Gelişim ve Zaman


Ahmet Okkol
DEU İİBF Mezunu
Fotoğrafçı

Doğup kendimizin farkına vardığımızdan beri, sadece kendimizi ve kendi zamanımızı düşünme eğilimindeyiz. Bu dünya sanki biz dünyaya geldiğimizde yaratıldı, sanki bizden önce yoktu ve biz ölünce o da yok olacakmış gibi düşünürüz. Bu nedenledir zaten hatalardan ders alamamamız, tarihin tekerrür etmesi ve bizden sonrakileri düşünmeden yıkıcı bir şekilde hayat sürmemiz… Oysa insanoğlu dünya ile birlikte sürekli bir gelişim ve değişim sürecinin içerisindeydi. Bugün bunları yapabiliyor oluşumuzun sebebi bu milyon yıllık gelişim sürecinin sonucudur. Bu gelişim sürecini daha önce değinilmemiş yönlerden ele alacağız…

İster evrim teorisine inanıp maymundan evrimleştiğimize inanın, isterseniz gökten düşmüş melekler olduğumuza inanın, her iki durumda da kimsenin yadsıyamayacağı bir olgudur gelişim. Bugün adına medeniyet dediğimiz yapıp etme şekillerimizin zaman içerisinde mevcut hale gelişi, eski kavimlerin tamamen farklı yaşam tarzları vb. şeyler düşünüldüğünde, hele ki insanlık tarihinin son 100 yılı düşünüldüğünde (elektrik bulunduktan birkaç on yıl sonra uzaya çıkılması…) ister adına evrim deyin ister gelişim, insanlık sürekli ilerleme, bir yerlere yetişme çabasında. Sadece insanlık da değil, aynı zamanda doğa…

İnsanoğlunun gökten indiğine inanabilirsiniz, lakin bir bitkinin gökten indiğine inanamazsınız, inanmazsınız da zaten. Bitki örtüsü, dünya gezegeninin güneşle birlikte yarattığı bir doğa güzelliğidir. Sanırım hiçbirimiz milyonlarca farklı bitki türünün tek tek dünyaya indirildiğine inanmıyoruz? Hepsi de tek bir formdan türemiş farklı güzellikler olarak bugün çevremizdedirler ve halen yeni formlarda türemeye devam ediyorlar. İşin biyolojik süreçlerini hepimiz biliyoruz az çok. Bir ağaç yaprağı ile bir kelebek kanadının şekli arasındaki benzerliğe dikkat çekeceğim.

 

Bir ağaç, yapraklarını –kendi enerji potansiyeli dâhilinde– maksimum güneş ışığı ve yağmur suyunu kendine alabilecek formda geliştirir. Soğuktan korunmak için sivrileşen çam yaprakları gibi bazen de kendini dış ortama karşı korumak için ideal formunu geliştirir. Tabii bunu bir anda yapamaz. Nesiller boyu aktarılan bilgiler sayesinde deneye-yanıla doğru şekli bulur. Ardından bir kelebek gelir, düşmanlarından korunmak amacıyla kanatlarını kamuflaj için en ideal forma sokmaya çalışır. O da bunu binlerce yılda yapar. Bu gelişimi gerçekleştirirken biraz da etraftan kopya çeker. O nasıl yapmış bakar, ona benzetir. Ama kimsenin, ne ağacın ne de kelebeğin “doğaüstü” güçleri yoktur. Sadece doğal güçleri vardır. Bilgiyi ancak yeni nesle aktarabilirler. “Ben bu zorluğu yaşadım, sen bunu bir daha ki sefere şöyle yap,” derler. Kendilerinde bir değişiklik yapamazlar. Gelişim bu şekilde zaman içinde işler. Bugünkü medeniyet dediğimiz kavrama da bu yolla zaman içerisinde, hem de çok büyük bir zaman içerisinde geldik; lakin bitmiyor, gelişim hâlen sürmeye devam etmekte!

Zaman ne için gerekli sorusuna cevap işte budur. Öğrenmek için. Öğrenmek de hata yapmakla mümkün olur. Bir hatayı yapan kişinin artık o hataya karşı algıları yüksek hale gelir, daha duyarlı olur. Hatta pratik zekası devreye girer ve hataya karşı daha önce akla gelmemiş önlemler alabilir. Bu da gelecek nesillere ilham verir. Hatayı çözümleme sürecimiz de zamanın bir çıktısı gibi düşünülebilir. Çünkü daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi, ardı sıra gerçekleşen olaylar dizisidir aslında zaman, yahut zamanın geçmesi… Hata ya da zorluğa karşı bakış açımız ya da doğanın bakış açısı, bir akarsuyun dere yatağında önüne gelen bir çukura dolmasına benzer. Yüksek debili su, bu kudretine rağmen, çukurun etrafından dolaşıp yoluna devam edeyim, diyemez. Doğal olarak ve kanunlara tabi olarak (yer çekimi kanunu ki doğanın bir elemanıdır) önce çukura akıp onu doldurur, ardından yoluna devam eder. Kelebek de güvenlik sorununu halletmeden yoluna devam edemezdi. Bunu tam bir bilinçlilikle değil, içgüdüsel bir süreçle gerçekleştirdi ve zaman içerisinde, nesilden nesile kanatlarını çevresindeki ağaç yapraklarına benzeterek yaptı. Eğer bunu ihtiyaç duyduğu anda, aniden yapabilseydi, o halde zaten tüm sorunları anında çözebilir ve ideal formuna ulaşabilirdi. Peki, bir kelebeğin ideal formu nedir? Kuşkusuz bizi aşan bir soru bu. Bizi kısıtlayan fizik kanunlarının amacı nedir, sorusuyla aynı.

Mesela, ışığın neden bir hız limiti var ve neden hiçbir madde o hızın üstüne çıkamıyor? Üstelik bu hız uzay–zaman dokusu için de bir sınır. Matematiksel denklemler gösteriyor ki ışık hızının üzerindeki hızlarda uzay–zaman bükülüyor ve zaman yavaşlayıp durma noktasına geliyor. O halde gelişim de yavaşlıyor. Yani her isteğimizin anında hokus pokus oluvermesi pek de iyi bir şey olmazdı, gelişimimizi durduran bir şey olurdu. O nedenle yavaşlatılmış bir oluş sürecinin içindeyiz diyebiliriz. Bu tıpkı güvenlik kamerası görüntülerini bir şeyi yakalamak, bir hatayı tespit etmek için yavaşlatılmış bir şekilde dikkatlice izlemeye benziyor. Yoksa tüm bir haftalık görüntüyü tek bir saniyede de oynatabiliriz hızlandırarak; ama düzeltilmesi gereken ya da anlaşılması gereken noktayı kaçırmış olmaz mıyız o zaman?

Tüm bu sorgulamalar ve çıkarımlar, bizi, varoluşun kusurlu bir süreç olup olmadığı problematiğine getirir. Yani düzelmesi, düzeltilmesi gereken bir süreci mi yaşıyoruz, yoksa her şey olduğu haliyle zaten mükemmel midir? Şahsi olarak bu en büyük ikilemlerimden biridir; ama şundan eminiz ki insanoğlu bir yerlere varmaya çalışıyor. Varlığını idame ettirmeye çalışan kelebek ve denize ulaşmaya çalışan yüksek debili su gibi… Önümüze çıkan düşmanlar, çukurlar sanki Süper Mario oyunundaki gibi, kahramanı eğiten ve içsel olarak bir nevi inisiye eden engeller gibi… Bu sayede Mario çukura düşse bile bir dahaki can hakkında deneyimli olduğu için çukurun üzerinden yanmadan atlayacak ve prensesi kurtaracaktır.

Bazen sadece saf gözlerle hayata basitçe baktığımızda bunu görürüz. Toprak bir yolun üzerinde park etmiş bir araba bile bizi büyüleyebilir. Aracın üzerinde durduğu toprağın altında yatan madenler zaman içerisinde öyle ya da böyle aracılarla bu kompleks makinaya dönüşmüştür. Issız bir gezegene elinizde hiç teçhizat olmadan gidip toprağı eşeleyerek yüksek teknolojili bir araba yapabilir misiniz? İnsanlık, bunu zaman içinde yaptı. Bu sayede bir engeli kısmen ortadan kaldırdı; yolda geçen zamanı… İronik olarak, diyebiliriz ki uzun bir zaman sayesinde artık bir noktada zamanı kısaltmış bulunuyoruz artık, evet. Daha az zamanda daha çok şey yapabilir hale geldik ve bu devam ediyor. Dini metinlerdeki zamanın kısalması kehaneti (bir yıl bir ay, bir ay bir hafta, bir hafta bir gün olacak…) belki de buna işaret ediyordur. Yani gelişimimiz için gereken zaman, biz geliştikçe ve zaman üzerinde hâkimiyet kurmaya başladıkça hızlanıyor. Bunun nihai sonucu ne olur konusu ise tekillik denilen olguyla açıklanabilir ki o ise bir sonraki sayıda, ayrı bir yazımızda sözcüklere dökülmeyi beklemeli…

Ve…kısacası, zaman aslında anlamak için var ve anlamanın en iyi yolu da farkında olmak ve anı yaşamak.