George Floyd Vakasının Önyargı ve Ayrımcılık Açısından İncelenmesi


Saliha Tekin ve Ayşenur Taş

Başkent Üniversitesi

Psikoloji Bölümü Öğrencileri

 

Son aylarda etkisi altında olduğumuz koronavirüs temelli küresel pandemiden dolayı çoğu ülkede insanlar fiziksel teması azaltmak adına neredeyse dışarı çıkamaz hâle geldi. Bu konuda hâlen birçok bilim insanı, bilgilendirmek amacıyla fikirlerini halka aktarmakta ve çalışmalarını sürdürmektedir. Sapiens, Homodeus gibi kitapların yazarı Profesör Yuval Noah Harrari ise 24 Nisan 2020’de Deutsche Welle’de Anna Carthaus ile yaptığı son röportajda bu konuya farklı bir açıdan yaklaşıyor: Harrari, insanlığın virüsün üstesinden gelecek kadar yeterli bilimsel bilgiye ve teknolojik araçlara sahip olduğunu, fakat aslında büyük sorunun içsel kinimiz, düşmanlığımız, nefretimiz, cehaletimiz ve bilgisizliğimiz olduğunu öne sürüyor. İnsanların bu krize, küresel bir dayanışma ile değil de etnik ve dini azınlıkları hor görüp diğer ülkeleri suçlayarak yaklaştığını söylüyor (Carthaus, 2020).

 

 

 

Kozmopolit bir devletin başında olmasına rağmen ırkçılığı ve yabancı düşmanlığıyla bilinen ABD Başkanı Donald Trump’ın, koronavirüse atıfta bulunarak “Çin Virüsü” terimini kullanmasını bu açıklamaya örnek göstermek pek de yanlış olmayacaktır. Ayrıca bu kullanım, insanları Asyalılara karşı ırkçılık ve nefret suçlarına teşvik etmektedir. ABD halkı başta olmak üzere, ırkçılık karşıtı olan tüm dünya halkları bütün bunlara tepki gösterse de bu durum görmezden gelindi. Fakat 25 Mayıs 2020 tarihinde yaşanan bir olay, fitilleri ateşlemeye ve insanları ayaklandırmaya yetti. Amerika’nın Minnesota eyaletinde George Floyd isimli Afrika Amerikalısı bir kişi, Beyaz Amerikalı bir polis memuru tarafından boynuna baskı yapılarak öldürüldü (Hill ve diğer., 2020).

Bu olay, dünyanın birçok yerinde ırkçılık karşıtı protestolara ve mitinglere yol açarken, bu tür ayrımcılık ve önyargı içeren olayların altında yatan psikolojik nedenleri yeniden düşünmeye ve araştırmaya yönlendirdi. Ancak, bu protestolar tarihsel olarak dünyanın gördüğü ilk ırksal önyargı ve şiddete karşı protestolar değil. ABD’de kölelik 19. yüzyılın sonlarında bitmesine rağmen Afrikalı Amerikalılar 20. yüzyılın ortalarına kadar çeşitli ayrımcılıklara uğramaya devam ettiler. Amerika’da tarih boyunca eşitlik sağlamak amaçlı ve zaferle sonuçlanan birçok girişim oldu ama yine de ırkçılık ortadan kaldırılamadı. Bu süreç boyunca, eşitlik yanlısı olan, ırksal eşitlik sağlamak ve Afrikalı Amerikalılara yapılan bu zulme karşı insanları bilinçlendirmek gibi hedefleri olup sivil hak mücadelesine katılanlar arasında Martin Luther King de vardı. 1955 yılında Montgomery, Alabama’da yasalar gereği Siyah Amerikalılar ile Beyazlar otobüslere ayrı kapılardan biniyor, sadece kendilerine ayrılmış ayrı yerlere oturabiliyorlardı. Bir gün Rosa Parks isimli siyahi bir kadın kendi bölmesinde otururken otobüse binen bir Beyaz Amerikalı, Beyazlara ayrılan boş bir yer bulamayınca siyahilere ait olan bölmelerde oturanlara kalkmalarını ve kendisine yer vermelerini söyledi. Şoförün de ikazı üzerine yerinde oturan diğer dört siyahi itaat edip kalkarken Rosa Parks yerinden kalkmadı. Bu olay sonucunda Rosa Parks, Montgomery ırk ayrımı yasalarını ihlal etmekle, sivil itaatsizlikle suçlandı ve tutuklandı. Bunun üzerine Martin Luther King, Montgomery Otobüs Boykotu’nu düzenledi ve hatta olaylar alevlenince evi bombalandı. King, Yüksek Mahkeme 1956’nın Aralık ayında eyaletler arası yolculuklarda ırkçılığı yasaklayana (Sivil Haklar Yasası) dek tutuklu kaldı.

Bu yasayla ABD’de ayrımcılığın dağıtıldığı düşünülmüştü ancak olumsuz duygular çok köklü, güçlü duygular olduğundan ve yargıların bir günde silinmesi mümkün olmadığından, Beyaz Amerikalılar henüz Siyahların da “güzel” veya “insan” olduğuna ikna edilememişlerdi. Çünkü bu yasa, Martin Luther King’in başını çektiği, Rosa Parks’ın sembolü olduğu Montgomery Otobüs Boykotu’ndan sonra otobüse binmeyen siyahilerden dolayı oluşan maddi açıktan da etkilenerek ırkçılık karşıtlığının yanında ticari kaygılar da taşıyordu. Artık siyahi yolcuların da otobüste istediği yerde oturabileceği kararının verilmesi üzerine King bir konuşma yaptı. Martin Luther King, ölümüne kadar siyahilerin birlikte olması gerektiğini savundu ve barışçıl reformlarıyla liderlik konferansında önemli yeri oldu. King, Gandhi’nin pasifizmini, yani “pasif direniş” olarak adlandırılan, şiddete dayanmayan sivil itaatsizlik felsefesini takip ediyordu ve bunu da gösterilerinde uygulamaktan çekinmiyordu. Buna rağmen, Sivil Haklar Yasası’ndan sonra bile birçok yerde Beyaz Amerikalı polislerin uyuşturucu ticareti ve küçük sahtekarlıklar şüphesiyle Siyahların yaşadığı gettolara silah doğrulttuğu ve hatta ateş açtığı bilinen bir gerçektir. Tarih, George Floyd gibi birçok siyahi insanın önyargı ve ayrımcılığa maruz kalmasına tanıklık etmiştir.

Gestalt Psikolojisi’ne göre bir bütün, onu oluşturan parçaların toplamından daha farklı bir şeydir. Dolayısıyla, insanı anlamak için aslında en başta içinde bulunduğu grubun psikolojisini anlamalıyız. Anlamaya çalışırken de olumsuz tutumlar, yani önyargılar ve bunları davranışa dönüştürdüğümüz zamanki ayrımcılıklar işin içine karışabilir. İnsanın yarı rasyonel bir varlık olmasından kaynaklı olarak önyargılarımız ‘doğal olarak’ vardır. Kritik olan ise önyargılarımızın farkında olmaktır, farkında olursak kontrol edebiliriz. Gordon Allport’a göre önyargılar, kişilere bireysel olarak ya da belirli bir grubun üyeleri olmaları nedeniyle yöneltilen, esnek olmayan ve hatalı temeller üzerine oluşturulan, bazen açıkça ifade edilen bazen de örtük olan olumsuz tutumlardır (Allport, 1954). Genelde kimse ırkçı, cinsiyetçi gibi ithamlara maruz kalmak istemediğinden, önyargımız olan konuları toplum içinde tartışmak çok zordur. Bu nedenle önyargılarımızı gizleriz veya fark edemeyiz. Aslında önyargımız olmadığını düşünürken, hiç farkında olmadığımız büyük önyargılarımız olabilir. Dolayısıyla söz konusu olan önyargı ve ayrımcılık olduğunda, tutumları açık bir biçimde ölçmeye çalıştığımızda geçerli ve doğru verilere ulaşamayabiliriz.

Greenwald, Poehlman, Uhlmann ve Banaji (2009) tarafından yapılan bir meta-analiz çalışmasında, açık ölçümlerin dış gruba yönelik davranışlar üzerinde örtük ölçümlere kıyasla daha az yordayıcı olduğu görülmüştür. Genelde söz konusu önyargılar, kalıpyargılar ve gruplar arası tutumlar olduğunda bu tutumları davranışsal dışavuruma dönüştürürken yordama gücünden yararlanmak için Greenwald, McGhee ve Schwartz (1998) tarafından geliştirilen, iki kavramın birbiriyle ne kadar ilişkilendirildiğini tepki süresine bakarak ölçen Örtük Çağrışım Testi (Implicit Association Test – IAT) gibi örtük ölçümler kullanılır. Günümüzde, farklı konularda internet üzerinden çevrimiçi olarak yapılabilen ve sonunda bireysel sonucu ve genel dağılımları gösteren bu testler kapsamında, ırk konu başlığında testi yapan kişilerin büyük bir çoğunluğunun Siyahları, Beyazlara göre daha olumsuz sıfatlarla eşleştirdiğini görüyoruz. Örtük tutumları ölçmek için yapılan başka bir çalışmada, video oyunlarında etnik kökenlerin ateş etme kararları üzerindeki etkisi araştırılmış. Ellerinde objeler tutan Siyahi ve Beyaz oyuncular oluşturulmuş ve katılımcılara sadece ‘elinde silah olan’ oyunculara ateş edilmesi söylenmiş. Çalışmanın sonunda oyuncu Beyaz Amerikalı ve silahlıysa katılımcıların onu polis olarak görüp vurmama yönünde bir eğilimi; oyuncu Siyah Amerikalıysa katılımcıların silahlıyken onu gangster olarak görüp ateş etme, hatta elinde herhangi bir obje olduğunda silahsız olmasına rağmen ona ateş etme eğilimleri olduğu görülmüş (Correll, Park, Judd ve Wittenbrink, 2002).

Gordon Allport, önyargılar hakkında literatüre oldukça önemli bilgiler kazandırmanın yanında, önyargılara tarihsel, sosyokültürel, ekonomik, durumsal yaklaşımlar gibi dış faktörlerden ve psikodinamik yaklaşım gibi insanın doğasından yola çıkarak bazı bakış açıları getirmeye çalışmıştır. Önyargıların duygusal boyutuna da değinen Allport; gruplar arasındaki farklılıkların her ne kadar fazla olmasa da düşmanlık, öfke gibi bazı olumsuz duygulara neden olduğunu ve bunun da önyargılara yol açtığını söylemiştir (Allport, 1954). Sadece gruplar arasındaki farklılıkların değil, aynı zamanda gruplar arası çatışmaların ve rekabetin önyargılara yol açabileceği hakkında Sherif (1966), sosyal psikolojiye önemli ve büyük etkileri olan “Hırsızlar Mağarası” isimli bir deney düzeneği oluşturmuş ve bazı konulara açıklık getirmiştir. Sosyoekonomik açıdan birbirine benzer on bir yaşlarında yirmi iki beyaz çocuktan oluşan bu deney, üç aşamadan meydana gelmektedir. İlk aşamada, çocukların grup içi bağlılıklarını arttırıcı nitelikte onlara basit görevler verilmiş ve çocukların sonradan tanıştığı diğer grup hakkında bazı bilgiler aktarılmıştır. İkinci aşamada, iki grubun arasında rekabet duygusu oluşturmak amacıyla çeşitli yarışmalar düzenlenmiş, sadece bir grup kazanabilmiş ve gruplar arasında çatışmaların meydana geldiği gözlenmiştir. Bu yarışmadan sonra yapılan ölçümlerde; deney grubundaki çocuklar kendi grubundaki kişilere dair olumlu tutumlara sahipken, diğer grup hakkında olumsuz tutumlara sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Deneyin üçüncü aşamasında ise, iki grubun birbirine temas etmesi ve grupların iş birliğine girmesi sağlanmış ve daha sonra yapılan ölçümlerde gruplar arası olumsuz tutumların olumluya dönüştüğü gözlemlenmiştir. George Floyd vakasında ve diğer birçok ayrımcı davranışta olduğu gibi, ten rengi ve dış görünüş etkenlerinden dolayı farklı gruplaşmalar meydana gelmiş (Hırsızlar Mağarası’nda ten rengine veya dış görünüş etkenleriyle değil, ancak grup kimlikleri ve kategorizasyonlar söz konusudur, yukarıda değinildiği gibi) ve o gruptaki kişiler, birbirlerinden çok farklılaştıklarını düşünmüşlerdir. Bu da grupların birbirlerine önyargılı tutumlar, hatta düşmanca tavırlar sergilemelerine vesile olmuştur. Eski toplumlardan beri dışlanan, önyargılara hedef olmuş azınlık gruplar var olmuş ve muhtemelen var olmaya da devam edecektir. İnsan gelişimi açısından bakıldığında, Allport (1954) bu gruptaki bireylerin, hayatın erken döneminden beri ebeveynlerine/gruplarına yönelik tutumları ve gruplarından özellikler taşıdıkları düşüncesi sebebiyle ayrımcılığa ve mağduriyete uğradıklarını belirtmiştir.

Bilgi işleme süreçlerimiz otomatik ve kontrollü bilgi işleme süreçleri olarak ikiye ayrılır. Günlük hayatta, dış görünüşünden, cinsiyetinden, konuşmasından, ten renginden, fiziksel özelliklerinden, inancından, siyasi görüşünden dolayı kişileri çoğunlukla bilinçsiz olarak kategorilere ayırabiliyoruz. Söz konusu başkaları olduğunda, sezgilerimize dayanarak çabuk kararlar verip temel atıf hatasında bulunabiliyor veya onlar hakkında sıklıkla otomatik bir şekilde ortaya çıkan klişeler kullanabiliyoruz. Yani, sosyal çevremizden çeşitli uyaranları alıyoruz fakat kalıpyargılarımız yeni bilgilere karşı dirençli oldukları için, benzerlik ve farklılıklarını algılayıp bunları kategorileştiriyor, değişmesi zor olan bilişsel kalıpyargılar oluşturuyor ve yeri geldiğinde de kullanıyoruz. Spears ve Haslam (1997) bu sınıflandırmanın dünyayı algılamamızı kolaylaştıran ve yalınlaştıran bir işlevi olduğunu belirtmiştir. Bilgin (2007) ise daha net ve açıklanabilir bir dünya için kategorilerin oldukça işlevsel olduğunu, aynı gruptaki kişilerin benzerliklere odaklanıp farklılıkları göz ardı ettiğini ve insanların çoğunun bireylere, bulundukları grubun özelliklerini otomatik bir şekilde atfettiğini söylemiştir. Bazen bu tür genellemeleri yapmak ve bazı gruplar hakkında önyargılara sahip olmak için birebir deneyime gerek bile olmayabilir. Örneğin arkadaşınız, güvendiğiniz veya otoriteye sahip birisi veya büyük bir topluluk, belli bir özelliğe sahip bir grup hakkında olumlu ya da olumsuz atıflarda bulunuyorsa, siz de o grup hakkında benzer tutumlara sahip olmaya başlayabilirsiniz. Aslında bu tür genellemeler yapmak, beynimizdeki kısa yolları kullanmak, bir yandan bizi ayrımcılık yapmak gibi olumsuz davranışlara iterken, bir yandan da kısa sürede karar almamızı, duygularımızı kontrol etmemizi ve yeni bir durumla karşılaştığımızda nasıl davranacağımız hakkında bir fikrimizin olmasını sağlayan işlevsel bir edimdir.

Birçok toplumda, özellikle kozmopolit toplumlarda azınlık ve çoğunluk gruplar bulunur ve azınlık gruplar toplum içinde daha belirgindir, genelde onların davranışlarını daha çok hatırlarız. Azınlık ve çoğunluk gruplar/milletler her ne kadar uyum içinde yaşamaya çalışsalar da bazen ayrışmalar meydana gelebilir. Her ne kadar önyargılarımızın farkında olmasak da bazı durumlarda önyargılarımızın davranışlarımızı etkilediğini görebiliriz. Bu noktada önyargılarımızı oluşturan duygusal, bilişsel ve davranışsal etkenlerinden bahsedebiliriz. Önyargının en büyük etkenlerinden biri, duygusal etkendir. Bu noktada önyargılarımız duygularımızla bağdaşır; önyargımızı oluşturan duygularımız ne kadar şiddetliyse, ayrımcı davranışımız da o denli şiddetli olur. Yani önyargı tehlikeli bir tutumdur ve aslında gideceği yer sınırsızdır (soykırım, katliam vb.). George Floyd, Amerika’da azınlık grupta bulunan, henüz şüpheli durumundayken bile etnik kimliği sebebiyle büyük bir ayrımcılığa maruz kaldığına şahit olduğumuz bir Afrikalı Amerikalı birey. Sosyal psikolojide “ırk” kavramı, gelişen genetik biliminin de katkısıyla bilimselliğini yitirse de etnik kimliğimiz önyargı hedefi olabilir. George Floyd’u öldüren Beyaz Amerikalı polisin, cinayet işleme davranışının altında, sahip olduğu önyargının içerdiği düşmanca olumsuz duygular olduğunu söyleyebiliriz. Buradaki temel nedenin aslında Beyaz Amerikalı polisin, geçmişten de gelen Siyahiler hakkında “Siyahi ise zararlıdır” düşüncesine dayanan güçlü kalıpyargıların oluşturduğu ve iki değişkenin aralarında nedensel bir bağ bulunmadığı zamanlarda kurulan “aldatıcı korelasyon” olduğunu söyleyebiliriz. Buna ek olarak insanlar, dünyanın adil olduğu ve iyi insanların başına iyi, kötü insanların başına kötü şeyler geleceği inancı olan adil dünya inancına yenik düşmeye meyillidirler. Fakat gruplar kendi içlerinde farklı dinamikler barındırabilir. Beyaz polisin de Siyahi bir adamı kötü davranış ve olaylarla bağdaştırıp ona yönelik bir ayrımcılıkta bulunduğunu söyleyebiliriz. Bunu, yayınlanan kamera görüntülerinde George Floyd’un zorluk çıkarmamasına ve hatta bazı yerlerde hareket etmemesine rağmen polisler tarafından tacize uğramasından anlayabiliriz (Hill ve diğer., 2020).

Önyargının diğer bir etkeni de bilişsel etkendir. Tutumlarımızı bilişsel süreçlerden geçerek geliştiririz. Kalıpyargılar/klişeler de oluşturduğumuzdan, George Floyd’un ölümüne neden olan polis memurunun zihninde Siyahi adam ve suç işleme eşleşmesinin otomatik bir şekilde gerçekleştiğinden (aldatıcı korelasyon) bahsetmiştik. Bu bahsettiğimiz bilişsel sürecin ayrımcılık davranışına yol açtığını söylemek mümkün. İşte tam da burada sosyal çevremizden almış olduğumuz uyaranları kategoriler hâline getirdikten sonra kişiler ve toplumlar, bana benzeyenler, yani “biz” ve benden farklı olanlar, yani “onlar” olarak gruplaşıp kesin sınırlarla ayrıldıklarını düşünüp benzer özellikleri göz ardı edilebiliyoruz. Bu hem evrensel hem de oldukça tipik bir süreç. Fakat bu gruplaşmaların da olumsuz bazı yönleri mevcut. Nasıl oluyor da önyargılar bu kadar evrensel olabiliyor, kendi grubumuz dışındakileri ayrıştırıyor ve kendi grubumuzu kayırmaya çalışıyoruz?

Bu noktada, önyargının bir diğer etkeni olan davranış etkeninden, yani duygusal ve bilişsel etkenlerin sayesinde, insanların tutumlarının davranışsal dışavurumlarından bahsedebiliriz. Burada tutumumuz olumsuz olursa, davranışa döküldüğünde adı ayrımcılık olacaktır (örn., bir insana/insanlara ait olduğu grup nedeniyle olumsuz davranışta bulunmak). Irk/etnik kimlikten etkilenerek sahip olunan olumsuz tutum davranışa döküldüğünde ise adı özelleşip “ırkçılık” olacaktır. Geçmişten günümüze kadar önyargıların davranış olarak sosyal hayata yansımasının birçok örneğini gördük. Bunlardan belki en çok bilineni, Nazi Almanyası döneminde Adolf Hitler önderliğinde yaklaşık 6 milyon Yahudi’nin sistemli bir şekilde öldürüldüğü Yahudi Soykırımı ve Benito Mussolini’nin uygulamış olduğu faşist yönetimdi. Bu örnekler otoritenin getirmiş olduğu güç ile birlikte ayrımcılığın ve grup içi-grup dışı süreçlerin en belirgin ve şiddetli şekilde yansımalarıydı. İç grup kayırmacılığı, kişilerin kendi gruplarını diğer gruplarla kıyaslaması ve bu kıyaslamayı yaparken öz saygılarını, sosyal kimliklerini iyi bir konumda tutmak için kendi gruplarını daha üstün, diğer grupları daha küçük görme eğilimidir (Doosje ve Ellemers, 1997). Burada gruplar arasında oluşan saldırganlığın grubun imajını koruma işlevinden de bahsedebiliriz. Kendi grubunu oldukça değerli görme, gruba tehdit oluşturacak herhangi bir uyarana karşı oldukça hassas olma gibi özellikler taşıyan kolektif narsisizm diğer gruplardan algıladıkları tehdit, eleştiri, onaylanmama gibi iç grubun pozitif imajına zarar verebilecek durumlara saldırgan tepki verilmesine yol açabilir (De Zavala, Cichocka, Eidelson ve Jayawickreme, 2009).

Kendi grubunu kayırmak her ne kadar özsaygı açısından bireye fayda sağlasa da diğer gruplar hakkında oldukça katı önyargılar oluşmasına ve nihayetinde gruplar arası çatışmalara neden olur (Michener, DeLamater ve Schwartz, 1986). Birçok kişi soykırım yapılmasını ya da kendi milletinden/grubundan olmayanlara karşı acımasız tavırları psikolojik rahatsızlıklara bağlayarak açıklamaya çalışsa da ayrımcılığın özelleşmiş ismi olan ırkçılığın hastalık olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü hastalık, kişilerin elinde olmayan sebeplerle oluşan ve tedavi gerektiren bir durumken; ırkçılık, sonradan öğrenilen ve doğru yönlendirmelerle kontrol edilebilen bir davranıştır. II. Dünya Savaşı’nda Fransa ve Almanya’da esir kamplarında esir düşmüş olan Polonyalı ve Yahudi bilim insanı Henri Tajfel, olaylara sosyal psikoloji alanına büyük etkileri olan oldukça farklı bir açıklama getirdi: Tajfel, bu olayların nedeninin psikolojik sorunlar değil, her bireyde var olan, grup içindekileri kayırma ve grup dışındakilere ayrımcılık uygulama psikolojik sürecinin şiddetli bir dışa vurumu olabileceğini ileri sürdü. Bir bilim insanı olarak bunu bazı yöntemlerle test etmesi gerekiyordu. Bunun için Tajfel ve arkadaşları (1971) bir deney düzeneği hazırladı ve liseli öğrencilerden oluşan katılımcıları ilk aşamada bir karar verme sürecinden geçirip daha sonra rastgele bir şekilde iki gruba atadı ve grup süreçlerini incelemeye başladı. Ortaya çıkan sonuç kişilerin kendi çıkarları olmadığı ve içinde bulunduğu grup ile daha sonra bir bağlantısı olmayacağı durumda bile gruplarını kayırma davranışı sergiledikleri oldu. Henri Tajfel ve John Turner 1970 yılında Sosyal Kimlik Kuramı’nı geliştirerek gruplar arası süreçler, birliktelik, grup üyeliği, sosyal kimlik, sosyal karşılaştırma gibi kavramları açıklamışlardır (Demirtaş, 2003). Peki toplumların içinde bulunan azınlık ve çoğunluk grupların birbirleri ile olan dinamikleri nasıl işlemekte? Gruplarda bulunan kişiler kendilerine benzeyen ve kendilerinden farklı olan kişileri nasıl görüyorlar ve birbirleri hakkında ne düşünmeye meyilliler? Bireylerin kendi gruplarındaki kişileri daha güçlü görme, grup içinde var olan güce itaat etme, kendi değerlerini kesin bir şekilde doğru görme ve herkes için bu değerlerin doğruluğuna inanma, grup başarılarını oldukça önemseme ve bundan kişisel pay çıkarma, grup üyelerine karşı olumlu düşünceler besleme ve yapıcı ilişkiler kurmaya meyilli olma gibi yaklaşımlardan söz ederken; bireylerin kendi grupları dışındakilere karşı güvensizlik, olumsuz duygu ve düşünce beslemek, suçlayıcı tavır, onları güçsüz ve yetersiz görme, onların otoritesine boyun eğmeme gibi yaklaşımlardan söz ediliyor (Michener ve ark., 1986). Bu bilimsel bilgiler, bizlere, George Floyd’a ve/veya herhangi bir gruba/kişiye gösterilen ayrımcılığın altında yatan bilişsel süreçleri açık bir şekilde gösteriyor.

Bu yazıyı yazarken önyargılar, ayrımcılıklar ve grup süreçleri hakkında araştırma fırsatı bulduk. Araştırmalarımız, insanların ayrımcılığa uğraması, grupların birleşip bireylere sahip oldukları özelliklerden dolayı tehdit uyandırması, aslında birçok azınlık grubun yaşamlarının tehlikede oluşu ve bunların insanlık açısından uzun yıllar geçse de hep var olmuş ve olacak konular olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

“Günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike; insanın, ruhundan kopmuş olmasında.” Carl Gustav Jung

 

Kaynaklar

 

 

 

Allport.G. (1954). The nature of prejudice. Addison-Wesley.

Bilgin, N. (2007). Kimlik inşası. Aşina Kitaplar.

Carthaus, A. (2020, 22 Nisan). Yuval Noah Harrari on COVID-19: ‘The biggest danger is not the virus itself’. Deutch Welles. https://www.dw.com/en/virus-itself-is-not-the-biggest-danger-says-yuval-noah-harari/a-53195552

Correll, J., Park, B., Judd, C. M. ve Wittenbrink, B. (2002). The police officer’s dilemma: Using ethnicity to disambiguate potentially threatening individuals. Journal of Personality and Social Psychology, 83(6), 1314–1329.

Demirtaş, H. A. (2003). Sosyal Kimlik Kuramı: Temel kavram ve varsayımlar. İletişim Araştırmaları, 1(1), 123-144.

De Zavala, A. G., Cichocka, A., Eidelson, R. ve Jayawickreme, N. (2009). Collective narcissism and its social consequences. Journal of Personality and Social Psychology, 97(6), 1074–1096.

Doosje, B. ve Ellemers, N. (1997). Stereotyping under threat: The role of group identification. R. Spears, P. Oakes, N. Ellemers, & S. A. Haslam (Ed.), The social psychology of stereotyping and group life (s. 257-272). Blackwell.

Greenwald, A. G., McGhee, D. E. ve Schwartz, J. L. K. (1998). Measuring individual differences in implicit cognition: The implicit association test. Journal of Personality and Social Psychology, 74(6), 1464–1480.

Greenwald, A. G., Poehlman, T. A., Uhlmann, E. L. ve Banaji, M. R. (2009). Understanding and using the Implicit Association Test: III. Meta-analysis of predictive validity. Journal of Personality and Social Psychology, 97(1), 17–41.

Hill, E., Tiefenthaler, A., Triebert, C., Jordan, D., Willis, H. ve Stein, R. (2020, 31 Mayıs). How George Floyd was killed in police custody. The New York Times. https://nyti.ms/32NPfIT

Michener, H. A., DeLamater, J. D. ve Schwartz, S. H. (1986). Social psychology. Harcourt Brace Jovanovich.

Sherif, M. (1966). In common predicament: Social psychology of intergroup conflict and cooperation. Houghton-Mifflin.

Spears, R. ve Haslam, S. A. (1997). Stereotyping and the burden of cognitive load. R. Spears and P. J. Oakes (Ed.), The social psychology of stereotyping and group life (s. 171-207). Basil Blackwell.

Tajfel, H., Billig, M. G., Bundy, R. P. ve Flament, C. (1971). Social categorization and intergroup behaviour. European Journal of Social Psychology, 1(2), 149-178.