Göçmenlerin Kullanılan Çaresizliği ve Irkçılık
Caner Özdemir
Varoluşçu İnsancıl Psikoterapist
yazar, müzisyen ve tangocu
Birleşik Haziran Hareketi üyesi
Giriş
Kendini koruma içgüdüsü insanın doyurmaya öncelik verdiği içgüdüsüdür. İnsanlar cinsel içgüdülerini bastırabilir, düşleyebilir ve doyurmak için erteleyebilir. Ancak kendini koruma içgüdüsü daima acildir. Eğer doyurulmazsa ölüm meydana gelir (Fromm, 2005).
Bugün dünyamızda, yaşamak varoluşsal bir sorun haline gelmiştir. Sanayileşmiş devletlerin fakir ülkeler üzerinde yarattığı tahribat, halkları coğrafi değişimlere sürüklemektedir. İnsanlar kendilerini tecavüzden, ölümden kurtarmak ve daha iyi bir yaşam arzusu için göç etse de varoluşsal kaygılar başka biçimde devam etmektedir. Patronlar göçmen emekçileri ucuz iş gücü olarak kullanarak sermaye birikimlerini güçlendirirken bunun sonuçlarını düşünmemekte ve ortaya çıkan toplumsal sorunlar hafızalara yeni acılar katmaktadır.
Göçmen emekçileri var eden koşullar aynı zamanda milliyetçiliği de güçlendiren koşullardır. Ülkemizde Suriyeli göçmenlerden gördüğümüz gibi ekonomik ve toplumsal yarılmayla ortaya çıkan bir ırkçılık söz konusudur. Ve Türkiye dahil bir çok ülkede, bu yüzden işçi sınıfı bölünmektedir.
Artık standart, sabit, görünür ırkçılıktan çok; standart olmayan, sabitleşmeyen, hızlı ve akışkan bir olgu ile karşı karşıya olduğumuz gerçek (Işık & Pakal, 2012, s.27). Türkiye’de Suriyeliler, Avrupa’ da Afrikalılar ve Araplar ucuz iş gücü olarak kullanılan ve ırkçılığa maruz kalan bazı halklar.
Bu yazıda göçmen emekçileri ve ırkçılığı ortaya çıkaran siyasal ve ekonomik koşulları, göçmenlerin çalışma ve yaşam koşullarını ve geçmişten bize neleri hatırlattıklarını okuyacaksınız.
Küreselleşme ve Göçmenlerle Ortaya Çıkan Irkçılık
Uluslararası Göç Örgütü’ne göre, 740 milyon civarında iç göçmen ve yaklaşık 215 milyon uluslararası göçmen vardır. Eğer mevcut göç hızı devam ederse, uluslararası göçmenlerin sayısı 2050’ye kadar 405 milyona ulaşabilir. Ve göçmen emekçilere dayanan sermaye birikiminin hızlıca gelişmesi, bu tahminin gerçekleşme ihtimalini güçlendiriyor.
Dünya Bankası’nın verilerine göre 1960–1990 yılları arasında, dünyadaki göçmen nüfusun büyüme oranı iki kattan fazla artarken, 1970–1990 yılları arasında yabancı işçi çalıştıran ülkelerin sayısı 42’den 90’a çıkmıştır. Ve bütün bunların arkasında, kapitalizmin ulusal sınırları aşan büyümesi olan ‘küreselleşme’yi görmek mümkün.
1960’lı yıllarda dünya çapında yaşanan hızlı gelişmeler, bloklaşma olgusu, ekonomik ve politik güçlerin yeniden konumlanışı ve özellikle de, 1970’li yıllarda yaşanan petrol krizinin etkisi ile birlikte, küresel etmenler dünya ekonomisinde, siyasetinde ve kültüründe odak noktaları haline geldi ve tüm dikkatleri üzerine çekti. Ve kapitalizmin göç, uyuşturucu, salgın hastalıklar gibi birçok olumsuz yanı da küreselleşti. (Tongyu-Weimin 2012). Küresel ekonomiyle ulus devletler yok olma tehlikesine girerken, ‘Küresel Köy’, ‘Küresel Kültür’, ‘Dünya Kültürü’ gibi kavramlar da ulusal kimliğe yönelik bir tehdit olarak algılandı ve milliyetçilik yükseldi.
Yine küreselleşme ile zengin uluslar sanayileşmemiş uluslardaki yoksulluğu daha da derinleştirdi. Stephen Castles ve Godula Kosak[1] tarafından ortaya konulan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki göçlerin, dünyadaki iktisadi koşullarıyla ve dünya emek piyasasının oluşumuyla ilişkili olan “Göçmen emek modeli” ise kapitalizmin ihtiyaç duyduğu ucuz emek gücü nedeniyle sanayileşmemiş ülkelerden sanayileşmiş ülkelere doğru olan göçmen işçi hareketliliğiyle ilişki kurar (Keneş, 2012, s.15). Çünkü maksimum kâr için minimum üretim maliyeti gerekiyordu.
Bu yüzden 70’lerdeki ekonomik kriz bir kırılma noktasıdır. Göç hareketlerini durdurmak amacıyla yükselen ve aynı zamanda “yabancı düşmanlığını yayma”nın da bir aracı haline gelen ırkçılık (Taş, 1999, s.39), göçmen emekçilerin birçok ülkede işsizlik kaynağı ve ulusal kimlik için tehdit olarak görülmesine sebep oldu. Ve ortaya düşman imgesi çıktı.
Düşman imgesi, kişiyi aktif ve şiddet yüklü bir davranış biçimine yönlendirdiğinden, çoğunlukla ekonomik, toplumsal veya siyasal güvensizlikle çakışır. Toplumsal çerçevenin dağılması, uyum yönelimli olanlar için kendi dünyalarının çökmesi anlamına gelir (Gruen, 2007, s.35). Bu yüzden de dünyanın dört bir yanında göçmen emekçiler, yerli halk tarafından şiddete uğramaktadır.
Bu acı tablo sermayenin de işine geldi. Çünkü “Alex Callinicos’un da söylediği gibi ırkçılık, işçi sınıfının bölünmesi için son derece elverişli bir ideolojidir. Egemen ulusa mensup işçinin kendisini patronuyla aynı aidiyette görmesini sağlar. Bu da sınıf bilincinin gelişmesini engeller ve sınıf dayanışmasını sekteye uğratır.” (Özbek, 2012, s.119) Böylelikle de köle emeği sürdürülebilir.
Göçmenlerin Çalışma ve Yaşam Koşulları ile Uğradıkları Irkçı Saldırılar
İtalya
Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) hazırladığı bir raporda, Güney İtalya’da Naples’in güneyinde, evi olmayan 1200 tarım çalışanı, sözleşmesiz, cüzi parayla ve kötü koşullarda, başlarında özel güvenlik milisleriyle seralarda günde 12 saat çalıştırılmaktadır.
İtalya’da yerli halk üzerinde yapılan araştırmalarda, 2013 yılı itibariyle işsizlik son 25 yılın en yüksek seviyesine ulaşmış ve resmi olarak her 100 İtalyan’ dan 13’ü işsiz iken, bu rakam gençler arasında yüzde 39’a ulaşmıştı. Bu nedenle, sokaklardan, statlara Afrika kökenlilere karşı faşist saldırılar yaşandı. Bunlardan biri de Demokratik Kongo Cumhuriyeti kökenli Enformasyon Bakanı Cecile Kyenge’ydi (sol.org, 2013).
Ocak 2015 itibariyle de İtalya’da işsizlik yüzde 13.4 ile rekor seviyeye ulaştı ve ırkçı saldırılar Milan’ın 10 yaş altı futbol takımına kadar indi. Nisan 2015’te Fransız PSG ile oynanan evrensel kupa maçında, Milanlı taraftarlar kendi takımlarının siyahi oyuncularına ırkçı hakaretler etti. Ve bunu yapanlar da takım arkadaşlarının ebeveynleriydi (BBC Türkçe,2015). Oysa çocuklar hem 10 yaşındaydı hem de PSG’yi 4–0 yenip İtalya için sportif bir başarı sağlamışlardı. Ancak uzun yıllardır İtalyan hükümetleri, göçmen emekçilerin insanca yaşayacağı, ırkçılığı sonlandıracak politikalar üretmedi. Aksine Berlusconi kaçak göçmenlere 5–10 bin Euro para ve 6 aya kadar hapis cezası getirdi.
Yunanistan
Yunanistan’da ırkçılık 2011’den bu yana sürmekte. Özellikle Altın Şafak üyeleri, göçmen emekçilerin yerli halkı işsiz bıraktığını ve yabancı girişimcilerin kendilerini sömürdüğünü iddia ediyor. 2013 yılında, 6 aydır maaş alamayan Bangladeşli tarım işçileri, nisan ayında maaşlarını talep ettiler ve çiftlik patronunun emriyle üzerlerine ateş açıldı ve 30 işçi yaralandı (sol.org, 2014). İşsizlik nisan ayı itibariyle yüzde 25.6 olup her ne kadar 0.2 puan azalmış olsa da hâlâ euro bölgesindeki işsizlik oranının 2.5 katı seviyesinde. Bu durum Yunanistan’ın göçmen emekçilere ve yabancılara yönelik ırkçı saldırılara, hâlâ açık bir ülke olduğunu gösteriyor.
İsviçre
İsviçre’de göçmen emekçiler tarımda, ev hizmetlerinde ve birçok alanda 10–20 frank arası bir ücretle bedava iş gücü olarak kullanılıyor. İsviçre İstatistik kurumunun 2012’deki araştırmasında nüfus 8 milyon 14 bin. Bunun 1 milyon 853 bin 400’ü göçmen ve ekonomik kalkınmadaki payı yüzde 27. Ancak oturum hakkı elde edene kadar, yıllarca geçmişte sığınak olarak kullanılan yer altı kamplarında ve 8 ila 24 kişilik odalarda kalmak zorunda kalıyorlar. Ve 2013’ te çıkan yasayla da mültecilerin yaşam alanları, kent merkezlerinin dışına çıkarıldı (Yılmaz, 2013).
Alman kantonlarında yapılan bir araştırmada, halkın yüzde 75’i mültecilerin yerleşim alanlarından uzak tutulmasını ve dil öğrenene kadar şehirlere yaklaştırılmamasını istiyor. Bu cevabı verenlerin gerekçelerinden öne çıkanların bazıları ise şöyle: “Mülteciler rahatsız ediyor”, “Mültecilerden korkuyoruz” ve “Ne konuştuklarını anlamıyoruz”. Araştırmaya göre İsviçreliler, özellikle mültecilerin toplu halde gezmesine karşı da önlem alınmasını istiyor. Alman kantonundaki bu tutum, ciddi bir toplumsal güvensizlik olduğunu gösteriyor ki bu algıyı yaratan da faşist İsviçre Halk Partisi’ nin propagandaları (Özşerik, 2014).
Katar
2022 yılında Dünya Kupasına ev sahipliği yapacak olan Katar’daki inşaatlarda çalıştırılan göçmen işçilerin durumu da, burjuvazinin emekçileri nasıl adım adım köleliğe ittiğini gösteriyor. Katar, nüfusuna oranla dünyada en fazla göçmen işçinin bulunduğu ülke durumunda. Yaklaşık 2 milyonluk Katar nüfusunun neredeyse yüzde 90’ını göçmen işçiler oluşturuyor. Göçmen nüfusun yüzde 40’ı ise Nepalli göçmenler. İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesinin haberine göre, göçmen işçiler 50 derece sıcağın altında, günde 17 saate varan sürelerle çalıştırılıyor, susuz bırakılıyor, pasaportlarına el konuluyor, kaçmamaları için aylarca ücretleri ödenmiyor. Pasaportlarına el konulan işçiler; parasal ceza, polise teslim etme, başka işe girmeye engel olma gibi tehditlerle zorla çalıştırılıyorlar. Uygulanan kefillik sistemiyle sömürü katmerleşiyor. Kefillik uygulamasına göre, işçi, çalıştığı işverenin izni olmadan iş değiştiremiyor; ülkeyi terk etmeden önce kendisine kefil olan işverenden çıkış belgesi alıyor. Haliyle bir işçi bu şartlarda patronun her dediğini yapmak zorunda kalıyor. Aksi halde ülkeyi terk edemiyor ve başka işte de çalışamadığından açlıkla baş başa kalıyor. Bu kölece çalışma koşullarından dolayı, bu yılın Haziran–Ağustos döneminde 44 Nepalli işçi kalp krizi ve iş kazaları nedeniyle yaşamını yitirdi. Son beş yıl içinde 82 Hintli işçi yaşamını yitirirken, 460 işçi de kölelik koşullarından kaçarak Hindistan büyükelçiliğine sığındı. Yine susuz bir şekilde çöl sıcağında çalıştırılan 30 Nepalli işçinin Daho’daki Nepal büyükelçiliğine sığındığı belirtiliyor. Ülkesine dönmeyi başarabilen 27 yaşındaki Nepalli işçi Ram Kumar Mahara, Katar’da yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “12 saat çalışıp, boş mideyle 24 saat geçirdiğimiz oluyordu. Yöneticime dert yanınca hiçbir ödeme yapmadan beni kapı dışarı etti. Biraz yemek için arkadaşlarıma yalvarmak zorunda kaldım…” (Sönmez, 2013).
İsveç İnşaat İşçileri Federasyonu Başkanı Johan Lindholm, Akşam saatlerinde işçilerin kaldıkları yere gittiklerinde işçilerin kendilerine işe gelmek için sabah saat 03.30’da uyandıklarını, işten sonra ancak saat 19.00 sularında yatacakları yerlere vardıklarını anlattıklarını belirttikten sonra ekliyor: “Katar’a gelip çalışabilmek için borçlanmışlar. Borçlarını ödemeleri için uzun yıllar çalışmaları gerekiyor. Ancak aldıkları ücretler sadece eş ve çocuklarıyla konuşabilmeleri için telefon ücretlerine yetiyor. Genç yaşta, neredeyse çocuk yaşta olan, aile özlemi çeken insanlar zalimce sömürülüyor. Anlattıkları insanın kalbini kanatıyor. 2000’li yıllarda insanlara böyle muamele yapılması anlaşılmaz bir şey’’ ( Kuseyri, 2013).
Türkiye
Türkiye de AKP’nin neoliberal devlet ve küresel güç olma anlayışının bir sonucu olarak, bu olumsuzluğun içine düştü. Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’nda kapitalizmi geliştirmek isteyen batılı ülkelerin mağduru iken, bu kez aynı mantıkla gelen batıyla işbirliğine soyunarak muhalifleri destekledi. Bu durum, Suriye halkını istem dışı, düzensiz yaşam alanı değişimine ve göçmen emekçi olmaya mecbur bıraktı.
Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana, Türkiye’ ye geçiş yapan Suriyeli sayısı resmi rakamlara göre 1 milyon 385 bin kişi olsa da sivil toplum örgütlerine göre 2 milyonu geçtiği tahmin ediliyor.
Türkiye’de Suriyeli göçmenlerin, “geçici koruma” statüsü bulunmakta. Mazlum Der’in yaptığı araştırmaya göre, mültecilerden 200 TL ikamet harcı alınıyor ve bazı aileler ise kalabalık olduklarından ya da eşine alamadığından, sadece erkek ikamet belgesi sahip oluyor. Yine özellikle çalıştıkları tekstil atölyelerinde maaşları 850 TL iken, 1 yıl sonra ise 600 TL’ye inmiş hatta kadınların 400–500 TL’ye çalışmaları söz konusu.
Suriyeliler kölelik koşullarında çalışırken, düşmanlıkla çevrili Arap ve Suriyeli imajı da bu süreçte daha da derinleşti. Suriyeliler uzun yıllar, Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi yalnız bırakan, sonrasında da Hatay’a göz diken bir halk veya ülke olarak anılırken; bugün, ucuz iş gücü olmalarından dolayı yerli halkın işsiz kalmasıyla ve toplumsal kaygılara neden olacak olaylarla gündeme geliyorlar. Örneğin medya ‘Suriyeli tecavüzcü’, ‘Suriyeli Hırsız’, ‘Suriyeli Gaspçı’, ‘Suriyeli mülteci kadınlar yüzünden kentte boşanmalar arttı’[2] gibi söylemlerle göçmenleri olumsuz öğelerle tanıtırken; bütün bu olumsuzlukların ana kaynağı olan savaş ve onu yaratan emperyal süreçler göz ardı ediyor. Bu da toplumun bir yanılgıya düşmesine sebep oluyor.
Suriyelilerin bu şekilde tanınması, gelecek nesillerin –Türkiye’de– tıpkı Ermeniler ve Rumlarda olduğu gibi mahalle baskısına ve şiddete maruz kalmamak için kolektif kimliklerini (Suriyelilik) gizlemelerine sebebiyet verebilir. Bu bir anlamda bireysel kimliği de gizlemektir.[3] Çünkü insanlar kimliklerini toplumsal aidiyetler üzerinden şekillendirmektedirler. “Kimsiniz?” sorusuna Suriyeli diyememek, dilini ve kültürünü yaşatamamak, kendilerine yabancılaşmayı meydana getirebilir ve gelecek nesillere, Suriyeliliğe dair bırakacak miras olmayabilir. Böylece ontolojik yok oluş meydana gelebilir.
Bütün bunlarla birlikte Suriyeli kadınlar ayrımcılığı daha da derinde hissetmekte. İkamet parası yetmediğinden sadece erkeğin belge alması, dolayısıyla kadının kayıt dışı olarak en düşük ücrete tabi tutulması, erkeklere nikâhsız ikinci ya da üçüncü eş olmaları, ataerkil kapitalist düzenin ihtiyaç duyduğu ‘kağıtsız insan ihtiyacını’[4] cinsiyetçiliğe maruz kalarak giderirken; cinsel ırkçılık da yeniden üretildi. Daha önceden, Rus seks işçilerine atfedilen “yuva yıkan Nataşa” haberlerinin yerini, “Suriyeli kadınlar Türk erkeklerinin aklını çeliyor”[5] haberleri aldı.
Göçmen Emekçilerin Hatırlattıkları
Göçmen emekçilerin içinde bulunduğu bugünkü şartlar, ücretli ya da modern kölelik olarak geçmekte. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, aynı zamanda köleliğe dayanan üretim tarzının bitişi olarak kabul edilse de göçmen emekçilerle karşılaştırdığımızda birçok benzer taraf bulunmakta.
Ekonomik Benzerlikler
Köleci anlayışın ekonomik yasası şöyleydi: Köle sahiplerinin, üretim araçları ve köleler üzerindeki sınırsız mülkiyeti temelinde, köylülerin ve zanaatkârların çöküşe uğratılması ve köleleştirilmesi ve diğer ülkelerin halklarının fethedilmesi ve köleleştirilmesi yoluyla kendi asalar tüketimleri için artı–ürüne el koymaları. Köle sahibi, köle emeğinin bütününe el koydu. Kölelere açlıktan ölmeyeceği ve köle sahibi için çalışmaya devam edebileceği kadar gayet cüzi miktarda bir geçim aracı verdi. Köle sahibi, yalnızca artı–ürüne değil, aynı zamanda köle emeğinin zorunlu ürünün önemli bir bölümüne de el koydu, (Yarkın, 1996, s.50, 46).
Bugün de kapitalizmle ortaya çıkan sermaye birikimi aynı şekilde sağlanıyor. Peki, nedir sermaye birikimi? “Artı–değerin bir bölümünün sermayeye eklenmesi ya da artı–değerin bir bölümünün sermayeye dönüştürülmesidir. Birikimin kaynağı, dolayısıyla artı–değerdir. İşçi sınıfının sömürülmesi yoluyla sermaye büyür ve aynı zamanda genişletilmiş temelde kapitalist üretim ilişkileri yeniden üretilir, (Yarkın, 1996, s.193).” İşgücünün bir ücretle satılması sadece görünüşte eş değer bir değişimdir. İşgücünün tam olarak ödenmesi artı değerin ortadan kalkması demektir. Ücretli emek ilişkisinin sunduğu görüntü, işçinin yaptığı işin karşılığını ücret olarak aldığıdır. Oysa eş değer bir alışveriş söz konusu değildir (Özbek, 2012). Kısacası kölelik döneminin efendileri de şimdiki patronlar, sınır tanımayan bir zenginlik hırsı içindeydiler ve artı değerden hiç vazgeçmediler.
Yeni köleler kazanmanın önemli bir kaynağı savaştı. Eski Doğu’nun köleci devletleri, diğer halkları köleleştirmek için sürekli olarak savaş yürüttüler (Yarkın, 1996, s. 47). Ve bugün de savaşlar halkları göçmen emekçi olmaya zorluyor. Kölelik döneminde açıkça ve zorla ucuz işgücü yapılırken, şimdi ise çaresiz bırakılarak ucuz işgücü yapılmaktadır. Ve sonuç yine aynı: Sömürü.
Çalışma ve Yaşam Şartlarının Benzerliği
Köleciliğe dayanan toplumun üretim ilişkilerinin temeli, yalnızca üretim araçlarının değil, aynı zamanda bizzat üretimde çalışanların, yani kölelerin de köle sahiplerinin mülkiyeti olmasıydı. Köle bir eşya sayılıyordu; sahibi onun üzerinde tamamen serbest bir şekilde ve sınırsızca tasarrufta bulunabilirdi, (Yarkın, 1996, s.46). Tıpkı Katar’daki göçmenlerin, pasaportlarına el konulması, kaçmamaları için aylarca ücretlerinin ödenmemesi, işverenin izni olmadan iş değiştirememesi, ülkeyi terk etmeden önce kendisine kefil olan işverenden çıkış belgesi almak zorunda olması gibi.
Avrupalılar köleliği yasaklamadan önce, “2 milyon kölenin, balık istifi konuldukları Atlantik gemilerinde, sıkışıklıktan, havasızlıktan, besinsizlikten, susuzluktan vb. öldüğü sanılıyor. Atlantik yolculuğu, o zamanlar, 2 aydan fazla sürüyordu. Toplam 15.3 milyon kölenin Atlantik yolculuğu sonunda Amerikalara ayak bastığı sanılıyor. Bunlar içinden 5 milyonunun Amerikalardaki toplama kamplarında öldüğü sanılıyor” (Gezgin, 2011).
Bugün de son derece güvensiz koşullarda Mali, Senegal, Gambia, Fildişi Sahilleri gibi ülkelere mensup binlerce göçmen, yine balık istifi (birçok kez kandırılarak) ölüm yolculuğuna çıkıyor. Ekim 2014’te Malta açıklarında 500 göçmen ölürken, bu yıl 700’ den fazla kişiyi taşıyan bir gemi İtalya’nın Lampedusa adasına 177 kilometre kala battı. Ve sadece 28 kişi kurtarıldı.
Bugünkü göçmen emekçilerle, bir zamanların köleleri arasında birçok ortak nokta olduğuna göre, peki ilk göçmen emekçiler kölelerdir diyebilir miyiz?
Sonuç Yerine
İşçi sınıfı artı–değer hırsı altında ezilirken, onun alt parçası olan ırkçılık da (tabi homofobi ve cinsiyetçilik de) işçi sınıfını bölmektedir. Burada en büyük sorumluluk ise sendikalara, Sol partilere, Mülteci–Der’e, İnsan hakları kuruluşlarına, kısacası toplumsal duyarlılıkla ilgili tüm kuruluşlara düşüyor (Özdemir, 2014).
Bugün Türkiye’de, göçmen ve yerli işçi sınıfı arasındaki dayanışma boşluğu ‘emekçi dayanışma ağı’nın kurulmasını şart koşmaktadır.
‘Emekçi dayanışma ağı’nın taşıması gereken özellikler:
- Yerli ve göçmen işçi sınıfları arasında ortak sınıf bilinci yaratmaya dönük olmalıdır.
- Yerli işçi sınıfının, göçmenlere karşı ırkçı tutumlarını ortadan kaldırmak için, atölyeler ve eğitimler düzenlenmelidir. Bu, homofobi ve cinsiyetçiliği kapsayarak genişletilmelidir.
- Enternasyonalist olmalıdır. Patronlar sömürü düzenini küreselleştirirken, göçmen emekçiler de küresel bir güç olmalıdır.
- Yeni gelen göçmenlere deneyim aktarımları yapılmalı, en baştan fuhuş ve uyuşturucu bataklığına düşmeleri engellenmelidir.
- Fakirlere gıda, kıyafet ve barınma yardımı yapan kuruluşlarla işbirliği içinde olmalıdır.
- Göçmen emekçilerin ve ailelerinin yaşamış olduğu, psikosomatik sorunlar, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik sorunlar için terapist desteği sağlamalıdır
Ve en önemlisi elbette ‘eylem’. Emekçilerin sömürüldüğü iş yerlerini çalışamaz hale getirmek, sokakları zapt etmek, sadece işçilerin değil öğrencilerin, sanatçıların, yazarların, kadınların, LGBTİ’lerin ve kısacası ezilen tüm kesimlerin desteğini sağlamak ayrıca önem arz etmektedir.
Kaynaklar
ANF, Murat Kuseyri, ‘Dünya Kupası için Katar'da işçi katliamı’ haberi, Ekim 2013.
BBC Türkçe, ‘İtalya: 10 yaş altı çocuklara ırkçılık iddiası’ haberi, Nisan 2015.
Fromm, E. (2005), Psikanalizin Bunalımı, Say Yayınları, İstanbul.
Gezgin, U. B. (2011), Ücretsiz kölelik mi ücretli kölelik mi?, Haberajans.
Gruen, A. (2007), İhanete Uğrayan Sevgi ve Sahte Tanrılar, Çitlenbik Yayınları, İstanbul.
Işık, R. & Pacal, Ö. (2012), Gayatri Spivak ile Söyleşi: Yeni Irkçılığı Tanıyabiliyorum Ama Tanımlayamıyorum!, Dipnot Yayınları, Yeni Irkçılık özel sayısı, İstanbul, Nisan-Mayıs-Haziran 2012.
Keneş, H. Ç. (2012), Biyolojik Mitten Kültürel Mit’e, “Yeni” Irkçılık Nedir?, Dipnot Yayınları, Yeni Irkçılık özel sayısı, İstanbul, Nisan-Mayıs-Haziran 2012.
Özbek, S. (2012), Irkçılığın Doğuşu ve Ekonomik Kökleri, Dipnot Yayınları, Yeni Irkçılık özel sayısı, Nisan-Mayıs-Haziran 2012.
Özdemir, C. “Suriyeliler, Irkçılık ve Kapitalizm”, İstanbul – BİA Haber Merkezi, Eylül 2014.
Özgür Gündem Gazetesi, Hukukçu Hüsnü Yılmaz röportajı, ‘İsviçre'de göçmenliğin diğer adı: Kölelik’, Ocak 2013.
Sol.org, dış haberler, ‘Irkçılık salgını’ haberi, Ağustos 2013.
Sol.org, dış haberler, ‘Yunan mahkemesinden 28 Bangladeşli işçiyi vuran çiftçilere beraat’ haberi, Temmuz 2014.
Sönmez, H. 21. Yüzyılda Kölelik Devam Ediyor, marksist.net, Kasım 2013.
Taş, M. (1999), Avrupa’da Irkçılık, Ankara, İmge Yayınları.
Verlag, D. Politik Ekonomi, (Çev. İsmail Yarkın), SSCB Ekonomi Enstitüsü Bilimler Akademisi, Nisan 1996.
Weimin, D. & Tongyu, Z. (2012), Sermayenin Tarihsel Diyalektiği ve Marx'ın Toplumsal Sermaye Teorisi, Kalkedon Yayınları, İstanbul.
Yeni Özgür Politika, Ali Özşerik, ‘Araştırmadan Irkçılık Çıktı’ haberi, Haziran 2014.
[1] Bu sav, “Immigrant Workers and Class Structre in Western Europe” (1973) isimli çalışmalarında Stephen Castles ve Godula Kosak tarafından ortaya konulmuştur.
[2] Bu açıklamayı, Kilis Baro Başkanı Hayri Muammer Fazlıağaoğlu yapmıştır, 2014.
[3] Kolektif ve bireysel kimlik kavramları Anthony D. Smith’in ‘Küresel Çağda Milletler ve Milliyetçilik’ adlı eserinde kullandığı kavramardır.
[4] Bu ifadeyi Gayatri Spivak, Ruken Işık & Ömer Pacal'a verdiği 'Yeni Irkçılığı Tanıyabiliyorum Ama Tanımlayamıyorum!' adlı söyleşisinde kullanmıştır, 2012.
[5] Bu ifadeyi, ODA TV, haber başlığı olarak kullanmıştır, 2014.
[1] Bu makale Karaburun Bilim Kongresi’nde bildiri olarak yayınlanmıştır.
[2] Bu bildiriyi, Karaburun Bilim Kongresi’nde ve Onto Dergisi’ nde yayınlanacağı için çok sevinen ve annemin doğum günü 16 Temmuz’da aniden kaybettiğim, Eğitim–Sen üyesi babam Sebahattin Özdemir’e ithaf ediyorum. Bu hüzünlü ortamda İstanbul’dan İzmir’e taşınırken, babamdan kalan ev eşyalarını Suriyelilere vermekten de mutluluk duyuyorum.