Göçün Psiko-Politik Bir İncelemesi: Kimlik ve Mekân Dinamiklerinden Hareketle Yeni Bir Paradigma Arayışı
Hasan Yentür
İzmir Demokrasi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Arş. Gör.
|
Göç, 21. yüzyılın büyük sosyal sorunlarından biri olarak, sosyal bilimlerde çok konuşulan, tartışılan ve araştırılan bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Göçün siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki boyutları başta olmak üzere çok çeşitli boyutları bulunuyor. Fakat bu çalışmada daha çok sosyal boyutu üzerinden bir inceleme amaçladım. Buna paralel olarak, göç olgusundan daha çok göçmenler ve göçe maruz kalan topluluklar açısından bir inceleme yapacağım. Böylelikle ana akım psikoloji paradigmasını irdeleyip mevcut paradigmadan hareketle yeni bir paradigma arayışı için eleştirilerimi sunacağım. Fakat ana akım psikolojinin temel yaklaşımına geçmeden önce bu akımı etkileyen politik süreçlere değinmekte yarar var. |
Ana akım psikolojinin kuramlarının oluşmaya başladığı süreçte dünyanın politik ikliminde hızlı değişimler yaşanıyordu. İkinci dünya savaşından sonra çokkültürcülük gibi liberal yaklaşımlar hızla yayılmaya başladı. Bu yaklaşımların temelinde J. J. Rousseau’dan beri vurgulanan tüm insanların değer açısından eşit olduğu fikri ve bu fikre eşlik eden herkesin eşit haysiyete sahip olduğu görüşü vardı. Bu görüş beraberinde kültürlerin de eşit değerde olduğu ve eşit ölçüde tanınması gerektiği fikrini getirdi. Nitekim bu noktada Taylor (1996) tanınmayı, bireylerin birey olmak bakımından temel haklarının korunması ve bireylerin bir kültüre veya gruba aidiyetlerinin kabul edilmesi şeklinde belirtir. Taylor’ın tanımlaması liberal yaklaşımın gizil sorunlarından yola çıkar. Taylor (1996) tüm bireylerin eşit olduğu ve bireyleri birbirinden farklı kılan herhangi bir özelliğin olmadığı yönündeki liberal görüşün, her ne kadar bireylerin tek tipleştirilmesinin problem teşkil ettiğine ve bireylerin eşitliğine vurgu yapsa da bu görüşün kültürel farklılıkları yadsıdığını ve alttan alta egemen bir kültürün etkisini devam ettirdiğini söyler.
Bir azınlık grubu olarak göçmenlerin de vardıkları ülkelerdeki tanınma süreçlerinde benzer sorunlar yaşadıklarını söyleyebiliriz. Göçmenler dâhil oldukları toplumda kendi kültürel kimlikleriyle tanınma konusunda ciddi sorunlar yaşayabiliyorlar. Bu sorunlar kültürel kimliklerinin ya doğrudan tanınmamasından (nonrecognition) ya da yanlış tanınmasından (misrecognition) kaynaklanıyor. Buradaki yanlış tanıma da göçmenleri aslında olmadıkları şekliyle tanıyarak, çoğu zaman da göçmenleri insani noktadan çok daha aşağı düzeye çekerek yapılıyor (örn. ‘sürekli üreyerek çoğalanlar’). Böylece, göçmenlerin kültürel kimliklerinden edindikleri benlik saygılarını düşürerek veya kültürel kimliklerinden dolayı benlik saygılarını zedeleyerek onlar üstünde bir baskı oluşturulabiliyor. Ev sahibi topluluğun bu liberal motivasyonu, diğer tüm kültürleri görmezden gelerek kendi özgün kültürünü örtük olarak dayatma eğilimindedir. Peki bu dayatma, psikoloji alanında nasıl tezahür ediyor?
Psikoloji, ortaya çıktığı dönemden beri, öznesini birey olarak tanımladı ama bu bireyi de liberalizmin öznesi olan bireyden farklı bir şekilde açıklamadı. Psikolojinin bireysel nitelikleri ön plana çıkarttığını, bireyi diğerlerinden ayırt eden özellikleri vurguladığını; bunlarla birlikte başarı, mutluluk ve benlik saygısı gibi psikolojik motivasyonları bireysel başarı ve özgürlük perspektifinden verdiğini söyleyebiliriz. Maslow’un ihtiyaçlar piramidini buna örnek olarak verebiliriz. Bu piramide bakıldığında kendini gerçekleştirme ve özgürlük gibi bireysel motivasyonların nihai hedef olduğu görülür. Bunun yanı sıra bireyin başarısı, mutluluğu ve benlik saygısının diğerleriyle iş birliği yerine rekabet çerçevesinde yapılandığını görüyoruz.
Psikolojide öznenin bireye indirgenmesi, kültürün gruba indirgenmesiyle devam etti. 1950’li yıllardan itibaren bireysel psikoloji alanındaki çalışmalarıyla bilinen Allport (1954) bireylerin ötesinde davranışı etkileyen bir dinamiğin olmadığını; grubun ise bireylerden meydana gelen bir bütünlük olduğunu belirtir. Dolayısıyla insanlar arasındaki tüm süreçler bireysel süreçler çerçevesinde ele alınır. Bu noktada, grup gibi daha geniş sosyal yapılar arasındaki ilişkileri de bireyler arası ilişkiler çerçevesinde değerlendirir. Bu motivasyondan hareketle öne sürdüğü temas hipotezinde bireylerden oluşan farklı sosyal grupların temas kurarak bir arada yaşayabileceğini dile getirir (Allport, 1954). Bu yaklaşımında bireylerin bir arada barış içerisinde yaşaması için grupların eşit statüde olmasını, grupların ortak amaçlarının olmasını, grupların iş birliği içerisinde olmasını, gruplar arasındaki ilişkide otorite desteğinin olmasını ve grup üyeleri arasında kişisel etkileşimler olmasını gerekli görür (Allport, 1954).
Allport’un (1954) gruplar arası çatışma ve önyargıları azaltmaya yönelik ortaya attığı Temas Hipotezi, psikolojideki göç çalışmalarının da kuramsal temelini oluşturuyor. Göç çalışmalarına baktığımızda genel olarak ev sahibi topluluğun üyeleri ile göçmen grup üyeleri arasında olumlu bir temasın yaratılmaya çalışıldığını görürüz (Pettigrew, 1998). Şu ana kadar iyi bir sosyal temasın ne şekilde olabileceğine yönelik bazı modeller geliştirildi. Berry’nin (1997) kültürleşme modeli de bunlardan biridir. Bu modelde gruplar arasında kurulabilecek en verimli süreç, farklı grupların birbirleriyle olumlu temas kurduğu entegrasyon süreci olarak belirtilir. Entegrasyon süreciyle gruplar arasında doğrudan veya dolaylı temaslar kurularak önyargı, ayrımcılık ve ötekileştirme gibi psikolojik dinamiklerin azaltılması hedeflenir (Hewstone, 2009; Mäkinen ve ark., 2019; Pettigrew, 1998). Yine, psikoloji alanındaki göçle ilgili çalışmalara baktığımızda gruplar arası temasa dayalı entegrasyon paradigmasının başat olduğunu söyleyebiliriz (Mäkinenve ark., 2019). Allport’tan bu yana süregelen bu yaklaşımın gruplar arasında ortaya çıkan pek çok sorunu çözdüğü muhakkak, fakat insanın psikolojik yapısı, her zaman pozitif yönde ilerleyen doğrusal bir yol izlemediği için -psikolojik yapının karmaşıklığından hareketle- entegrasyonun olumlu sonuçlarının yanında beraberinde getirebildiği olumsuz sonuçlar da mevcuttur. Nitekim bu yazının da temel amacı, entegrasyonun bu farklı yüzünü ele almaktır. Fakat bunu yaparken de spekülatif çıkarımlar yapmak yerine psikolojinin ürettiği bilgilerden hareket edeceğiz.
Göç sorununa ilişkin literatüre baktığımızda genel olarak ev sahibi topluluk üyelerinin göçmenlere yönelik tutumları ve davranışlarına odaklandığını görüyoruz (Berry, 1997; Hewstone, 2009). Buna karşın, yaşam alanlarını göçmenlere açan bu kişilerin kişisel deneyimlerinin pek çalışılmadığını söyleyebiliriz. Örneğin bir ev sahibinin benliği, belleği ve kimliğiyle doğrudan ilişkilendirdiği yaşam alanlarını göçmenlerin kullanımına açmasının üzerinde pek durulmamıştır. Tüm hayatını yaşadığı mekânların göçmenler tarafından değiştirilmesi, dönüştürülmesi ve yeniden yapılandırılması ev sahibi topluluk üyelerinde birçok olumsuz psikolojik durumu tetikleyebilir. Diğer taraftan, göçmen grupların da yeni yaşam alanlarında kendi benliklerini, belleklerini ve kimlikleriyle ilişkilendirdikleri geçmiş yaşam alanlarını bulamadıkları durumlarda, yaşadıklarının yeterince çalışılmadığını söyleyebiliriz. Genel olarak, entegrasyon paradigması zamansal olarak şimdiye odaklanıp, insanı da mekânsız bir varlık olarak ele alır. Fakat insan geçmiş, şimdi ve geleceği eş zamanlı yaşayan mekânsal algıya sahip bir canlıdır. Bu argümanı ilerleyen bölümlerde üç ana başlıkta derinleştiriyorum.
Sosyal Kimliğin Entegre Edilememesi!
Entegrasyonun gruplar arası olumlu temaslarla gerçekleştiğini biliyoruz (Berry, 1997). Fakat bunun sürekliliği ve uygulanabilirliğinin sınırını nereden çizmeliyiz? J. J. Rousseau kimliklerin kamusal alanda hiçbir zaman barışı tesis edemeyeceğini şu şekilde belirtir: “İnsanın cehennemlik saydığı kimselerle barış içinde yaşaması olanaksızdır; bu kimseleri sevmek, bu çeşit insanları cezalandıran Tanrı'dan nefret etmek demektir; bu kimseleri kesinlikle ya doğru yola getirmek ya da onlara acı vermek gerekir” (Günyol, 2007, s. 206). Rousseau’dan hareketle Sosyal Kimlik Kuramına baktığımızda benzer bir durumun söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu kurama göre bireylerin en temel motivasyonlarından biri olumlu bir sosyal kimliğe sahip olmaktır (Tajfel ve Turner, 1985). Çünkü bireyler olumlu bir sosyal kimliği sürdürerek benlik saygılarını artırmaya çalışırlar (Hornsey, 2008). Bu olumlu sosyal kimliği de çoğu zaman kendilerini dış gruplarla karşılaştırarak ve bu karşılaştırma sonucunda kendilerini daha olumlu değerlendirerek elde ederler. Nitekim ev sahibi topluluklar ile göçmenlerde bu sosyal psikolojik dinamiklerin canlılıklarını koruduğunu söyleyebiliriz. Zira öteki veya dış grup sürekli görünür olursa bu dinamiklerden kaçınmak zor olur.
Tüm bunlarla birlikte ev sahibi topluluk ile göçmenler arasındaki dinamiklerin bu toplumların yapısına göre ve yaşadıkları göç deneyimine göre farklılık gösterebileceğini de söyleyebiliriz. Bunu daha ayrıntılı anlatmak için Kendini Sınıflandırma Kuramına (Self Categorization Theory) bakmakta yarar var. Bu kurama göre kişilerin bireysel kimlikleriyle sosyal kimlikleri birbirinden ayrı değildir (Turner ve ark., 1987). Bu kimlikler bir spektrumun iki ayrı ucunda da bulunmazlar. Bireyler duruma veya bağlama göre bu kimliklerden birini ya da diğerini daha görünür kılabilir (Turner ve ark., 1987). Bunun yanı sıra bireyin benlik yapısında bireysel ve sosyal kimliğine dayalı nitelikler bulunmaktadır (Kağıtçıbaşı, 1999). Bu niteliklerin yoğunlukları da bireyin kültürle şekillenen benlik yapısından etkilenmektedir. Nitekim benlik yapısının bireyselci olduğu kültürlerde kimliğin bireysel boyutu daha görünür iken; benlik yapısının kolektivist olduğu kültürlerde kimliğin sosyal boyutu daha görünür olmaktadır (Kağıtçıbaşı, 1999). Dolayısıyla bireysel niteliklerin benlik yapısında daha görünür olduğu ABD ve Kanada gibi bireyselci ülkelerde göçmenlerle etkileşim, sosyal niteliklerin benlik yapısında daha görünür olduğu Türkiye ve Yunanistan gibi kolektivist ülkelere göre daha farklı olabilir. Diğer taraftan yukarıda da belirttiğim üzere entegrasyon birey temelli politik bir yaklaşımdır. Dolayısıyla sosyal kimliklerin benlik yapısında daha görünür olduğu kolektivist toplumlarda birey temelli entegrasyon modellerinin uygulanmasının daha zor olduğunu söyleyebiliriz. Tüm bunlarla birlikte, sosyal kimliklerin entegrasyon sürecini zorladığı gibi mekânla kurulan ilişkilerin de entegrasyon sürecini zorladığını söylemek mümkün.
Bir Bağlılık ve Kimlik Faktörü Olarak Mekânlar
Göç süreci her ne kadar sosyal bir değişim perspektifinden ele alınsa da bu süreç en temelde bir bireyin veya grubun bir yerden başka bir yere doğru kalıcı veya uzun süreli mekânsal hareketliliğidir (Johnston, 2001). Bu mekânsal hareketlilik bireyin psikolojik dinamiklerini etkileyebiliyor. Çünkü en yaşamsal motivasyonlarımızdan biri olan güven duygusu mekânla kurulan ilişkide ortaya çıkar. Bowlby’nin (1973) Bağlanma Kuramı (Attachment Theory) bizi çevreleyen fiziksel alanla kurduğumuz güvenli bağlanmanın, diğer kişilerle kurduğumuz güvenli bağlanma kadar önemli olduğunu söyler. Dolayısıyla mekânın belirsizliği bireyde kaygı durumu oluşturabilir. Bu noktada, göçmenlerin mekânla ilişkisini ele alan çalışmalara baktığımızda göçmenlerin yerle kurduğu bilişsel ve duygusal motivasyonlarının yer kimliği ve yere bağlılık gibi konular üzerinden çalışıldığını görüyoruz (Bettin, 2011).
Yere bağlılık, bireyin kişisel düzeyde bir yere duygusal bağlanmasıdır (Antonsich, 2010). Birey bu alanda sembolik bir etkileşim kurup kendisini evindeymiş gibi hisseder. Nitekim güncel çalışmalar göçmenlerin bağlılık geliştirdiği yeni mekânlarda entegrasyonun daha olumlu sonuçlandığı raporluyor (Nicolais ve ark., 2018). Diğer bir kavram olan yer kimliği ise bireyin sosyal, kültürel ve değerlerinin yapılandığı fiziksel çevreyle ilişkilenmesi şeklinde tanımlanır (Proshansky, 1978). Göçmenlerin göç rotasyonunu belirlerken yer kimlikleriyle ilişki kurabilecekleri yeni yerleri seçmeleri (örn. bir Çinli olarak Çin mahallesine gitmek); yine, gittikleri yeni yerlerde geçmişten getirdikleri cami, sinagog gibi mekânları taşıyarak yer kimliklerini canlı tutmaya çalıştıklarını görüyoruz (Bettin, 2011). Tüm bunlar ışığında göç sürecinde mekâna dayalı bir bağlılığın veya sürekliliğin göçmenler için bir ihtiyaç olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Buna karşılık göçmenlerin mekânla kurduğu psikolojik ilişkilerin ev sahibi topluluk için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Ev sahibi topluluk üyelerinin mekânlarının göçmenler tarafından değiştirilmesi veya dönüştürülmesi bu kişileri psikolojik olarak olumsuz etkileyebilir. Nitekim ev sahibi topluluk üyelerinin mekânlarıyla kurduğu bu psikolojik ilişkilerin etkisini gösteren çalışmalar da bulunuyor (Tchoukaleyska, 2016). Sonuç olarak hem ev sahibi topluluk hem de göçmenlerin mekânla ilişkisi entegrasyon için önemli görünüyor. Önemli görülmesinin temel sebebi de bu iki eksenin birbiriyle çatışmasıdır. Bir taraftan mekânı dönüştürme istenci varken diğer tarafta onu muhafaza etme durumu söz konusudur. Dolayısıyla biri ötekini doğal olarak dışlama eğilimindedir. Bunu daha iyi kavramak için otobiyografik bellek alanında yapılan çalışmalara bakmakta yarar var.
Bir Anı Defteri Olarak Mekân
Uzun süreli belleğin bir parçası olan otobiyografik bellek en temelde kişinin kendi yaşamını oluşturan, kendi benliğiyle ilişkilendirdiği olayları hatırlaması şeklinde tanımlanır (Gülgöz, 2018). Yine, otobiyografik bellek ile doğrudan ilişkilendirebileceğimiz mekân ise “kişisel tarihimizi yazdığımız, kolektif geleneklerimizi ve sosyal ritüellerimizi paylaştığımız ve bizim için anlamlı otobiyografik bilgileri içeren alandır” (Knez, 2014, s. 171). Bunun yanı sıra Bilgin (2011) mekânı bireylerin otobiyografik anılarını yapılandırdıkları, tanımladıkları ve konumladıkları bir yer olarak tanımlar. Bu tanımlara baktığımızda mekânın hem kişisel düzlemde hem de kolektif düzlemde anılarımızın zeminini oluşturan bir özelliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Tüm bunlarla birlikte psikolojik esenliğin ancak anılarla uyumlu bellek amaçlarının olduğu koşullarda sağlandığını bellek amaçlarına uygun olmayan anıların psikolojik esenliği olumsuz etkilediği raporlandı (bkz. Conway ve ark., 2004). Bu noktada, bellek amaçları; bireyin benliğini ve hayattaki amacını yapılandırırken, anılarından yararlanıp, bu anıları amaca uygun hâle getirecek şekilde düzenlemesidir (Conway ve ark., 2004). Anıların belli bir mekânsallığının olduğu bilgisinden hareketle de mekânların da bellek amaçlarını etkilediğini dolayısıyla bellek amaçlarına uygun olmayan mekânların bireyi olumsuz etkileyebileceğini söyleyebiliriz. Bu duruma ilişkin göç deneyimleri de bulunuyor. Dini bir hayat yaşayanların göç ettikleri yeni mekânlarda inançlarına uygun mekânlar bulamadıklarında kendilerini rahatsız hissettiklerini görüyoruz (Bettin, 2011).
Tüm bunlarla birlikte Conway ve arkadaşları (2004) otobiyografik belleğe iki motivasyon üzerinden bilginin kodlandığını dile getiriyorlar. Bunlar benlik bütünlüğü ve benlik sürekliliği motivasyonlarıdır. Benlik sistemimize yeni bir bilgi eklediğinde bu iki motivasyondan birisine uygun olarak kodlanır. Diğer taraftan Knez (2006) mekânın da benlik motivasyonlarıyla doğrudan bir ilişkisinin olduğunu dile getirip, mekâna dair bilginin bu motivasyonlarla ilişkilendirilen mekân referanslı ve mekân uyumlu süreklilik dinamikleri üzerinden kodlandığını öne sürer. Bu noktada bireyin mekân uyumluluğu şimdiye dair motivasyonunu sağlarken, mekân referanslı dinamiği geçmişe dair motivasyonunu sağlar. Örneğin “ben İzmir’de yaşıyorum çünkü İzmir benim kariyerim ve hayata bakışım için yaratılmış bir yer” gibi bir yargı mekân uyumluluğuna ilişkinken; “ben İzmir’de yaşıyorum çünkü İzmir bana çocukluğumu, ergenliğimi ve gençlik dönemimi hatırlatan bir yer” mekân referansına ilişkin bir yargı olurdu. Göç deneyimlerine baktığımızda bu benlik motivasyonlarının etkilerini net olarak görebiliriz. Örneğin 1930’lu yıllarda Avrupa’daki siyasi sorunlardan dolayı Yahudi İtalyanların güney Amerika’ya gitmektense İsrail’e gitmeyi tercih etmelerindeki motivasyonun temelinde mekân uyumluluğuna yönelik benlik motivasyonları olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte Suriyeli göçmenlerin İstanbul’da yaşadıkları mekanları geçmiş yaşantılarındaki mekanlara benzer şekilde dönüştürmeye çalışmaları mekân referanslı benlik motivasyonuna örnek olarak verilebilir (Bettin, 2011; Güven, 2021).
Yukarıda aktardığım durum ev sahibi topluluk üyeleri için de benzer şekilde ortaya çıkar. Çünkü göçle birlikte ortaya çıkan mekânsal dönüşüm hâlihazırda o mekânları deneyimlemiş ve o mekânlarda yaşayan bireyleri psikolojik olarak etkiler. Gerek benlik bütünlüğü açısından ihtiyaç duyduğu mekân referanslı motivasyonları, gerekse benlik süreklilikleri için ihtiyaç duydukları mekân uyumlu motivasyonları bu dönüşüm veya değişimden etkilenebilir. Bu noktada, İspanyolların İspanya’daki Müslümanların yapılaşmasına, kendi deyimleriyle ‘kolonileşmesine’ karşı verdikleri sert tepkiler; Fransa’nın Marsilya şehrindeki Plan Cabanes meydanının göçmenler tarafından dönüştürülmesi karşısında Fransızların verdikleri tepkiler örnek gösterilebilir (Astor, 2016; Tchoukaleyska, 2016). Sonuç olarak hem ev sahibi topluluk üyeleri hem de göçmenler arasında mekâna dair benzer motivasyonlar olmasına rağmen bu motivasyonların çatıştığını görüyoruz.
Sonuç Yerine
Yukarıdaki çalışmalara baktığımızda kültürel özelliklerden, sosyal kimlik süreçlerinden ve mekânla ilişkilenme biçimlerinden dolayı entegrasyon paradigmasının yeterince kapsayıcı olmadığı görülüyor. Dolayısıyla temasa dayalı bu paradigmanın daha kapsayıcı hâle getirilmesi ve yarattığı sorunların incelenmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Nitekim son dönemlerde dünyanın farklı yerlerinde göçmenlere yönelik artan nefret söylemleri ve yine göçmenlerin, bu nefret söylemlerine ilişkin olarak ev sahibi topluluklara yönelik artan olumsuz tepkilerinin temelinde yukarıda aktardığımız mekân, bellek ve benlik süreçleriyle ilgili ortaya çıkan sorunların olduğunu düşünüyorum. Son dönemlerde dünyanın farklı yerlerinde göçmenlere yönelik artan olumsuz tavır, tutum ve davranışların sebeplerini politikacılarda aramak bu sorunların göz ardı edilmesine neden olabilir.
Sonuçta politikacılar toplumun veya takipçilerinin beklentilerine göre hareket etme eğilimindedirler (Haslam ve ark., 2011). Ev sahibi topluluk üyeleri, göçmenler tarafından gerçekleştirilen mekânsal dönüşümlerin sonlanmasını talep ettikleri için politikacılar bu talebe karşılık veriyor. Demokratik değerler açısından farklılık gösteren toplumlar arasında göçmen politikalarına ilişkin benzer bir yaklaşımın olmasının temel nedeni de bu taleplerin tüm toplumlarda benzer bir örüntü izlemesidir. Böyle bir talebin birçok ülkede geniş bir taban buluyor olması, yarım asrı aşkın bir süredir uygulanan entegrasyon modellerinin tam olarak başarılı olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla insanın mekân, bellek ve benlik dinamiklerine uygun yeni modellerin oluşturulmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Bireyin yaşamı boyunca duygusal ve bilişsel motivasyonlarla bağlılık geliştirdiği mekânların bireyin isteği olmadan başkalarınca dönüştürülmesi karşısında, liberal politik bir yaklaşımla bireyin hoşgörü göstermesinin beklenmesi, bireyin buna zorlanması iyi bir çözüm yöntemi olmayabilir. Çünkü, bireyin, birçok psikolojik dinamiğinin onaylamadığı ve bireyin kendisinin de tam olarak içselleştiremediği bir durumu sadece liberal motivasyonlarla onaylanmaya zorlanması politik bir yaklaşımdır. Yine hayatı boyunca belli bir mekân ve kültür içerisinde yaşayan göçmenlerin bunları yeni yaşam yerlerinde devam ettirilmesinin engellenmesi de politik bir yaklaşımdır. Dolayısıyla burada öncelik politik yaklaşımlara değil bireyin psikolojik esenliğine yönelik olmalıdır. Bundan dolayı entegrasyon paradigmasının politik yaklaşımlardan arındırılıp mekân, bellek ve benlik dinamiklerini gözetecek şekilde ve toplumların içerisinde bulundukları kültürel yapıları gözetecek şekilde kapsamlı hâle getirilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Bunun için farklı toplumsal yapı ve bağlamlara göre farklı modeller geliştirilmelidir.
Kaynaklar
Allport, G. W. (1954). The nature of prejudice. Addison-Wesley.
Antonsich, M., (2010). Searching for belonging-an analytical framework. Geography Compass 4(6), 644-659.
Astor, A. (2016). Social position and place-protective action in a new immigration context: Understanding anti-mosque campaigns in Catalonia. International Migration Review, 50(1), 95-132.
Berry, J. W. (1997). Immigration, acculturation, and adaptation. Applied Psychology: An International Review, 46, 5-68.
Bettin, C. (2011). The role of the holy place in memory and nostalgia: the immigration of Italian Jews to Israel before and after WWII. Forum Italicum (Vol. 45, No. 2) içinde (ss. 357-372). Sage Publications.
Bilgin, N. (2011). Sosyal düşüncede kent kimliği. İdealkent, 2(3), 20-47.
Bowlby, J. (1973). Attachment and loss: Separation, anxiety and anger (Vol.II). The Hogarth Press and the Institute af Psycho-Analysis, 1-429.
Conway, M. A., Singer, J. A. ve Tagini, A. (2004). The self and autobiographical memory: Correspondence and coherence. Social cognition, 22(5: Special issue), 491-529.
Gülgöz, S. (2018). Otobiyografik bellek: Tanımı ve temel kavramlar. S. Gülgöz, B. Ece ve S. Öner (Ed.), Hayatı hatırlamak: Otobiyografik belleğe bilimsel yaklaşımlar içinde (ss 13-26). Koç Üniversitesi Yayınları.
Güven, S. (2021). Mekândaki diller: Misafirlik ve yerleşiklik arasında göçmenler. S. Güven ve G. Tekdemir (Ed.), Bireyden topluma: Kent ve dil ilişkisi üzerine içinde (ss, 125-141). İstanbul Üniversitesi Yayınları.
Haslam, S. A., Reicher, S. D. ve Platow, M. J. (2011). The new psychology of leadership: Identity, influence and power. Psychology Press.
Hewstone, M. (2009). Living apart, living together? The role of intergroup contact in social integration. Proceedings of the British Academy, 162, 243-300.
Hornsey, M. J. (2008). Social identity theory and self‐categorization theory: A historical review. Social and Personality Psychology Compass, 2(1), 204-222.
Johnston, R. J. et al. (2001). The dictionary of human geography. Blackwell.
Kağıtçıbaşı, Ç. (1999). Yeni insan ve insanlar. Evrim Yayınevi.
Knez, I. (2006). Autobiographical memories for places. Memory, 14(3), 359-377.
Knez, I. (2014). Place and the self: An autobiographical memory synthesis. Philosophical Psychology, 27(2), 164-192.
Mäkinen, V., Liebkind, K., Jasinskaja-Lahti, I. ve Renvik, T. A. (2019). A teacher-led vicarious contact intervention in culturally mixed classrooms with in-and outgroup role models of intergroup friendship. Journal of School Psychology, 75, 27-40.
Nicolais, C., Perry, J. M., Modesti, C., Talamo, A. ve Nicolais, G. (2021). At Home: Place Attachment and Identity in an Italian Refugee Sample. International Journal of Environmental Research and Public Health, 18(16), 8273.
Pettigrew, T. F. (1998). Intergroup contact theory. Annual Review of Psychology, 49, 65-85.
Proshansky HM (1978) City and self-identity. Environment and Behavior 10, 147-169.
Rousseau, J. J. ve Günyol, V. (2007). Toplum sözleşmesi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Tajfel, H. ve Turner, J.C. (1985): The social identity theory of intergroup conflict. W. G. Auistin ve S. Worchel) (Ed.), Social psychology of intergroup relations içinde (ss.7-24). Brooks/ole.
Taylor, C. (1996). Çokkültürcülük. Yapı Kredi Yayınları.
Tchoukaleyska, R. (2016). Public space and memories of migration: Erasing diversity through urban redevelopment in France. Social & Cultural Geography, 17(8), 1101-119.
Turner, J. C., Hogg, M., Oakes, P., Reicher, S. ve Wetherell, M. (1987). Rediscovering the social group: A self-categorization theory. American Journal of Sociology, 94(6) 1514-1516.