Göğe Bakalım
Banu Bülbül
Psikolog
Kapalı-açık-yarı açık (demek yarısı kapalı)… Cezaevleri… Cezan çok büyükse çok kapalıdasın. Cezan hafifledikçe açılıyor biraz alan. Kapalı kurumlardan bazen korkuyla bazen acıyla söz ediyoruz. Başkasına acımak, başkasına üzülmek kolay… Görmüyoruz kendi yaşamlarımızdaki kapalılıkları… Evler ofisler boyu bunalmaları… Gökyüzünün altında yaşamalı insan. Eve bazen girmeli, gerekmedikçe başında çatı olan bir yerde çalışmamalı hâlbuki…
Hayatınız nerede geçiyor? Nasıl sürüyor? Bu yazıyı internetten okuduğunuza göre siz “dışarı”dasınız. Peki, gerçekten öyle misiniz? Dışarıda yani… Biliyoruz ki misal bir sürü ev, kadınlara ve çocuklara hapishane… Gökyüzünün altında olmak, bulutların özellikle de yıldızların altında olmak onlara hayal gibi… İşte bu nedenle söylemeli; insan sen ne saçma canlısın! Maymun bunu kendine yapmaz, ayı kendine yapmaz. Sen yaparsın. Kapanırsın, kapatırsın… Korkarsın da korkarsın. Ah o mülklerin… Hâlbuki en büyük evi yapsan ne, en büyük evde yaşasan ne? Ne kadar büyük o kadar kapalı… Alışveriş merkezlerindeki kalabalıklar kadar yalnızsın. Ama bir derenin kenarında göğe bakarken tek başına da olsan onca çoğul ve kalabalıksın, tıklım tıklımsın. Ve ofislerin, fabrikaların, okulların… Kapalı ve kasvetli.
İnsan kapalılık ve kasvet üreten bir canlıdır.
Elbette mahremiyete elbette kapalı alana da ihtiyacımız var biliyorum, biliyorum da yaşadığımız hâl ihtiyacın çok ötesinde. Ev almaya uğraş, onu temiz tutmaya uğraş, çocuğuna yenisini yapmaya uğraş… Korunmak için geliştirdiğin bir ihtiyaç senin hapishanene dönüşmüş ve sen hâlâ onu süslemeye uğraşırsın. Gökyüzünün altında yaşamalı insan. Eve bazen girmeli, gerekmedikçe başında çatı olan bir yerde çalışmamalı hâlbuki… Kapalı alanlarımı küçültüp açık alanlarımı genişletmek istiyorum. Hem bedenen, hem ruhen, hem de zihnen… Güneş, yıldız dolsun gönlüme…
Dâhil olmak zorunda mısınız bu kapalılığa, bu zihinsel muhafazakârlığa? Değilseniz ki değilsiniz bence, dışarı çıkıp ve sokaklar, parklar, ormanlar boyu dolaşsanız ya… Hem de bizi eve kapatmaya çalışan tüm korku salıcılara inat! Dışarıda olup göğe bakmalı. Geceleri yıldızlara, akşamüstleri bulutlara. Görenler, “avare bu” demeli. Ellerini almış başının arkasına, gözleri yukarıda, belli ki aklı bir karış havada… Ve o anda akla Orhan Veli gelmeli, sabahları ne yapacağını düşününce…
Tüyden hafif olurum böyle sabahlar
Karşı damda bir güneş parçası,
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;
Bağıra çağıra düşerim yollara;
Döner döner durur başım havalarda.
Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
Her sabah böyle bahar;
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
Derim ki: "Sıkıntılar duradursun!"
Şairliğimle yetinir,
Avunurum.
Avunmak da, sakinleşmek de, cesaret kazanmak da mümkün gökyüzünün altında. Yalnızlığı ayrı, kalabalığı ayrı manalı…
Peki ya “içine dönmek”, “dışa dönmek” “içedönüklük” “dışadönüklük” hâlleri? Sorasımız geliyor bunları duyunca. Pardon ama içeride ne var; peki ya dışarıda? İnsan binyıllar önce kapalı mekânları icat ettiğinde soğuktan ya da çok sıcaktan ya da vahşi hayvanlardan korunuyor, bebeklerini, çocuklarını korumak için bir müddet buralarda tutuyordu. Bunun gibidir insanın kendi ruhsallığı içinde de içine ya da dışına döndüğü zamanlar. Dışarıda çok üşüten, tehlikeli algılanan bir dünya (dünyalar çok ve çeşitlidir zira) varsa daha çok içine dönersin; dışarıda keyifli, güvenli bir dünya varsa rahatlıkla dışarıya da açılabilirsin. Ya da içinde kalmak orada üretmek, sorun çözmek, bir soruyla boğuşmak ya da hayal kurmak fantezi üretmek istersin ve içeride kalırsın. Ona da tamam. Ama istediği hâlde dışarı çıkamıyorsa insan, açıkta olmaya ihtiyaç duyduğu hâlde kapalıdaysa, işte o zaman değişmesi gereken bir şeyler var dünyada ve insanda. Nasıl bu kadar güvensiz hâle getirdik yaşadığımız her yeri… Nedir bu güvenlikler, güvenlikler boyu duvarlar? Korktuğumuz şey soğuk, kurt, ayı değil; nicedir öteki insan…
Her açıdan ve her anlamda insan’ın, insanların “dış”arıdaki güvenli alanları artırmaya ihtiyacı var. Bu nedenle de her birimizin kendi içindeki güvenli, neşeli, korunaklı alanlarını çoğaltabilmesi için birbirimize yardım etmemiz lazım. Gündelik çıkarlardan azade dostluk, muhabbet lazım… Hani ergenliğimizin ilk yıllarındaki dolulukta… “Ölümüne” değil ama bu defa; “yaşamına!” Hem de dolu dolu yaşamına dostluklar… Ve istediğinde bu ilişkiyi pekâlâ böcekle de, kuşla da, insanla da yaşarsın.
Ama zorunlu olarak içerideysek, kapalıysak, henüz çıkacak güçte hissetmediğimizden ya da çıkışımız huysuz birilerinin onayına muhtaç olduğundan… O vakit de şöyle düşünmeli insan… Kafasının içinde filmleri, şarkıları, masalları, fotoğrafları olanlar hiç korkmasın. Her durumda gelecek güzel günlere inancını korur onlar ve umudu yaşatırlar. İçimizdeki gökyüzünü süslemeli bu durumda her an. İçerisi çölse şimdi, o zaman kaktüslere iyi bakmalı, su kuyularına ve yerin altında sürüp giden yaşama… Çıkış bulunur mutlak. Hepimizin yolu her iklime düşebilir ruhsallıkta. Çıkacak güç mü? Çölde her damla su değerlidir. Unutmadan biriktirmeli, biriktirmeli orada…