoğrafı Çekilmemiştir


Öykü

Yasin Kütük
Altınbaş Üniversitesi, Ekonomi Bölümü, Dr. Öğr. Üyesi

“Benim yaşımdakiler istikbale değil maziye bakarlar.”

Rasim Baba (Süper Baba, 57. Bölüm)

Erzurum mahallesi, ada 3916, pafta 71 bölgesi, tam olarak 15 adım fazlalıkla kırmızı bir paralelkenar ile kapatılmış ve hafif atıştıran karın altında, yeni imar planı ıslanıp, komşuları ve belediyeyi aman birbirine düşürmesin diyerek yusyuvarlak kıvrılmış ve Çankaya Belediyesi’nden izmarit kokulu şişman bir tapu kadastro memurunun bu soğukta bile terlemiş koltukaltına sıkıştırılmıştı; her bir dalında seramikten kozalaklar açmış gibi görünen ama kar tutmamış üç dallı kir-pas elektrik direğinin dibine kurulup elindeki küçük çay bardağı ile ısınmaya çalışan memur, kiremitleri ile aynı renge boyanmış iki katlı gecekondunun bodrum girişindeki çöplüğü karıştıran çilingir kedi ve onun gayretini izliyordu. Laciverdi şapkasına sıkıştırdığı kel kafasının içinde cirit atan cin fikirleri, zihninin köşelerine yılların şark kurnazlığı ile itina ile kurduğu mangır kasalarına bir bir, itina ile yerleştirmeye çalışırken, dikkatini, yokuşun başında beliren, elleri tıka basa ekmek doldurulmuş poşetleri ile kaymadan inmeye çalışan bir silüet celbetti. Kendisi gibi laciverdi olan bu silüetin, hafif kamburluğu, mühendisvari zekâsı ile yokuşun ivme ve eğimini bertaraf etmek için geliştirilmiş bir yöntem olduğunu anlamadı, ekmeklerin de yardım ettiği bir boynu-eğriliğe ve biçare-fakirliğe hükmetti; çayından aldığı son yudumunu, silüetin kapıyı açamayan soğuk ellerinin telaşı ve tedirgin çaresizliğinden keyif almaya adayarak hüpürdetti.

Diğer tüm yıllardan farklı olarak 1994 yılı, şüphesiz bir yerli futbol takımının ilk kez Şampiyonlar Ligi’ne girmesi, beceriksiz Koreli bir aşçının bütün bir ilkokulu fenerbalığı ile katletmesi, tarihsel olarak en yüksek enflasyonun gerçekleşmesi, en çok köy enstitüsü mezunun aralarında anlaşmışlar gibi ardı sıra ölmesi, ilk renkli bilgisayar monitörü ithalatının gerçekleşmesi, efsanevi F1 pilotu Senna’nın kazaya kurban gitmesi gibi ilginç olaylara ev sahipliği yapması yanında, Erzurum mahallesi değil, belki de Ankara gibi kalabalık bir vilayette dört nesli bir araya getiren en kalabalık mantı sofrasının da kırk yedi kişi tarafından kurulmuş olması ile de önem kazanmıştı. Mühendis Asaf, soğuktan ve tutacakları incelerek el-keser kıvamına dönüşmüş poşetleri ve ekmekleri ile gecekonduya giriverdiğinde, bir kazan pişirilmiş yoğurt çorbası ve sarılması henüz bitivermiş unlu koşturmacanın içine, devrimci paltosuna sinen sarma tütün kokusunu salıvermişti; bacaklarını sarıveren on üç velet-yeğeninin minik, sıcak ellerine cebinden çıkardığı lolipopları birer ikişer bırakmıştı. İlkin ağabeyi Terzi Taygun’un elini öpüp, tüm kayın-kaynata akrabaların ellerini sıktı; kız kardeşlerinin unlu yanaklarına öpücüklerini bıraktıktan sonra, kötürüm-yatalak Cemşit babasını da selamlayıp, önüne iliştirilmiş mama kıvamındaki ekmekli yoğurt çorbasının tasını alıp, kız kardeşleri, yengeleri ve çete başı anası ile tezgâhı çoktan kurulmuş mükemmel mutfak organizasyonun bulaşık köşesine bırakıp, salondaki ahalinin kapı-kenarına ilişti. U şeklinde salonda yere dizilmiş erkek nüfusu, Cemşit çavuşun sıklıkla “Bismillah” iç-geçirişleri eşliğinde, büyük olasılık çoktan giriştikleri memleket meselelerini, henüz aldıkları evler, Broadway arabalar, hınzırlıkla kaptıkları arsaları sidik-yarıştırarak sonlandırıyorlardı; salonun diğer ucuna kurulan dört yer sofrasına, Asaf’ın kız kardeşlerinin itina ile kurmaya çalıştıkları pasparlak sinileri ve onların eğilirken genişleyen devasa kalçalarına çaktırmadan bakıyorlardı. Tabii bu bakış, çekiştirme, para ve çakallık telaşı ile yorulan testosteron sıçramış dudaklar, yavaştan kurumaya, altıncı ve yedinci sıcak çay sefasını devirmeye başlamıştı; genç yeğenler, pür dikkat, çay bardakları, küp şekerleri ve çay kaşıkları ile ima edilmeye çalışılan mesajları bir yandan çözmeye, diğer yandan çayları yenilemeye hizmet ediyorlardı.

Duvardaki tüm Arapça kaplı ve ahmak, tembel, tozlu eşyaların aksine hararetli, gayretkeş ve çalışkan tek fevkalbeşer nesne, 1953 kırıcı soğuğundan sonra hasadı bire kırk eden ve o dönemki İç Anadolu kıtlığını kendisinin engellediğini gururla anlatan Cemşit çavuşun aldığı saat, keyfekeder bir akşamüstü saat başını ağır bir tık sesi ile hatırlattığında, mutfaktan tesadüfen geliveren devasa bir kazan çorba, tüm ahaliyi apansızın sofraya çağırdı. Nanesini yakmaya yakın ateşini söndürüvermeyi başarmış güzel Bahşende, kızgın yağları, tüm sofralara ortak servis edilmiş çorba taslarında usulca gezdiriverdi. Taslardan kaşıkla çorba almanın artık para etmediği kısa bir sessizlik anında, ekmeği ile son damlaya hücum eden veletlerin arasından, yeni annelere özgü bir kıvraklıkla kurtulan Asaf’ın küçük kız kardeşleri Naren ve Mahinde’nin ellerinde ikişer ikişer gelen mantılar, peşi sıra sarımsaklı yoğurt ve yağına yeksan kavrulmuş toz biberli sahanları ile güruha yellim yelalim servis edildi. Veletlerin ağızlarından çıkan ekmek tanecikleri, en kıvrak şakalarını ardı ardına parlatıveren ülkücü ve kıllı-altın sarısı ile parlayan eniştenin kahkahalarını delerek, bir başka siniye sıçradı. Üstelik bu veletlerin pek çoğu, Amerikan süttozları ve Japon balıkyağı ile takviyelendirilmiş mamalarını, gevreklerini ve krakerlerini ellerinin tersi ile iterken, her ne olduysa yemekler bir anda kaçıverecek ya da bitiverecekmiş gibi tasları, tabakları, kırık ekmekleriyle bir lahzada süpürdüler, tatlıları mideleri ile alaminüt buluşturup, şekerli elleriyle koridorda, mutfakta ebeleme(ç) oynamaya giriştiler.

1994 yılı, elbette diğer yıllar gibi pek çok sıradanlığa da ev sahipliği yapıyordu; tüm bu yemekler pişerken, mutfağın kendi karmaşası ve dağınıklığı ile baş başa kalıp depresyona girmesine, tüplerin açıktaki tüm ocakları çaydanlıklar ile doldurulmak suretiyle kaynayıp, fokurdayıp, demlenmesi ile müsaade edilmiyordu. Pantolonlarının kemerleri sıkışan erkek nüfusu, aynı istibdat ile eski köşelerine çekilip, fokurdayan çayın, sarımsak asidini bastırmasını beklediler. İlk çayı eline, evin en büyüğü Terzi Taygun ağabey aldı ve tüm ahalinin önünde, sınırları 15 adım fazlalıkla kapatılmış evlerinin üstüne kondurulacak yedi katlı apartmanın, herkes için en hayırlısı olacağını söyleyip, konuya rikkatli bir giriş yaptı; odaların konforu ve mutfaklarının gıcır fayanslarından başlayıp, alafranga banyoların şahaneliğine getirerek, kendilerine kalacak iki dairenin, tüm ev ahalisini artık muasır medeniyete çıkaracağını incelikli incelikli anlattı. Asaf, abisinin ciddi ciddi inip kalkan bıyıklarının ritmini, küçük bir hikâyeyle, evin temelinin kazılacağı ilk günün parasının, abisinin diktiği cetvel pantolonlardan biriktirdikleriyle ödendiği o eski günlerin hatıraları ile böldü. Büyük abla Esvap, daha o günler köyden yeni geldikleri ve teyzelerinin gecekondusunda kaldıkları günlerde Naren ve Mahinde’yi okula götürüp, bir de üstüne on üç kilometre yürüyerek gittiği Ulus meydanındaki Mavi Kırtasiye’de çalışmaya gittiğini zorlukla ve yutkunarak anlattı, tenzilat günlerinde dükkânı basan velilerden ve veletlerden kazandıkları ek yevmiyelerle evin kiremitlerini aldıklarını hatırlattı. Sözler, böyle zamanlarda, sanki insanın ağzında nasıl hareket etmesi gerektiğini ve bir başkasının dudaklarının arasına nasıl sokulması gerektiğini bilir gibi, yaşa bağlı görünmez bir rütbeye göre hareket eder, kalender bir büyükten, gayretkeş bir küçüğüne akar, kardeşler arasında akışkan bir nehre dönüşür, tatlı sıcak süzülürdü. Esvap’ın aynı çileli sözleri de, bir küçüğü Feraye’ye süzüldü; diğerlerinden daha sessiz ve dindar olan mağrur başı kalkıp, birkaç kelime ile memurluğa başladığı ilk yıldaki kışlık gıda ikramiyesi ile memleketlilerinden aldıkları birkaç çuval harç-yapı malzemesinden ve anasının bile isteye birkaçının su basarak katılaşmasına izin verişinden bahsetti, hayatı boyunca elektral aşkı ama şimdi kötürüm babasından başka tek, o da görücü usulü, kocalık makamına hazırkonmuş erkeği yanında olmayan Feraye, annesinin yorgun gözlerini yokladı ama gizlice onlara yüklendi, hesap sordu. Aynı memleketlileri, Cemşit çavuşa da tüm tuğlaları, üç senelik hasatlarına ipotek koyarak verdiğinden, eğri ağzı ile bir şeyler mırındandı Cemşit çavuş, yatağından doğrulur gibi kalkmaya çalıştı ama ağzından sadece “Bismiğğ” çıktı.

Eteğinin altında menekşe desenli bir pembe dünyada dört dönen küçük veledini, artık uykusuna hazırlamaya karar vermiş Payende aldı kesif nane ve sarımsak kokusunu faka bastırmış şekerli ve ılık çay tarlasında koşturan sözcükleri, “Kapıları, işte hâlâ kullandığımız bu kapıları…” dedi küçükken kestiği tendonu yüzünden boydan boya zikzaklı dikiş atılmış başparmağı ile mutfağın çiğ sarı ışığına ve koridora açılan salonun eğik kapısını ve bitişiğindeki köşeye ilişmiş kardeşini gösterdi; kardeşi Asaf’ın sol diz kapağından vurulduğu gün marangoz Muammer’e odaları bir bir gösterdiğini ve haberi gelir gelmez adamı orada bırakıp Asaf’a koşturduğunu anlattı; o sürede kapılar bir şekilde ölçülüp, biçilip, idareten yaptırılmıştı ve bir yirmi yıl boyunca o eğrilikleri ile belki evin de bir türlü yolunda gitmeyen kaderini tayin etmişti, zamanı ve kaderi bükmüştü; Asaf dizlerini kırıp oturamadığından, uzattığı o ayağını usulca sıvazladı. “İşte o makus talih...” diye tekrar araya girdi Terzi Taygun ve o kadersizliklerin bittiği günü müjdeledi, tabii arkasından karısı Sare Yenge, aslında bütün evin, evin en büyüğü olarak ağabeylerine kaldığını ve belki bir kısım, minnet-rica belki ve ancak, dokuz kardeş arasında taksim edilebileceğini dile getirdi. Çaylardan birer yudum alındı, çocukların ağlamaklı ve çığlık-cenabet sesleri koridorda yankılanırken, içerideki sessizlik tüm sesleri bastırdı, hiç kimsenin kulağını, saatin iradesi ve istikrarı kadar yırtmadı. Çay bardağını sert bastırışı ile metalik cam uğultusu ile sessizliği sonlandıran ülkücü enişte, herkesin eşit pay alması gerektiğini, kadın haklarını lağveden erkek mirasçılığının son bulması gerektiğini manidar sözlerle ortaya bıraktıktan sonra, bir başka enişte ortadaki sözleri şöyle bir karıştırıp, çorbanın ateşini biraz “tüm evlatların emeği ve hakları” ile alevlendirdi. Bir başka enişte otomobil tamirciliği için sanayideki yarı esnafa borcu olduğunu dişlerini gıcırdatarak anlattı ve karısı Naren’in gözbebeklerindeki mavi noktacık sayısı kadar ondan destek bekledi, çocuğunun okul taksitleri ile söze başlayan Naren’i ise ablası Feraye kesti, babasına düşkünlüğünü ispatlarcasına oksijen destekli yatak ve daha rahat bir hayat hakettiğini anlattı ve babasının kötürüm sol elini tutup, soğuk florasanın mavi-beyaz ışığına doğru kaldırdı; bu ışık Cemşit çavuşun mavi-mor açılı tüm damarlarının o anda röntgenini çeker gibi tepegöz ışığıyla ev ahalisinin yüzüne yansıttı. En küçük Mahinde ise, söylenenlerin hepsine “bence de” diyordu, her şeye katılır ama canı istediğinde kaçıp kurtulur bir onaylama cümlesiydi bu.

Evin en küçüğü Mühendis Asaf, birkaç saat evvel çarpıştırdığı, birbirine kırdırdığı, cetvellediği, türettiği ve sadeleştirdiği ama sonra hepsiyle aynı mecliste oturup uzlaştığı sayıları anladığı kadar, az evvel akışkan ılık sıcak bir nehrin parçacıkları ve damlacıkları olan sözcüklerin de salonun tozlu floresan ışığının altında, içlerinden itinayla ruhlarının ve duygularının çıkarılıp, ayıklandığını hızlıca fark etti. Dilin neden kemikli bir organ olması gerektiğini düşündü. Küçük ve kıvrak bir hilal çizen kesif naneli tereyağı sosunun içine birlikte daldırdığı kaşıklar, şimdi mangır-iştahı doyurmaya çalışan birer enerji kaynağına dönüşmüşlerdi ki zaten Asaf, dünyadaki varoluşun, aslında enerjinin konak bedenler ve maddeler arasında bir otoban olduğunu söylerdi. İki kalın dudağın arasından çıkan keskin gökdoğan sözcükleri büyük yengenin, Naren’in tüm aileyi sarıp kucakladığı kalbinin en küçük odacıklarından birinden girip, tüm damarlarını titreterek bir başka kapakçığından fışkırdığında, kanı çekilmişçesine donmuştu duyduklarından ki boş damarlarının kılcal koridorlarında “kan akrabalıktır, sadakat ise aile,” diye yankılanıyordu. Ülkücü enişte ise, şakaklarından kabaran damarlarıyla yüzünü çirkinleştiren menderesler ile çattığı kaşları ile ayağa kalktı, dar ve karanlık koridorda diğer veletlerle top sektiren küçük oğlunun gürültücü sesini tek bir tokat darbesi ile susturup, eşrafa sessiz bir korku salmayı ustalıkla başardı. Böylece, tam da düşündüğü gibi “korku bulaşıcı olmalıydı.” Mühendis Asaf ile Terzi Taygun’un ortancası, ağzı-var-dili-yok Mimar Kerim, bir ara söz almak ister gibi ağzını boşluğa açıverdiyse de, bunu kendine cesaret merkezi olarak alan karısı Olcayto Yenge, hiçbir mutfak telaşına karışmadığı kadar mal bölüşümüne karıştı, yirmi üç yıl evvel, kısa ama önemli gelişmeleri bildiren, “Türk Üniversite Gençliğinde Feminist Fraksiyonlar” makalesi Oktabyr dergisinde basılan ilk Türk kadını olmasını bir kenara bırakırsa, Cemşit çavuşun akıl ve fizikî sağlığında Gölbaşı’ndaki Çatalçeşme köyündeki arsalarını Taygun’a, Erzurum mahallesinde işlettikleri bakkalı Asaf’a, kalanlarını da Kerim’e bıraktığını, yalnızca kendisinin hatırladığı bir hatıra ile hatırlattı; Kerim bu yok hatırayı belleğinin sihirli bir köşesinde var edip, tüm ahaliye sunduğunu sadece başıyla karısını onaylayarak gösterdi. Hülasa, bir başka yenge ayaklandı, ardından okumuş oğullardan bir başkası ellerini kaldırarak eski defterleri açtı, diğeri küfretti, arkadaki en köşedekini dürttü, kapı eşiğindekiler ulu orta bağırdı, sessizler kinlerini kustu, çaylar devrildi, şekerler saçıldı, sobanın dibine yığılmış odunlar bir ara bir ele tutuşturuldu, sonra diğerlerine de pelesenk oldu, kapılar vuruldu, Cemşit çavuşun yetişkin bezlerine basıldı, sıcaklayan biri pencereleri açtı ama artık sokakları çoktan ele geçirmiş köpek çeteleri bile bu iki katlı gecekondudan çıkan gürültüyle suspus oldular, çöp tenekelerini aralarında üleşmekten vazgeçip kendilerini kurtarmak için savuştular, veletler apar topar sahiplerine taksim edildi, kolaylıkla bir tık ile açılıverilecek ahşap dış kapıyı vuran biri kapının kilidini kırdı, kırdığı kilidin üstünde topuklarını basarak ayakkabılarını giydi, bir diğeri kömürlüğe açılan kapıya davranıp, çizmelerini hazır edince hıncını çıkardı, ne olduğunu anlamayan veletler ayrıldıklarına ağladılar, anlayanlar ise diğerlerini susturdular, bereler giydirildi, pembe botlar bir ele diğerinde sümüklü bir kız palas pandıras arabaya oturtuldu, diğeri hafif soğuk ve nemle kayganlaşmış bir yokuşa sürüldü, berikine bir tokat daha vuruldu. Ortalık ve bu keşmekeş dağınıklık, yerini çoktan ayak ve ter kokusuna bırakmış bir kesif koku ile bir yalnız Asaf ve anasına bırakıldı. Ana, hiç ağzını açmadı, Asaf’ı odasına gönderdi, “tövbeestağfurullah” getirerek temizliğine başladı, kırıkları topladı, ortalığa dökülmüş duyguları da kırıntılarla birlikte süpürdü, kalan ekmekleri sulandırıp sokağa yığdı; kapısını çekip, ışıkları söndürdü.

Günü geldiğinde aynı elektrik direğine kırmızı-beyaz çiçek desenli tabağına, kıtlama şekeri için dudaklarını batırıp çıkaran Çankaya Belediyesi’nin şişman memuru, ekskavatörün hepi topu dokuz darbesiyle yıkılıveren operatörüne işbilir talimatlar yağdırdı. Toz bulutu ile son bir veda eden bu iki katlı gecekondunun yıkılışını, belediyedekiler, üç velet ve yedi yaşlı ile hınzır bir çilingir kedi dışında aileden hiç kimse izlemedi. Zaten önünde bile çektiremedikleri bir hatırası olmayan gecekondunun, son bir fotoğrafı da çekilemedi. Bu sahneyi ise, bugün Vaclav Meydanı’nda dayısı Asaf ile karşılaşan o veletlerden sadece biri hayal ettirdi ona, bir kahve içmeye buyur etti, onun sigarasını yaktı ve Türkçe konuşmanın özlemiyle onu kucaklamak ister gibi gözlerine ve göz pınarlarına fısıldadı: “En yakınımızdakiler, kimi zaman, öyle yok olurlar ki!”